← Back to Work0% of chapter
Taç Ve Şifa

CHAPTER 2

Mühür

Zeynep Kaya

Gözlerimi yorgunlukla açtım. Bir süre tavana baktım; uykunun ağırlığı hâlâ kirpiklerimde asılıydı. Dışarıdan gelen sabah ışığı odayı yumuşak bir şekilde dolduruyordu ama içimdeki yorgunluk o ışığa bile izin vermiyordu.

Kapının ardından annemin sesi duyuldu. "Anneciğim geziye gelecek misin?" Bir an gözlerimi kapattım. Esneme bile yarım kaldı. "Siz gidin anne" dedim kısık bir sesle. "Ben sonra gelirim."

Kapı aralığından annemin gölgesi göründü. Bir süre konuşmadı. O kısa sessizlik bile sanki bana bir şey anlatıyordu. Sonra yumuşak bir iç çekiş duydum. "Peki" dedi. "Kendine dikkat et, tamam mı?"

Sesindeki o tamam mı kısmı, sadece bir soru değildi. Bir endişeydi. Bir anne alışkanlığıydı. Kapı kapandığında oda yine sessizleşti. Ama bu kez sessizlik, huzur gibi değildi. Sanki bir şey çok uzakta bile olsa yaklaşmaya başlamıştı.

Bir kaç dakika sonra mutfağa adımladım. Ev sessizdi. Annem çoktan gitmişti. O tanıdık sabah sesleri yoktu. Bir an kapıda durup etrafa baktım. Sonra kendime kahvaltı hazırladım. Küçük, sıradan bir tabak ama elimde bile yabancı duruyordu. Masaya oturdum. İlk lokmayı aldım ama tadını hissetmedim bile.

Zihnim başka yerdeydi. Lina'nın sesi, Aylira'nın gözleri, o adamın öfkesi, hepsi birer birer aklımdan geçiyordu. Kahvaltı tabağım ve çayım elimde odama doğru yürüdüm. Evin sessizliği arkamda kalırken, adımlarım biraz daha ağırlaşmış gibiydi.

Masaya oturup bilgisayarımı açtım. Haftaya gelecek hastaların dosyalarını kontrol etmek kafamı dağıtmak için en iyi yoldu. Ekranda isimler tek tek belirirken, zihnim yavaş yavaş başka bir ritme girmeye başladı. Bir süre sadece yazıları okudum. Notlar, tarihler, şikâyetler, hepsi düzenliydi, tanıdıktı.

Ekranda dosyalar ilerlerken çaydan bir yudum aldım. Ilıklaşmıştı ama umurumda değildi. Bilgisayar ekranına bir anda garip bir uyarı düştü.

"DOSYA ERİŞİMİ ENGELLENDİ"

Bir saniye içinde bu yazı büyüyerek tüm ekranı kapladı. Parmaklarım mouse'un üzerinde donup kaldı. "Ne oluyor" diye fısıldadım. Ekrandaki ışık bir an titredi, sanki sistem kendi içinde nefes alıp veriyordu. Tüm pencereler kilitlendi. Dosyalar, hastalar, notlar her şey görünmez bir duvarın arkasına çekilmişti. Hızla klavyeye bastım. Hiçbir tepki yoktu. Bir kez daha denedim. Aynı yazı.

"ERİŞİM REDDEDİLDİ."

Boğazımda hafif bir kuruluk hissettim. Bilgisayarı hızla kapattım. Ekran kararana kadar bir an bekledim, sanki o yazı son kez gözümün içine bakıyormuş gibi. "Virüs girmiş olmalı" diye mırıldandım. Derin bir nefes aldım, sandalyeye biraz daha yaslandım.

Sonrada bundan sıkılmıştım. Yavaşça ayağa kalktım ve gardırobumun önüne geçtim. Kapakları açtığımda içimden geçen tek şey, bu evin dışına çıkmanın iyi geleceğiydi. Belki de sadece nefes almak belki de hiçbir şey düşünmemek.

Birkaç dakika sonra kıyafetlerimi değiştirip dışarı çıktım. Kapıyı arkamdan kilitlerken, yandan gelen ince bir miyavlama sesi beni olduğum yerde durdurdu. Başımı o yöne çevirdiğimde, tanıdık küçük bir gölge kaldırımın kenarında bekliyordu. "Mia geldin mi?"

Sesim bir anda yumuşadı. Eğildim ve onu kucağıma aldım. Sıcaklığı avuçlarımın içine yayılırken, gün boyu içimde biriken ağırlık sanki biraz olsun çözüldü. Küçük bedenini kendime daha yakın çekip başına usulca bir öpücük bıraktım.

Kucağımdaki Mia ile yürümeye başladım. Adımlarım yavaş, düşüncelerim dağınıktı. Kaldırımın taşları altında ritmik bir ses çıkarırken, şehir sabahın kendi düzeninde akıp gidiyordu.

Mia kucağımda kıpırdandı, sonra rahatça yerleşti. Sanki bu yürüyüşü benim kadar o da hak ediyordu.

Bir süre sadece yürüdüm. Ne bir hedefim vardı ne de acelem. Sadece hava ve sessizlik. En sevdiğim kütüphaneye gitmeye karar vermiştim.

Bu yüzden Mia'yı küçük kulübesine bıraktım. Beni bırakmak istemez gibi bir hali vardı; kapıyı kapatırken hafif bir miyavlama duydum. "Birazdan gelirim," diye fısıldadım, sanki anlayacakmış gibi. Sonra toparlanıp yola çıktım.

Şehrin gürültüsü geride kalırken adımlarım beni tanıdık bir sokağa götürdü. Kütüphanenin önüne geldiğimde durdum. Bir an sadece baktım. Burası hep aynıydı ama bana her seferinde farklı hissettirirdi. Kapıyı açtım.

İçeri girer girmez o sessizlik beni karşıladı. Kalın kitap kokusu, hafif loş ışık ve insanı yavaşlatan o huzur Sanki dünya burada biraz daha yavaş akıyordu. Sakince raflara yaklaştım ve bir süre aralarında yürüdüm. Ne aradığımı bilmeden ama bir şey bulacağımı hissederek.

Normalde buraya kafama takılan bir hastalık ya da tıp hakkında bilgi toplamak için gelirdim. Bu kütüphane benim için hep "cevap yeri" olmuştu; net, düzenli, mantıklı ama bugün elim rafların arasında başka bir şeye gitti. Tıp kitaplarının olduğu bölümün dışında, daha eski, daha tozlu bir raf.

Sanki oraya hiç bakmamam gerekiyormuş gibi. Yine de durdum. Parmaklarım kitapların sırtında gezindi. Sonra bir kitabı çekip aldım. Eskiydi. Fazla eski. Kapak neredeyse solmuştu ama isim hâlâ okunuyordu.

IV. Baldwin - Kudüs'ün Sessiz Kralı

Olduğum yerde bir an duraksadım. Elimdeki kitaba önlü arkalı bakmıştım. İlginç görünüyordu. Bu yüzden kitabı okumaya karar vermiştim. Kitabı elimde sıkıca tutup kütüphanenin en uzak köşesindeki masaya geçtim. Işık orada daha loştu. Sanki rafların gölgesi bile o köşeyi biraz daha yalnız bırakıyordu.

Sandalyeye oturur oturmaz kitabı masaya koydum. Kitabın kapağını açınca elim sayfalara gitti. Yavaşça çevirdim. Gözlerim satırlara kaydıkça etraf daha da sessizleşti. Sanki kütüphane bile nefesini tutmuştu. Parmaklarım sayfanın kenarında durdu. Gözlerim satırların üzerinde kaymaya başladı.

IV. Baldwin (1161-1185)

Kudüs Krallığı'nın genç yaşta tahta çıkan hükümdarıdır. Henüz çocukluk döneminde ortaya çıkan ciddi bir hastalık nedeniyle yüzü ve bedeni zamanla etkilenmiş, bu durum onu "Cüzzamlı Kral" olarak anılmasına sebep olmuştur.

Tüm fiziksel zorluklarına rağmen Baldwin, siyasi zekâsı ve stratejik liderliği ile Haçlı Devletleri arasında dengeyi korumayı başarmıştır.

Saltanatı boyunca, Kudüs Krallığı hem iç karışıklıklar hem de dış tehditlerle karşı karşıya kalmış; buna rağmen Baldwin, diplomasi ve askeri hamleleriyle krallığın çöküşünü geciktirmiştir.

Bir an durdum. Parmaklarım sayfanın kenarında sıkışmış gibiydi. "Cüzzamlı Kral" diye fısıldadım. Gözlerim satırlardan ayrılmak istemedi. Ama metin devam ediyordu. Sanki ansiklopedi değil beni izleyen bir anlatıydı.

lV. Kral Baldwin'in hastalığı ilerledikçe yüzünü halktan saklamak zorunda kaldığı, ancak buna rağmen sarayda otoritesini kaybetmediği yazıyordu. Onun döneminde Kudüs, yalnızca bir şehir değil; inançların, savaşların ve kaderin kesiştiği bir merkez hâline gelmişti.

Sayfayı biraz daha çevirdim.

lV. Baldwin'in yaşamının son yıllarında, ölümü geciktirmek için yapılan tüm girişimlerin başarısız oldu... ancak ölümünün bile tarihte bir dönüm noktası sayıldı.

Sayfalar, satırlar hepsi su gibi akıp geçmişti. Ne zaman bu kadar ilerlediğimi fark ettiğimi bile bilmiyordum. Sanki kitabı okumuyordum da, içine çekiliyordum. Parmaklarım sayfaları çevirirken zamanın hissi yavaş yavaş kayboldu.

Kütüphanenin sessizliği bile artık dışarıda kalmış gibiydi. Bir sayfa daha çevirdim. Sonra bir sayfa daha. Ansiklopedinin ortalarına doğru geldiğimde sayfaların arasında sıkışmış bir şey dikkatimi çekti. Kaşlarım istemsizce çatıldı.

Bir mektup...

Üzerindeki kurumuş mühür ve eski semboller o kadar çağ dışı duruyordu ki, bir an bunun burada ne işi olduğunu anlamaya çalıştım. Muhtemelen kütüphaneye sonradan bırakılmış, birinin arasına koyup unuttuğu bir şeydi. Bu düşünceyle çok da önemsemeden elime aldım. Mührü hafifçe kırdım. Ve kâğıdı açtım. Gözlerim ilk satıra kaydı.

"1184, Kudüs...

Bir taç soluyor taş duvarların arasında, Bir kral, ölümün gölgesinde sessizce tükeniyor.

Güneş hâlâ aynı gökten doğuyor,

Fakat Kudüs, her gün biraz daha yas giyiyor.

Ve kader... Kader, yüzyıllardır tek bir yabancıyı bekliyor.

Adı bilinmeyen, yüzü görülmeyen, Zamanın ellerinden kayıp giden bir yabancıyı...

Eğer bu satırları okuyorsan,

Bil ki çağrı sana ulaştı.

Ardında bıraktığın her şey,

Bir kapının eşiğinde gölgeye dönüşecek.

Adını hatırlama.

Çünkü oraya vardığında sana onu soran olmayacak.

Evini hatırlama.

Çünkü döndüğünde onu aynı yerde bulamayabilirsin.

Kalbini koru.

Çünkü bir kralın kaderi, seninkine dokunacak.

Bir taç düşmek üzere.

Bir şehir nefesini tutmuş bekliyor.

Ve bir yabancı...

Henüz farkında olmadan tarihe doğru yürüyor.

Gel. Çünkü bazı insanlar zamanı değiştirmek için seçilmez;

Bazı insanlar, bir insanı kurtarmak için zamanın içine çağrılır."

Dudaklarım hafif bir beğeniyle büküldü. Gerçekten iyi yazılmıştı. Fazla iyi, neredeyse rahatsız edecek kadar.

Ansiklopediyi kapatırken mektubu da katlayıp avucumda tuttum. Bir an tereddüt ettim ama sonra cebime koydum. Kitabı yerine bırakıp rafların arasından çıktım. Kütüphanenin sessizliği tekrar üzerime çökmüştü. Danışma masasına doğru yürüdüm.

Kadın başını kaldırıp bana baktı. "Bir şey mi buldunuz?" dedi sakin bir sesle. Bir an durdum. Mektup cebimdeydi. "Yok," dedim kısa bir şekilde. "Sadece bakıyordum." Başını hafifçe salladı, hiç sorgulamadı bile.

Zaten beklediğim de buydu. Böyle yerlerde kimse detaylara takılmazdı. Daha doğrusu kimse, takılması gereken şeyleri sormazdı. Arkamı dönüp çıkışa doğru yürüdüm. Ama cebimdeki kâğıt, her adımda biraz daha ağırlaşıyor gibiydi.

Gökyüzü saniyeler karardı. Çakan şimşek, sanki tüm şehrin üstüne kırbaç gibi indi. "Lanet olsun" diye söylendim, hızlanarak koşmaya başladım. Yağmur ilk başta inceydi ama birkaç saniye içinde sertleşti. Kaldırım taşları kayganlaştı, rüzgâr yüzüme çarptı.

Cebimdeki mektup, sanki her adımda daha da ağırlaşıyordu. "Şimdi de bu eksikti" diye dişlerimin arasından geçirdim. Sokak lambaları titreyerek yanıyordu. Şehir bir anda değişmiş gibiydi daha soğuk, daha yabancı. Koşarken arkamı kontrol etme ihtiyacı hissettim.

Kimse yoktu. Ama yine de sanki biri beni izliyordu. Evin sokağına döndüğümde hızımı artırdım. Kalbim sadece yorgunluktan değil çıklayamadığım bir şeyden dolayı da çarpıyordu. Kapıya ulaştığımda elimi cebime götürdüm.

Anahtarı deliğe sokarken hızla çevirdim. Kapı kilidi sert bir tık sesiyle açıldı. Bir an bile beklemeden kapıyı itip içeri girdim. Yağmurun soğukluğu hâlâ üzerimdeydi ama evin içine girer girmez o ağırlık biraz olsun hafifledi. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Derin bir nefes aldım. "Tamam " dedim kısık bir sesle. "Geldim." Islak saçlarım yüzüme yapışmıştı. Bir an olduğum yerde durdum. Ev sessizdi.

Belli ki annemler daha gelmemişti. Odama geçtiğimde üzerimdeki ıslak kıyafetleri tek tek çıkarıp kenara bıraktım. Soğuk hava bir an tenime değdi ama umursamadım. Sanki dışarıdaki yağmurun izi hâlâ üzerimdeydi. Günlük pijamalarımı giydim. Kendimi yatağa bıraktım.

Yorganın yumuşaklığı bir an için bedenimi sakinleştirdi ama içimdeki huzursuzluk aynı kaldı. Mektubu tekrar elime aldım. Okumaya başladım. Her satırı tekrar tekrar okudum.

Ama ne kadar bakarsam bakayım, kelimeler aynı kalıyordu. Sadece ben anlamlarını zorlamaktan yoruluyordum. Bir süre sonra içimdeki o merak yerini hafif bir sıkılmaya bıraktı. "Tamam" diye mırıldandım. Mektubu katlayıp yatağın yanındaki çekmecenin içine bıraktım. Çekmece kapanırken çıkan küçük ses, odanın sessizliğinde gereğinden fazla net duyuldu. Elime telefonumu aldım ve adamı araştırmaya devam ettim.

Neden bilmiyorum ama ilk kez biri bana bu kadar yakın ve bu kadar merakla gelmişti. Sanki sadece bir isim değil de, peşime takılmış bir düşünce gibiydi. Ekranda yazılar aşağı doğru akarken duraksadım.

"IV. Baldwin..."

Bir kez daha yazdım, farklı kaynaklara baktım. Tarih, kısa bilgiler, savaşlar hepsi birbirine benziyordu ama hiçbir şey o garip hissi açıklamıyordu. Parmaklarım ekranın üzerinde yavaşladı. "Bu kadar sıradan olamaz..." diye fısıldadım.

Telefon ışığı yüzümü aydınlatırken odanın sessizliği daha da belirginleşti. Sanki dışarıda bir dünya vardı, bir de burada benim kafamın içinde dönen başka bir dünya. Bir süre sonra telefonu yanımda bıraktım. Ama gözlerimi ekrandan çeksem bile o isim hâlâ zihnimde kalmıştı.

Bir süre tavana bakmaya devam ettim. Gözlerim kontrolsüzce ağırlaşmaya başladı. Bir kırpış sonra bir daha. Tavanın çizgileri bulanıklaştı. "Biraz sadece biraz" diye fısıldadım kendi kendime. Ama cümle bile tamamlanamadı. Nefesim yavaşladı. Düşüncelerim birbirine karıştı. Sanki zihnim, günün tüm ağırlığını bir anda bırakmaya karar vermişti. Göz kapaklarım son kez kapandığında her şey sessizleşti.

...