← Back to Work0% of chapter
Taç Ve Şifa

CHAPTER 4

Yabancı Çağ

Zeynep Kaya

Başımın içi öyle bir zonkluyordu ki sanki biri kafatasımı iki eliyle sıkıyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım ama göz kapaklarım ağırdı, hem de hiç olmadığı kadar ağır. Birkaç kez derin nefes alıp verdim. Toprak kokusu burnuma doluyordu. Islak taşların, yağmurun ve bilmediğim başka kokuların birbirine karışmış haliydi bu. Yavaşça gözlerimi araladım.

Her şey bulanıktı. Gökyüzü griydi. Etrafımdaki şekiller seçilemiyordu. Başımı biraz kaldırmaya çalıştığım anda şakaklarıma keskin bir acı saplandı. Dudaklarımdan istemsizce bir inleme döküldü.

Elimi başıma götürdüm. Parmaklarım saçlarımın arasında dolaşırken gözlerim dolmaya başladı. Canım yanıyordu. Ama beni korkutan şey acı değildi. Beni korkutan şey hiçbir şeyi anlamıyor oluşumdu.

Bir süre öylece kaldım. Belki birazdan gözlerimi kapatıp tekrar açarsam odamda olurdum. Yatağımda uzanıyor olurdum. Annem kapıyı tıklatır, "Mira, kalk artık," derdi. Ben de bütün bunları saçma bir kâbus sanırdım.

Ama hiçbir şey olmadı. Annemin sesi gelmedi. Telefonum çalmadı. Odama vuran tanıdık ışık yoktu. Sadece yabancılık vardı. Yavaşça doğruldum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğsümden çıkacakmış gibi hissediyordum. Gözlerim etrafıma kaydı.

Taş bir duvar...

Toprak bir yol...

Ve hiç tanımadığım bir gökyüzü Nefesim bir anlığına kesildi. "Ben

" diye fısıldadım. Sesim titredi. "Ben neredeyim?" Cevap veren olmadı. Rüzgâr hafifçe yüzüme çarptı. Soğuktu. Gerçekti. İşte o an gözlerim doldu. Çünkü insan, bir yerin kendisine ait olmadığını bazen ilk bakışta anlardı. Ben de anlamıştım. Buraya ait değildim. Buradaki tek bir taş parçasını, tek bir kokuyu, tek bir sesi bile tanımıyordum. Birden annemi düşündüm.

Babamı...

Evimi...

Odamı...

Mia'yı...

Daha birkaç saat önce hepsi hayatımdaydı. Şimdi ise sanki onlara ulaşmak için yıllar geçmesi gerekiyormuş gibi hissediyordum. Boğazım düğümlendi. Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Ardından bir tane daha. Ben ağlayan biri değildim. Kolay kolay korkmazdım da. Ama o an ilk kez gerçekten yalnız hissettim.

Öyle bir yalnızlık ki, dünyanın ortasında tek başına kalmak gibi değil; sanki bütün dünyan senden alınmış ve seni bilmediğin bir yere bırakmışlar gibi. Kollarımı kendime sardım. Nefesim titriyordu. "Ben eve gitmek istiyorum " diye fısıldadım. Sesim o kadar kırılmıştı ki ben bile kendimi tanıyamadım. Tam o sırada uzaktan bir çığlık yükseldi.

Ardından başka sesler...

Koşan insanlar...

Bağırışlar...

Ve ben, gözyaşlarım hâlâ yanaklarımdayken yavaşça başımı kaldırdım. İçimde kötü bir his vardı. Çünkü ne olduğunu bilmiyordum. Ama bir şey bana hayatımın birkaç dakika önce geri dönülmez şekilde değiştiğini fısıldıyordu.

Tam o sırada gözlerim yanıma ilişti ve birkaç santim ötemde duran çantayı gördüm. Benim çantamdı. Bir an nefesim kesildi. Sanki bu yabancı dünyanın ortasında bana ait tek şey oydu. Hiç düşünmeden kendimi öne attım ve çantayı hızla kendime çektim. Kollarımın arasına alırken parmaklarım titriyordu. Kumaşını avuçlarımın altında hissedince gözlerim yeniden doldu.

Bu benimdi. Gerçekten benimdi. Üzerindeki küçük leke, fermuarına taktığım anahtarlık, köşesindeki hafif yıpranmış dikiş hepsi bana aitti. O kadar yabancı şeyin arasında ilk kez tanıdık bir şey görmüştüm. Sanki evimden küçük bir parça benimle birlikte buraya düşmüştü. Çantayı göğsüme bastırdım. Bir anlığına gözlerimi kapattım.

Parmaklarımı çantanın kumaşına biraz daha geçirdim, sanki bırakırsam onu da kaybedecekmişim gibi. "En azından yalnız değilim" diye fısıldadım kırık bir sesle. Cümleyi kurar kurmaz gözlerim yeniden doldu.

Bir çantaya sarılıp teselli bulacak kadar kaybolmuştum. Bir çantaya sarılıp ağlayacak kadar korkmuştum. Ama o an umurumda değildi. Çünkü bu yabancı yerde bana ait olan tek şey, kollarımın arasındaki o çantaydı. Ve ben, boğazımdaki düğümü yutmaya çalışırken, çantayı göğsüme biraz daha bastırdım.

Bir feryat daha yükselmişti.

Bu kez önceki gibi uzaktan, silik bir ses değildi; sanki tam yanımdaymış gibi keskin, içe işleyen ve insanın kemiklerine kadar sızan bir çığlıktı. O sesle birlikte kalabalık bir anlığına dalgalandı, insanlar birbirine çarparak geri çekildi ve sokak bir anda daha da daralmış, daha da boğucu hale gelmişti.

Çantayı göğsüme daha sıkı bastırdım. Nefesim hızlandı. Gözlerim istemsizce sesin geldiği yöne kaydı. Kalabalığın arasında bir boşluk açılmıştı. Herkes o boşluktan uzak duruyor, kimse yaklaşmak istemiyor ama kimse de gözünü alamıyordu. Sanki orada olan şey sadece bir olay değil, aynı zamanda herkesin içine işleyen bir korkuydu.

Bir adım atmak istedim ama ayaklarım yerinden kalkmadı. "Ne oluyor" diye fısıldadım, sesim boğazımda kırıldı. Bir kadın daha ağlamaya başladı. Ardından bir erkek sesi bağırdı, ama kelimeler anlaşılmıyordu. Sanki dil değil de acı konuşuyordu.

İçimde garip bir sıkışma hissettim. Korkuyordum. Ama aynı zamanda bakmak zorundaymışım gibi hissediyordum. Çünkü görmezsem, sanki daha kötü bir şey olacakmış gibi. Yerden kalkmak için önce ellerimi kullandım, sonra derin bir nefes alarak doğruldum. Başım hâlâ hafifçe dönüyordu ama artık ayakta kalabiliyordum. Çantayı elimde tutarak yavaşça bir adım attım. Sonra bir adım daha.

Kalabalığın arasına girdiğimde sesler daha net, daha sert hale geldi. Yağmurun kokusu, toprak, duman ve insan korkusu birbirine karışmıştı. Ve ben, kalbim göğsümde çarpışırken, o boşluğun tam kenarına ulaştım. Gördüğüm şey beni olduğum yerde dondurdu.

Bir kadın çocuğa sarılmış ağlıyordu. Bir anlığına gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Sonra bir daha. Çünkü panik hiçbir şeyi çözmezdi. Ben bir doktordum. Bu düşünce zihnimin içinde net bir çizgi gibi belirdi ve her şeyi biraz olsun yerine oturttu. Nerede olduğum önemli değildi.

Nasıl geldiğim de. Şu an önümde bir hasta vardı. Ve bu, değişmeyen tek gerçekti. Gözlerimi açtım. Bakışlarım artık daha keskin, daha odaklıydı. Ellerimin titremesi azalmıştı ama tamamen bitmemişti. Yine de kontrol bende olmalıydı.

Kendime gelebilmek için kafamı hızla sağa sola salladım. Şu an ne yaşadığımı anlamıyordum ama çığlıklar hâlâ kulaklarımdaydı. Ve ne olursa olsun, bir çocuk yerde yatıyorsa durup izleyemezdim. Kalabalığı yararak hızla kadının yanına ilerledim.

"Lütfen... lütfen!"

Adamın elleri titriyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Sadece çocuğun omuzlarını sarsıyor, adını tekrar tekrar söylüyordu. Beynimin içindeki tüm sorular bir anda sustu. Bir an bile düşünmeden dizlerimin üzerine çöktüm.

"Çekilin," dedim sert bir sesle. "Bana biraz yer açın." Etrafımdaki birkaç kişi şaşkınlıkla bana baktı. Ama ben artık onları görmüyordum bile. Tüm dikkatim, yerde yatan küçük çocuğun üzerindeydi. Çocuğun yanına diz çöktüm. Küçük bedeni taş zeminin üzerinde hareketsiz yatıyordu. Yüzü solgundu. Annesinin hıçkırıkları ise gittikçe yükseliyordu. Elimi çocuğun boynuna götürdüm. Nabzını hissetmeye çalıştım.

Bir...

İki...

Çok zayıftı. Ama vardı. İçimden sessiz bir nefes verdim. "Yaşıyor" diye mırıldandım. Annenin ağlaması bir anlığına durdu. Başını bana çevirdi. Gözlerinde öyle büyük bir umut vardı ki, omuzlarıma görünmez bir yük bindiğini hissettim.

Çocuğun yüzüne baktım. Dudakları hafifçe morarmıştı. Nefesi düzensizdi. Kaşlarım çatıldı. "Tamam" diye fısıldadım kendi kendime. "Tamam, düşün." Çünkü panik bana hiçbir zaman yardım etmemişti. Ve şimdi de etmeyecekti. Omzumdaki çantayı hızla yere indirmiştim. İçinde ne olduğunu kontrol etmeye bile vaktim yoktu. Elim alışkanlıkla stetoskopa gitti ama yoktu.

Lanet olsun. Derin bir nefes alıp çocuğun yanına biraz daha eğildim. Bu kez çıplak kulakla dinlemem gerekecekti. Tam o sırada başımı kaldırdım. Karşımdaki adam bana sanki bir öcü görmüş gibi bakıyordu. Gözleri korku ve şaşkınlıkla açılmıştı.

Sinirle kaşlarımı çattım. "Eğer oğlunun yaşamasını istiyorsan," dedim sert bir sesle, "şu kalabalığı sustur!" Adam bir an donup kaldı. Sonra sanki üzerindeki büyü bozulmuş gibi irkildi. "Geri çekilin!" diye bağırdı kalabalığa. "Sessiz olun!" Etraftaki uğultu yavaş yavaş azaldı. Kulaklarımı çocuğun göğsüne yaklaştırdım.

Bir...

İki...

Kaşlarım biraz daha çatıldı. Kalbi atıyordu. Ama düzensiz. Çok düzensiz. Elimi çocuğun alnına koydum. Ateşi yüksekti. Nefesi kesik kesik geliyordu. "Tanrım" diye mırıldandım istemsizce. Bu bir bayılma değildi. Bir şeyler ters gidiyordu. Bakışlarım bir an istemsizce kana bulanmış kıyafetine kaydı.

O görüntü, içimdeki o kısa süreli kontrol hissini bir anda zorladı ama hemen kendimi toparladım. Çünkü ne olursa olsun, şu an önümde duran şey bir durumdu, bir gerçekti ve duyguların önüne geçmesine izin veremezdim.

Dişlerimi hafifçe sıktım ve gözlerimi yeniden çocuğa çevirdim. "Odaklan," dedim kendi kendime kısık bir sesle. Ellerim hâlâ çocuğun üzerindeydi ama artık daha sabit, daha kontrollüydü.

Nefesi düzensizdi, göğsü zayıf bir şekilde inip kalkıyordu ve bu ritim giderek daha kırılgan bir hale geliyordu. Bir an kalabalığın uğultusu geri geldi gibi oldu. Ama kafamı hafifçe sallayıp o sesi bastırdım.

Şu an sadece o vardı. Sadece bu çocuk. "Tamam" diye fısıldadım. "Sakin kal." Elimi çocuğun boynuna götürüp nabzını tekrar kontrol ettim. Hâlâ vardı. Ama daha da zayıflamıştı. İçimde ince bir sıkışma hissettim. Bu iyiye gitmiyordu. Hızlı davranmam gerekiyordu.

Başımı kaldırmadan etrafa seslendim. "Biri bana su getirsin. Ve temiz bir bez!" dedim net bir sesle. Bu kez sesimde tereddüt yoktu. Emir verir gibi değil, çözüm arar gibiydi. Birisi hemen hareketlendi. Ama ben bakmadım bile. Çünkü gözlerim tekrar çocuğa dönmüştü.

Kıyafetindeki kan lekesi beni ürkütmek için yeterliydi ama durdurmak için değil. Sadece neyle karşı karşıya olduğumu hatırlatıyordu. "Beni duyuyorsun," dedim çocuğa daha yumuşak bir sesle. "Buradayım. Gitmiyorsun."

Bir an durdum. Kendi nefesimi bile kontrol ettiğimi fark ettim. Ve içimden tek bir cümle geçti. Ben bir doktordum. Ve şimdi bunun zamanıydı. Çocuğun penyesini yavaşça kaldırdığımda, gördüğüm şey karşısında yüzüm bir an için istemsizce buruştu ama hemen kendimi toparladım.

"AÇILIN!" diye sert bir sesle yükseldi. Kalabalık bir anda geri çekildi. Bir adam koşarak yanıma geldi, elindeki bezi bana uzattı. Hiç beklemeden kaptım. "Teşekkürler," dedim kısa ve keskin bir nefesle. Bezi hızla çocuğun karnına bastırdım.

Basıncı sabit tuttum. "Tamam... tamam..." diye mırıldandım kendi kendime. "Kanama kontrolü" Gözlerim bir anlığına çocuğun yüzüne kaydı.

Solgunluk artıyordu. Nefesi hâlâ vardı ama daha düzensizdi. Dişlerimi sıktım. Zaman yoktu. Başımı kaldırıp yandaki adama baktım. "Gel buraya," dedim net bir sesle. "Bunu bastır. Sakın kaldırma." Adam bir an tereddüt etti. "Şimdi!" diye tekrar ettim daha sert. Hemen diz çöktü ve ellerini benim bastırdığım yerin üzerine koydu.

"Böyle tut," dedim hızlıca. "Hareket ettirme. Baskıyı sabit tut." Elimi kısa süreliğine çektim ama gözlerim çocuğun üzerindeydi. "Bırakırsan kötüleşir," diye ekledim. Adam başını hızlıca salladı. Ben ise yeniden çocuğun başına eğildim.

Nefesini dinledim. Hâlâ zayıftı. Ama tamamen gitmemişti. Çantayı hızla kendime çektim ve fermuarını tek hamlede açtım. Parmaklarım aceleyle içini karıştırırken nefesim sıklaşmıştı ama panik yapmamaya zorladım kendimi.

İçerideki malzemeler arasında gözüm hemen iğne ve ipliğe takıldı. Bir an durdum. Sonra onları elime aldım. O an içimde istemsiz bir rahatlama oldu. Sessizce, neredeyse fark ettirmeden "Tanrıya şükür" dedim.

Hızla geri döndüm. Adam hâlâ bastırmaya devam ediyordu. "İyi gidiyorsun," dedim ona kısa bir bakış atarak. "Sakın bırakma." Sesim sertti ama kontrol altındaydı. İğne ve ipliği açarken ellerim artık daha sabitti. Etrafımdaki dünya daralmış gibiydi.

İğneyi deriye yaklaştırdığım anda içimdeki tüm gürültüyü susturdum. Ellerim artık titremiyordu. Çünkü bu bir tercih değildi; bu, alışkanlıktı. Yıllar boyunca öğrenilmiş reflekslerdi. "Sabit tut," dedim yanımdaki adama. Sesim alçaktı ama nettim. "Hiç oynatma."

Adam dişlerini sıktı ve bastırdığı noktayı daha kontrollü hale getirdi. Başımı eğdim. Derin bir nefes aldım. Ve ilk dikişi attım. İğnenin deriyi geçişi kısa ama keskin bir andı. Çocuğun bedeni hafifçe kasıldı. Gözlerimi ondan ayırmadım. "Biliyorum..." diye fısıldadım, daha çok kendime. "Ama devam etmek zorundayım."

İkinci dikiş daha hızlı geldi. Üçüncüde ritmi bulmuştum. Artık hareketlerim düşünülerek yapılmıyordu. Sadece doğru olduğu için yapılıyordu. Etrafımdaki kalabalık sanki çok uzakta kalmıştı. Bir annenin ağlaması, bir adamın dua eder gibi mırıldanması... hepsi bulanık bir ses duvarına dönüşmüştü.

Bir dikiş daha. İp çekildiğinde derinin kapanışı biraz daha belirginleşti. İçimde ince bir rahatlama hissettim ama buna izin vermedim. Henüz bitmemişti. Son düğümü atarken elim bir an duraksadı. Sonra devam etti. İpliği sabitledim ve bıçak uzattılar.

Kestim. Ve geriye yaslandım. Bir an gözlerimi kapattım. Sadece bir saniye. Sonra açtım. Çocuğun yüzüne baktım. Nefesi tamamen düzene girmemişti ama eskisine göre çok daha güçlüydü. En azından artık her nefes bir mücadele gibi görünmüyordu.

Bu bile yeterliydi. Bir an elimdeki kana baktım. Sessizce. Sadece birkaç saniye. Kırmızı, sıcak ve gerçekti. Parmaklarımın arasına bulaşmıştı, tırnaklarımın kenarına işlemişti. O an bir anlığına hiçbir şey düşünmedim. Ne burayı, ne çocuğu, ne de nasıl burada olduğumu.

Sadece baktım. Sonra gözlerimi kırpıştırdım. "Tamam" dedim kendi kendime kısık bir sesle. Başımı yavaşça kaldırdım. Ellerimi yavaşça geri çektim. Kan hâlâ üzerlerindeydi. Bir an çevreme baktım. Kalabalık sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Sanki herkes nefesini tutmuş beni izliyordu.

Ama ben artık onlara bakmıyordum. Sadece çocuğa baktım. "Biraz daha iyi" diye fısıldadım, neredeyse duyulmayacak kadar kısık. Sonra derin bir nefes aldım. Sessizlik bir anlığına kırıldı.

"Cadı" diye fısıldadı biri. Ses çok net değildi, ama yeterince yakındı ki duymamam imkânsızdı. Başımı yavaşça o tarafa çevirdim. Kalabalığın arasından birkaç kişi bana bakıyordu. Yüzlerinde rahatlama yoktu artık. Az önceki panik yerini farklı bir şeye bırakmıştı; anlam verememe, korku ve belirsizlik.

Bir adım geri çekilen oldu. Sonra bir kişi daha. Sanki yaptığım şey onları hem rahatlatmış hem de daha çok korkutmuştu. Bir an olduğum yerde kaldım. Elimdeki kana baktım yine. Sonra yavaşça yumruğumu gevşettim.

"Cadı değilim," dedim düşük ama net bir sesle. Ne savunmacıydım ne öfkeli. Sadece gerçekti. "Doktorum." Kelimeler havada asılı kaldı. Ama hiçbir şey hemen değişmedi. "ASKERLER GELİYOR!" diye bağırdı bir adam. Ses sokakta yankılanır yankılanmaz her şey bir anda değişti. Kalabalık bir anlığına dondu. Sonra panik başladı.

İnsanlar birbirini iterek geri çekildi, kimi koşmaya başladı, kimi saklanacak bir yer aradı. Az önce tek bir nefes gibi duran o kalabalık şimdi dağılmaya başlamıştı. Ben olduğum yerde kaldım. Bir adım bile atmadım.

Çünkü gözlerim hâlâ çocuğun üzerindeydi. Kadına baktım. Az önce ağlayan, yalvaran o kadın şimdi bambaşka bir şeye dönüşmüştü; gözlerinde sadece korku vardı. Ama bu korku çocuğuna değil, yaklaşan şeye aitti. Adam eğildi.

Çocuğu dikkatlice kucakladı. Bu kez acele etmeden ama hızlı hareket ederek. Kadının eli adamın koluna tutundu. Bir an bana baktı. O bakışta ne teşekkür vardı ne de bir şey söyleme gücü. Sadece hayatta kalma içgüdüsü. Sonra ikisi birlikte geri çekildi.

Kalabalığın içine karıştılar. Uzaklaştılar. Ve birkaç saniye içinde gözden kayboldular. Sokak bir anda boşalmaya başladı. Geriye sadece rüzgârın sesi, taş zemindeki su birikintileri ve dağılmış ayak sesleri kaldı.