CHAPTER 3
Fırtına
Zeynep KayaOluşan yüksek gürültüyle irkildim ve o an kalbimin göğsümde değil de bir adım geride, sanki bana yetişmeye çalışıyormuş gibi attığını hissederken gökyüzünün gerçekten yarılmış olabileceğini düşündüm. Çünkü şimşek gecenin karanlığını tek hamlede kesip odamın duvarlarına vurmuş, ardından gelen gök gürültüsü camları titretecek kadar sert bir şekilde patlamıştı.
Yağmur ise sıradan bir yağmur gibi değildi, sanki gökyüzü sabrını kaybetmiş de ne varsa aşağıya döküyormuş gibi deli gibi yağıyor, pencereye çarpan her damla içimde açıklayamadığım bir huzursuzluğu büyütüyordu. Dışarıdaki dünyanın kontrolünü kaybettiğini hissettiriyordu.
Elimdeki mektubu ne zaman sıkmaya başladığımı fark etmemiştim. Gerçi ne zaman elimde olduğunu bile anlamıştım ama parmaklarımın arasında o katlanmış kâğıt artık sadece bir nesne gibi değil, sanki kendi ağırlığı olan, kendi varlığını hissettiren bir şey gibi duruyor ve bu durum beni nedense daha da tedirgin ediyordu.
"Saçmalama" diye fısıldadım ama sesim o kadar zayıf çıktı ki sanki ben değil de odam konuşmuş gibi hissettim çünkü içimdeki o tuhaf sıkışma hissi, mantıklı düşüncelerimin çok önüne geçmişti ve ben ne kadar kendime "bu sadece bir fırtına" desem de bedenim bana inanmayı reddediyordu.
Bir şimşek daha çaktığında oda bir anlığına gündüz gibi aydınlandı ve o kısa saniyede her şey aşırı netleşti; yatağım, duvarlarım, perdelerim ve en önemlisi ben, ama o netlik garip bir şekilde güven vermek yerine daha yabancı bir his bıraktı. Sanki baktığım oda benim odam değilmiş gibi, sanki ben yanlış bir yerde duruyormuşum gibi hissettirdi.
Işıklar yeniden söndüğünde bu kez karanlık sadece karanlık değildi, daha yoğun, daha içe çöken bir boşluk gibiydi. Bu boşlukta kendi nefesimi bile fazla yüksek duyuyor, kalbimin ritmini sanki odamın duvarları yankılıyordu.
Bir adım atmak istedim ama ayağım yere değdiğinde çıkan ses bile fazla net, fazla keskin geldiği için olduğum yerde bir an duraksadım. Evin içi artık sessiz değil, bekleyen bir şey gibi duruyordu ve bu his, en küçük sesi bile anlamlı hale getiriyordu.
Telefonumu bulmaya çalıştım ama karanlıkta elimi boşluk karşıladı ve o an fark ettim ki görme duyum yok olmuş gibi olsa bile hissettiğim şeyler daha keskin hale gelmişti, özellikle de elimde hâlâ tuttuğum mektup, sanki "buradayım" der gibi varlığını hissettiriyordu.
Koridora çıktığımda duvar saatinin tıkırtısı bile değişmişti, artık zamanı ölçmüyor gibi değil de sanki zamanı geri sayıyormuş gibi geliyordu ve bu düşünceyi fark ettiğim an boğazımda hafif bir kuruluk oluştu çünkü neden böyle düşündüğümü ben bile bilmiyordum.
Ve tam o anda, ev tamamen sessizleşti, öyle bir sessizlik ki yağmurun sesi bile sanki başka bir dünyaya taşınmış gibi yok oldu ve o boşlukta çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir kâğıt hışırtısı duydum, çok yakınımda değildi ama kesinlikle uzakta da değildi.
Olduğum yerde donup kaldım çünkü o ses, elimde tuttuğum mektuba ait değildi, daha farklıydı, sanki başka bir yerde başka bir mektup açılıyormuş gibi geliyordu ve bu düşünce aklımdan geçer geçmez içimdeki tüm mantık bir anda geri çekildi. Ve o an, ilk defa gerçekten korktum.
Olduğum yerde kalmıştım. Karanlık artık sadece ışığın yokluğu gibi değildi; sanki etrafımı saran, nefesimi daraltan, üzerime çöken canlı bir şey haline gelmişti ve ben ne kadar kıpırdamamaya çalışsam da içimdeki panik her saniye biraz daha büyüyordu.
Mektup elimdeydi ama artık onu bir kâğıt gibi hissetmiyordum; sanki ağırlığı artmış, parmaklarımın arasından kaymayacak kadar gerçek ve inatçı bir şeye dönüşmüştü.
O hafif hışırtı tekrar geldi. Bu kez daha yakındı, daha netti ve sanki sadece kulaklarıma değil, doğrudan zihnimin içine dokunuyordu. Yutkundum ve "Kim var orada?" diye fısıldadım ama sesim karanlığın içinde kayboldu, hiçbir yere ulaşmadı ve geri dönmedi.
Cevap yoktu ama sessizlik de boş değildi artık; sessizlik bir şey bekliyordu, sanki bir şeyin olmasını istiyordu ve bu bekleyiş beni olduğum yerde daha da tedirgin ediyordu. Bir adım geri attım, tahta zemine bastığımda çıkan ses bile normalden yüksek geldi çünkü artık her şey büyümüş, her şey daha anlamlı ve daha tehditkâr hale gelmişti.
Tam o anda ışık bir kez daha geldi ama bu bir şimşek değildi, bu evin içinden yayılan solgun, yabancı ve hastalıklı bir ışık gibiydi ve duvarların üzerine düştüğü anda her şeyin şeklini bozuyordu.
Gözlerimi kırpıştırdım ve o kısa aydınlıkta odamın hâlâ aynı oda olup olmadığını anlamaya çalıştım ama cevap netti; hiçbir şey tanıdık değildi. Duvarlar daha eski görünüyordu, hava daha ağırdı, sanki zamanın kendisi değişmişti ve zemindeki gölgeler bile farklı bir dünyaya ait gibiydi.
Bir an dizlerimin gücü boşaldı ve elimi duvara koymak istedim ama dokunduğum şey ev değildi, sanki başka bir çağın yüzeyi gibi soğuk değil ama yabancıydı, tanıdık hiçbir şeyi olmayan bir yüzeydi.
Başım felaket derecede dönüyordu. O an gerçekten öleceğimi sanmıştım. Her şey bir anda birbirine karışmıştı. Duvarlar yer değiştirir gibi sağa sola kaymış, zemin ayaklarımın altından çekilmiş ve ben tutunacak hiçbir şey bulamadan boşlukta sallanır gibi kalmıştım.
Elimi başıma götürdüm ama dokunduğum şey bile bana ait değilmiş gibi yabancıydı, sanki bedenimle aramda ince ama kopmaz bir mesafe oluşmuştu ve ben o mesafenin içinde sıkışıp kalmıştım.
Nefes almaya çalıştım ama hava boğazımdan geçmiyor, göğsümün içinde bir yere takılıyor ve her denememde biraz daha daralan bir boşluk bırakıyordu, sanki içimdeki dünya küçülüyordu. "Hayır" diye fısıldadım ama sesim bile dağılmıştı, karanlığın içinde eriyip gitmişti ve ben kendi sesimi bile duyamamıştım.
Bir adım atmak istedim ama dizlerim beni taşımadı, bacaklarım boşaldı. Tam o anda her şey durdu, sanki zaman bir an nefesini tutmuş gibi sessizlik çöktü, sesler kesildi ve evin içi hiç olmadığı kadar boş, hiç olmadığı kadar ağır hale geldi.
O sessizlikte sadece kalbimin sesi vardı ve o ses o kadar netti ki sanki dışarıdan duyuluyordu, sanki ev bile onun ritmine göre şekilleniyordu. Kalbim hızlı değil, kontrolsüz atıyordu, sanki vücudum bir şeyden kaçmaya çalışıyor ama ben nelerden kaçtığımı bile bilmiyordum.
Gözlerim bulanıklaştı, duvarlar bir kez daha değişir gibi oldu ve gerçeklik sanki ince bir su gibi akıp gidiyor, elimden kayıyordu. O an elimdeki mektubu fark ettim ve mühür kısmı yine o zayıf, neredeyse gerçek olamayacak kadar soluk bir ışıkla parlıyordu, sanki beni izliyor, sanki beni çağırıyordu.
Sarsıntı başlamıştı ve ben olduğum yerde sanki dünya altımdan kayıyormuş gibi savrulurken hıçkırarak ağlamaya başladım çünkü ne kadar sürdüğünü, neyin başladığını ya da neyin biteceğini bilmiyor olmak en çok da kontrolü tamamen kaybetmiş gibi hissettiriyordu.
Nefesim kesik kesikti, boğazım düğümlenmişti ve gözyaşlarım yüzümden akarken bile ne yaşadığımı tam olarak idrak edemiyor, sadece bir şeyin beni sürüklediğini hissediyordum.
"Bu daha ne kadar sürecek" diye fısıldadım ama sesim sarsıntının içinde kayboldu. Zemin hafifçe titrerken dizlerimin üzerindeydim ve ellerimle yere tutunmaya çalışıyordum ama dokunduğum taş soğuk ve yabancıydı, sanki beni kabul etmiyordu.
Bir an gözlerimi kapattım ve açtığımda hiçbir şeyin değişmediğini gördüm, sadece korkum daha da büyümüştü. Ayağa kalkmam gerektiğini hissettim çünkü yerde kalmak artık bir seçenek gibi değil, bir teslimiyet gibiydi ve ben teslim olmak istemiyordum.
Titreyen bacaklarımla yavaşça doğruldum, kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsümün içinde değil de dışarıda atıyormuş gibi hissediyordum. Etrafımdaki hava ağırdı ama artık geri çekilmek de mümkün değildi. Bir adım attım. Taş zeminde çıkan ses bile fazla gerçekti.
İkinci adımda nefesimi tuttum çünkü dışarıdan gelen sesler daha netleşmişti; bağırışlar, koşuşturan insanlar, uzak bir yerden gelen metal çarpışmaları... Kapıya doğru ilerlerken her şey daha da büyüyordu, sanki sadece bir mekân değil de bir zamandan geçiyordum.
Elimi kapıya koydum ve durdum. Bir an geri dönmeyi düşündüm. Ama dönebileceğim bir "geri" var mıydı, onu bile bilmiyordum. Gözlerimi kapattım, hıçkırıklarım hâlâ devam ediyordu ve içimde tek bir düşünce vardı: artık duramazdım. Ve kapıyı açtım.
Sarsıntı yeniden güçlendiğinde dengemi tamamen kaybettim ve bir adım geri atayım derken ayağım taş zemindeki bir çıkıntıya takıldı, bedenim kontrolsüzce yana doğru savruldu. Elimi tutunmak için uzattım ama sadece boşluğu yakaladım.
Düşüş bir saniyeden kısa sürdü ama bana çok daha uzun geldi. Başım sert bir şekilde yere çarptığında gözlerimin önünde keskin bir ışık patladı, sanki tüm dünya bir anlığına parçalanmış gibi oldu ve o anda her ses, her çığlık, her adım uzaklaştı.
Kulaklarımda uğultu yükseldi, sesler boğuklaştı ve çevremdeki görüntü giderek bulanıklaşmaya başladı. "Hayır" diye fısıldamaya çalıştım ama kelime tamamlanmadan dağıldı. Nefesim ağırlaştı, göğsümdeki baskı artarken bedenim artık beni dinlememeye başlamıştı.
Sanki dünya yavaşça geri çekiliyor, ben ise onun içinde kalıyordum. Son gördüğüm şey taş sokakların silik görüntüsü ve uzakta koşuşturan insanların gölgeleri oldu. Sonra her şey karardı. Ve sessizlik geldi.