← Back to Work0% of chapter
Toska

CHAPTER 8

Doğum Günü

L.NORA

7 Ekim 2023 — Karan

Çok çalışmaktan artık uykusuz kalıyordum. Bir bilim insanı olmak kolay olunmuyordu. Benim işim buydu. İnsanlık için yeni keşifler üretmek.

Her şeyin anlamını buluyor ama bir tek şeyi açıklayamıyordum.

O gözler kimindi? Amber rengi bir çift göz...

Belki fark edilmeyecek kadar bir şeydi ama göz bebeğinin hemen bitiminde iki sıra yeşilleri vardı. Hayranlık uyandırıcıydı. Her rüyamda bana eşlik ediyordu. Ama ben onu bulamamıştım.

Vazgeçmek istemiyordum. Vazgeçmeyecektim de.

Ben Karan Altanov'um. Benim lügatimde vazgeçmek diye bir şey yok. Eninde sonunda bulacaktım onu.

Andrey'in seslenmesiyle düşüncelerimden uzaklaştım.

“Karan, yardıma ihtiyacım var ama sen çok yorgun görünüyorsun. Bence dinlenmelisin.”

Ona doğru dönüp yüzüne baktığımda gerçekten bana acır bir yüz ifadesiyle baktığını gördüm.

Ben acınacak bir hâlde değilim. Sadece işimi yapıyorum.

“Gerek yok, Andrey. İyiyim. Yardımcı olurum sana.”

Deyip yanına gittiğimde tipik bakışlarından birini bana attığını fark ettim. Dönüp ona bakmayacaktım. Ben ne istersem o olurdu.

İşlerimizi hallettikten sonra eve gidemeyecek kadar yorgundum. Laboratuvarın yanında bir ofisimiz vardı. Eve gidemeyecek kadar işimiz olduğunda dinlenmek için bir koltuk almıştık. Koltukta yatmayı planlıyordum.

“Ne yani, burada mı yatacaksın?”

“Evet. Yatmasam daha mı iyi, Andrey?”

“Hayır, öyle bir şey demek istemedim, Karan. Sen bilirsin dostum. Ben çıkıyorum, yarın görüşürüz.” dedi.

Kapıdan çıkarken baş selamı verip kapıyı kapattı.

Andrey benim tek dostumdu. Kimse bana inanmazken bana inanan, kardeşten öte bir adamdı. Elimizden geldiğince birbirimize destek oluyorduk. İyi birer ortak ve çok güzel dosttuk.

Gelen bildirim sesiyle telefonu elime alıp kontrol ettim. Annem mesaj atmıştı. Eve gelip gelmeyeceğimi merak ediyordu. Ona kısaca gelemeyeceğimi haber veren bir mesaj yazıp telefonu masanın üzerine bıraktım ve içeri, odaya doğru yol aldım.

Üstüme örteceğim bir şey ve yastık alıp koltuğa koydum. Üstümü değiştirdikten sonra koltuğa yatıp tavana bakmaya başladım.

Gözleri buradaydı. Bana bakıyordu.

Ne zaman işimi bıraksam ve düşüncelerim beni alt edermiş gibi saldırmaya başlasa aklım hep ona kayıyordu.

Kimdin sen?

Kehribar gözlü...

*****

Gözlerimi kapattığımda laboratuvarın beyaz ışıkları hâlâ gözlerimin önündeydi.

Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. Bir süre sonra ışıklar kayboldu. Yerini soğuğa bıraktı.

Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu bilmiyordum.

Ayaklarımın altında ıslak toprak vardı. Çevremi, sonbaharın sessizliğine bürünmüş uzun ağaçlar sarıyordu. Dalların arasından süzülen soluk ışık, yere düşen yaprakların üzerinde kırılıyordu.

Etrafıma baktım. Kimse yoktu. Ama yalnız değildim. Bunu hissedebiliyordum. İlerlemeye başladım.

Nereye gittiğimi bilmiyordum ama içimde garip bir kesinlik vardı. Bir yere çağrılıyordum.

Ağaçların arasından yürüdükçe uzakta bir ışık belirdi.

Yaklaştım. Işık büyüdü. Sonunda ağaçların bittiği geniş bir açıklığa çıktım.

Ve onu gördüm. Sırtı bana dönüktü.

Uzun saçları rüzgârla hafifçe hareket ediyordu. Üzerindeki kıyafetler bile bana yabancı değildi. Sanki onu daha önce bir yerde görmüş gibiydim.

Ama nerede?

Bir adım attım. Kız yavaşça arkasını döndü.

Dünya sanki o an durdu. Yüzüne baktım. Tanımıyordum.

Ama içimde bir yer onu çoktan tanımıştı.

Gözleriydi. O gözler. Kehribar.

Yıllardır rüyalarımda beni bulan, her gece biraz daha yakınıma gelen o kehribar rengi gözler.

Ama bu kez yalnızca gözlerini görmüyordum.

Bir yüzü vardı. Bir sahibi vardı. Ve o kişi karşımda duruyordu. Bana bakıyordu.

Yüzünü incelerken gözlerim dudağının hemen üzerindeki küçük bene takıldı. Öylesine belirgindi ki yüzündeki bütün kusursuzluğu bozan değil, aksine ona kendine has bir anlam veren bir ayrıntı gibiydi. Sanki yüzünü ona ait yapan, onu gördüğümde başkasından ayırmamı sağlayacak küçük bir işaret bırakılmıştı oraya.

Nedenini bilmiyordum ama o ben de gözleri kadar aklımda kalmıştı.

“Sen...”

Sesim çıkmadı.

Kızın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Sonunda.”

Kaşlarımı çattım.

“Sen kimsin?”

Cevap vermedi.

Sadece bana baktı.

Sanki bu sorunun cevabını zaten bildiğimi düşünüyordu.

Bir adım daha attım.

“Gözlerin...”

Sözler ağzımdan istemsizce döküldü.

“Yıllardır seni görüyorum,” dedim.

Gülümsemesi biraz daha belirginleşti.

“Biliyorum.”

Kalbim hızlandı.

Nasıl biliyordu?

“Benim adımı biliyor musun?”

Bu kez başını hafifçe eğdi ve gülümsedi.

“Karan.”

Olduğum yerde kaldım.

Adımı söyleyişinde hiçbir tereddüt yoktu.

Beni tanıyordu.

“Sen benim kim olduğumu biliyorsun,” dedim.

“Evet,” diye yanıt verdi.

“Ben seni tanımıyorum ama.”

“Henüz tanımıyorsun,” dedi.

O tek kelime içimde tuhaf bir yankı bıraktı.

Henüz.

Ona yaklaşmak istedim.

Fakat ne kadar ilerlesem de aramızdaki mesafe değişmiyordu.

“Bana nerede olduğunu söyle.”

Başını iki yana salladı.

“Beni aradığın yerde değilim.”

“Öyleyse neredesin?”

Bir süre sustu.

Sonra gözlerimin içine baktı.

Bu kez yüzünde gülümseme yoktu.

“Beni bulmanın zamanı geldi, Karan.”

Nefesimi tuttum.

“Ne demek bu?”

Bir adım geriye çekildi.

“Seni bekliyorum.”

“Neredesin?” diye bağırdım.

Cevap vermedi.

Aramızdaki hava bir anda soğudu. Ağaçların arasından rüzgâr geçti.

Gözleri hâlâ üzerimdeydi.

Son kez konuştu.

“Beni bulduğunda... her şeyi hatırlayacaksın.”

“Ne hatırlayacağım?”

Gülümsedi.

Ama bu kez gözlerinde hüzün vardı.

“Beni.”

Bir anda her yer karardı.

“Nare!”

Adını nereden biliyordum?

Tek bildiğim bir şey vardı: Onu bulmalıydım.

Nare.

Seni bulacağım.

8 Ekim 2023 — Karan

Gözlerimi açtım.

Karanlık odanın tavanına bakıyordum. Nefesim düzensizdi. Birkaç saniye boyunca hareket edemedim.

Rüyayı hatırlamaya çalıştım.

Orman.

Işık.

O yüz.

Dudağının üstündeki küçük ben.

Ve gözleri.

Elimi yüzüme götürdüm. İlk kez yalnızca gözlerini değil, yüzünü de hatırlıyordum. Ama asıl korkutucu olan bu değildi. Onun adını biliyordum.

Nare.

Yattığım yerden hemen kalktım.

Rüyayı not almam gerekiyordu.

Hatırladığım şey birkaç dakika sonra değişebilirdi. Ayrıntılar silinebilir, birbirine karışabilirdi. Bunun için yıllardır kullandığım basit bir yöntem vardı:

Hatırladığın şeyi kaydet. Sonra sorgula.

Masadaki defterimi aldım ve kalemi elime geçirdim.

Gözleri.

İlk kez gördüğüm dudağının üzerindeki küçük ben. Badem gözleri.

Saçlarının arasındaki sarı tonlar. Bana söyledikleri. Hepsini not aldım.

Altına tek bir kelime yazdım.

Nare.

Kalem elimde öylece kaldı.

Nereden bulacaktım ben seni?

Sen kimsin, Nare?

Beni nereden tanıyorsun?

Neden hep rüyalarımdasın?

Ben seni nereden tanıyorum?

Soruların hepsini tek tek yazdım.

Cevaplarını da tek tek bulacaktım.

Hâlâ ne yaşadığımı anlamlandıramıyordum.

Rüyalara hiçbir zaman inanmazdım. Gün içinde yaşadıklarımızın, düşündüklerimizin ve bastırdığımız şeylerin zihnimizde yeniden şekillenmesinden ibaret olduklarını düşünürdüm.

Beynin kendi tiyatrosuydu rüyalar. Hepsi buydu.

Ama bu kez sahnede daha önce hiç görmediğim bir kadın vardı. Ve ben onun adını biliyordum.

Yıllardır yalnızca gözlerini gördüğüm kız, bu kez karşıma bütün yüzüyle çıkmıştı.

Üstelik onu bulmam için çağırıyordu.

Kafamı kaldırıp saate baktım.

08.30

Andrey az sonra burada olurdu. Onunla konuşmalıydım.

Astrolojiye, inançlara ve açıklayamadığımız şeylere benden çok daha açıktı. Belki saçma bir şey söyleyecekti. Belki de hiçbir anlamı olmadığını söyleyip beni rahatlatacaktı.

İkisi de işime gelirdi.

Çünkü şu an ihtiyacım olan şey bir cevaptı.

*****

Andrey geldikten sonra kahvaltımızı yaptık ve laboratuvara geçtik.

Rüyadan bahsetmedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum.

Andrey, rüyalarımda gördüğüm gözleri biliyordu. Yıllardır aynı gözleri gördüğümü ona anlatmıştım.

Ama bu kez gördüğüm her ayrıntıyı anlatmak konusunda hâlâ tereddüt ediyordum.

Sonunda kendimle çelişmeyi bırakıp ona döndüm.

“Dostum.”

Elindeki dosyadan başını kaldırdı.

“Onu gördüm.”

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Kimi?”

“Gözlerini gördüğüm kızı.”

Andrey'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

“Bu sefer sadece gözleri değildi.”

Kalemi masaya bıraktı.

“Ne gördün?”

“Onunla karşı karşıyaydım. Yüzünü gördüm. Gözlerini... her şeyi.”

“Konuştu mu?”

“Evet.”

“Ne dedi?”

Bir an sustum.

“Onu bulmamın zamanının geldiğini söyledi.”

Andrey'in bakışları üzerimde sabitlendi.

“Başka?”

“Seni bekliyorum, dedi.”

Andrey birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

“Ve adımı biliyordu,” diye devam ettim.

“Senin adını mı?”

“Evet.”

dediğimde gözlerindeki şaşkınlığı görebiliyordum.

“Ne dedi?”

“Karan.”

Andrey geriye yaslandı.

‘’Sen onun adını biliyormusun?’’ dedi.

Aşağı yukarı kafa salladım.

“Peki sen onun adını nereden biliyorsun?”

Cevap veremedim.

Çünkü ben de bunu bilmiyordum.

“Rüyada söyledim.”

“Neyi?”

“Adını.”

Andrey'in kaşları daha da çatıldı.

“Adı ne?”

Bir an tereddüt ettim.

“Nare.”

Sessizlik oldu.

Andrey'in yüzünde şaşkınlıktan çok, yıllardır beklediği bir şey gerçekleşmiş gibi bir ifade vardı.

“Ben sana hep söylüyorum, Karan. O kızın senin dünyanda bu kadar yer kaplamasının bir sebebi var.”

“Bu sadece bir rüya olabilir.”dedim

“Olabilir.”dedi.

“Kesinlikle olabilir.”

Andrey hafifçe gülümsedi.

“Peki ya değilse?” Haklıydı ama kabul etmek istemiyordum.

Ona baktım.

Cevap vermedim.

“Gidip kim olduğunu öğrenmen lazım.”

“Bir rüyaya göre insan mı arayacağım?”

“Sen yıllardır sadece iki göz için rüyalarından anlam çıkarmaya çalışıyorsun.”

“Çünkü gözleri tekrar ediyor.”

“Şimdi yüzü de tekrar edecek. Çünkü senin onu bulman lazım.”

Sustum.

Andrey devam etti.

“Bence o kız da senin gibi birisi.”

Başımı iki yana salladım.

“Bunu nereden çıkardın?”

“Bilmiyorum.” dedi.

“Yani tahmin?.” dediğimde onaylar gibi başını salladı.

“Evet.”

“Bilimsel bir dayanağı yok.” dedim. Kaşlarını kaldırmış, bana inanamaz gibi bakıyordu.

“Her şeyin bilimsel bir dayanağı olmak zorunda değil,” deyip beni kararımdan vazgeçirmeye çalışıyordu. Ama benim için olmak zorundaydı. Benim hayatım buydu.

“Benim için var.”

Andrey güldü.

“İşte sorun da bu.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne?”

Anlamamıştım.

“Kendini ikna etmeye çalışıyorsun,” dedi.

“Saçma bir rüya olabilir. Aklımın oynadığı bir oyun olabilir.”

“Olabilir,” dedi.

“Rüyalar beynin işleyişinin bir sonucu.”

“Olabilir,” dedi.

Beni onaylıyordu ama inandığı şeyler farklıydı.

“Kader diye bir şey varsa bile—”

“Karşına çıkar,” dedi.

Sözümü tamamlamama izin vermedi.

“Bunu diyecektin, değil mi?”

Bir süre ona baktım.

“Evet.”

Andrey başını salladı.

“Peki o zaman bekle. Ve hiçbir şey yapma.”

“Bekleyeceğim,” dedim.

Andrey bana baktı.

Sonra gülümsedi.

“Sen bunu yapamazsın.”

Haklıydı.

Ben de bunu biliyordum.

Nare'nin kim olduğunu öğrenmeden bu mesele kapanmayacaktı.

Ama bunu kendime itiraf etmek istemiyordum.

Henüz.

Çünkü eğer bu yalnızca bir rüyaysa, hayatımın son yirmi yılını açıklanamaz bir şeyin peşinde geçirmiş olacaktım.

Eğer değilse...

O zaman şimdiye kadar bildiğim her şeyi yeniden düşünmem gerekecekti.

Ve ben, açıklayamadığım hiçbir şeyi olduğu gibi bırakmazdım.

*****

Andrey'in söylediklerinden sonra birkaç dakika boyunca hiçbir şey konuşmadım.

Gözlerimi önümdeki ekrana çevirdim. Denklemler oradaydı. Tanıdığım sayılar. Tanıdığım semboller.

Kontrol edebildiğim bir dünya. Ama zihnim hâlâ o ormandaydı.

Nare'nin yüzünde. Gözlerinde. Dudağının üzerindeki o küçük bende.

Kalemi elime aldım. Bir denklem yazmaya başladım. Sonra durdum.

Kalemin ucunu kâğıdın üzerinde gezdirirken fark ettim ki aynı şeyi defalarca yapıyordum.

Bir problemi çözemediğimde onu bırakmazdım. Değişkenleri ayırır, ihtimalleri azaltır, yanlış olanları elerdim. Sonunda geriye tek bir sonuç kalırdı.

Ama bu kez elimde hiçbir değişken yoktu.

Bir rüya vardı. Bir kadın vardı. Bir isim vardı.

Ve yıllardır tekrar eden iki amber göz. Hepsi bu kadardı.

Buna rağmen beynim, sanki elimde yüzlerce kanıt varmış gibi davranıyordu.

Başımı geriye yasladım. Rüya değildi demek istemiyordum.

Çünkü bunu söylersem neye inanacağımı bilmiyordum.

Ama rüyaydı demek de kolay değildi.

Çünkü rüyalarımda daha önce hiç görmediğim bir insanın yüzünü nasıl bu kadar net hatırlayabilirdim?

Dudağının üzerindeki beni bile. Gözlerinin içindeki yeşili bile. Adını bile.

Nare.

Bu ismi daha önce nerede duymuştum?

Duymuş muydum?

Yoksa gerçekten ilk kez mi söylemiştim?

Defterime baktım.

Sabah yazdığım kelime hâlâ oradaydı.

Nare.

Parmağımı ismin üzerinde gezdirdim. İçimde anlamsız bir huzursuzluk oluştu. Çünkü bu isim bana yabancı gelmiyordu.

Sanki yıllardır bir yerlerde bekliyordu. Ben sadece onu hatırlamıyordum. Sandalyeden kalktım.

Laboratuvarın camından dışarı baktım.

Moskova yine griydi.

İnsanlar sokakta kendi hayatlarına yetişmeye çalışıyordu.

Arabalar geçiyor, ışıklar yanıyor, hayat bildiğim düzen içinde devam ediyordu.

Her şey normaldi. Ben de normaldim. Öyle olmalıydım.

Yirmi beş yıldır dünyayı anlamaya çalışıyordum.

İnsanların mucize dediği şeylerin altında bir sebep olduğuna inanıyordum.

Bilmediğimiz şeyler vardı, evet. Ama bilinmeyen ile açıklanamaz olan aynı şey değildi.

Her bilinmeyenin bir cevabı vardı. Ben buna inanıyordum.

Belki de ilk kez, cevabı bulamamaktan değil...

Cevabın bildiğim hiçbir şeye benzememesinden korkuyordum.

Andrey'in sözleri aklıma geldi.

“Kendini avutmayı kes, Karan. Sen de biliyorsun nedenini.”

Hayır. Bilmiyordum.

En azından bilmiyordum demek istiyordum.

Çünkü kabul edersem bir şey değişecekti.

Yıllardır peşinden koştuğum o gözler artık yalnızca bir rüyanın parçası olmayacaktı.

Bir insanın gözleri olacaktı. Bir insanın yüzü. Bir insanın hayatı. Ve o insan beni tanıyordu.

Ben ise onu hiç tanımıyordum.

Bu düşünce ilk kez içimi gerçekten rahatsız etti. Kontrol edemediğim bir şey vardı. Üstelik o şey, benim zihnimin içindeydi.

Defterimi yeniden açtım.

Rüyanın altına bir cümle daha yazdım.

“Hipotez: Nare gerçek.”

Bir süre o cümleye baktım. Sonra altına ikinciyi yazdım.

“Karşı hipotez: Beynim bana bir oyun oynuyor.”

Kalemi bıraktım. İki ihtimal de önümde duruyordu.

Ama ilk kez hangisinin daha korkutucu olduğunu bilmiyordum.

Çünkü eğer Nare gerçekse… Onu bulmam gerekiyordu.

Eğer gerçek değilse...

O zaman yıllardır gördüğüm gözlerin sahibi kimdi?

*****

8 Kasım 2024 — Nare

Babamla beraber eve dönüş yolundaydık.

Aklım hâlâ bilim dükkânındaydı.

Toska'nın anlamını biliyorlardı. Bundan artık emindim. Ama söylemek istemiyorlardı.

Karan'ın gözlerinde tanıdık bir şey yakalamıştım. Ne olduğunu bilmiyordum ama o da bunu çok iyi saklıyordu. Üstelik Türk değildi. Aksanı, konuşma şekli... Her şeyi ele veriyordu.

Türkçede böyle bir kelime yoktu. Başka bir dile ait olmalıydı.

Peki zamanında bir dükkâna isim olmuş bir kelimenin anlamını neden şimdi söylemekten çekiniyorlardı? Bulacaktım.

En azından artık birilerinin Toska'nın ne anlama geldiğini bildiğini biliyordum.

Bunları düşünürken başıma bir ağrı girdi.

Gözlerimin önüne anneannemin bana verdiği zarf geldi.

Üzerinde ismim yazıyordu.

Nare.

Bunu sonra aç.

Neden sonra?

Zarfın içinde ne vardı?

Neden açmamı istememişti?

Ve ben o zarfı nereye koymuştum?

“Ne oldu sana?”

Babamın sesini duydum ama ne söylediğini anlayamadım.

Başımı ona çevirdim. Dudakları hareket ediyordu. Ama ses yoktu.

Zihnimde o kadar çok soru vardı ki dışarıdaki hiçbir şeyi doğru düzgün algılayamıyordum.

Neden her şey bu kadar karışmıştı?

Babam birkaç saniye daha bana baktıktan sonra arabayı kenara çekti. En azından ben öyle zannettim.

Başımı pencereye çevirdiğimde çoktan eve geldiğimizi fark ettim.

Babam hâlâ bana anlam veremeyen gözlerle bakıyordu.

Ama benim zihnimde yalnızca anneannemin verdiği zarf vardı.

O zarfın içinde ne vardı?

Annemin seslenmesiyle düşüncelerimin içinden çıktım.

“Murat, siz mi geldiniz?”

Başımı kaldırıp ona baktım. Kapının pervazından bize bakıyordu.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Hayatımda ilk kez düşüncelerimin bu kadar birbirine dolandığını hissediyordum. Rüyalarımı hatırlamaya başlamıştım. Sorular çoğaldıkça zihnim daha da yoruluyordu.

Annem yanıma geldiğinde yüzüne baktım. Gözlerinde garip bir şey vardı. Korku gibi. Ama neden?

Arkasında anneannemi gördüm.

Onun gözlerinde de bir şeyler vardı.

Fakat anneminkiyle aynı değildi.

Arabadan iner inmez anneme sarıldım.

O da bana sıkıca sarıldı. Saçlarımı öptü, kokladı.

Annemin bu hâllerine alışkındım. Bana çok düşkündü. Ben de ona.

Ama geri çekildiğinde gözlerinin dolduğunu gördüm.

İçim gitti. Annem çok duygusal bir kadındı. Ona kıyamazdım.

“Anneciğim, ağlama. Neden ağlıyorsun?” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Bugün benim doğum günüm. Yakında avukat olacağım.”

Annemin yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.

İyi yerlere gelmemi istiyordu. Hangi anne istemezdi ki?

Bana baktı. Sonra ellerimi tuttu.

“Annem... Kocaman oldun.”

Sesindeki titremeyi gizlemeye çalışıyordu.

“Biliyorum ki yakın zamanda benden ayrılıp bir hayat kurmak isteyeceksin. Her zaman sana destek olacağım.”

Bir an sustu. Gözlerimin içine baktı.

“Bu yaşına kadar elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım, Narem. Umarım sen benden razısındır.”

Gülümsedi ama gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Çünkü ben senden razıyım, kızım.”

Elimi daha sıkı tuttu.

“İyi ki benim kızımsın.”

Annemin sözleri karşısında birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim.

Boğazım düğümlendi.

“Anne...”

Kollarımı yeniden boynuna doladım.

“Ben senden nasıl razı olmayayım?”

Annem saçlarımı okşarken gözlerimi kapattım.

“Bunca yıl bana yettin zaten. Hem daha hiçbir yere gitmiyorum.”

Gülmeye çalışarak geri çekildim.

“Önce şu hukuk fakültesini bitireyim de sonra düşünürüz kendi hayatımı.”

Annem gözyaşlarının arasından güldü.

“Sen yeter ki mutlu ol.”

“Olacağım.”

Bu kez bunu söylerken gerçekten inanmak istedim.

Annem elimi tuttu.

“Hadi,” dedi.

“Nereye?”

Ne demek istediğini anlamamıştım.

“Bahçeye.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Ne var bahçede?”

Annem cevap vermeden gülümsedi.

Annemin peşine düşüp bahçe kapısından çıktığım anda durdum.

Bahçe baştan aşağı süslenmişti.

Ağaçların arasına küçük ışıklar asılmış, masanın üzerine renkli tabaklar ve bardaklar dizilmişti. Sandalyelerin arkasına kurdeleler bağlanmıştı.

Bir köşede anneannem duruyordu.

Beni görünce yüzü aydınlandı.

“Doğum günü kizumuz da geldi.”

Gülümsedim.

“Bunların hepsini siz mi yaptınız?”

Babam arkamdan geldi.

“Oyyy nenem, başka kim olacak?”

“Baba...”

Ne diyeceğimi bilememiştim. Garip bir histi.

Gözlerimi bahçede gezdirdim.

Masada üzeri beyaz kremayla kaplı bir pasta vardı.

Üzerinde yalnızca büyük bir 21 yazıyordu.

Ve tam ortasında tek bir mum duruyordu.

Bir an öylece baktım. Yirmi bir. Ne garipti.

Bir insanın hayatında yalnızca iki rakam.

Ama o iki rakamı görünce içimde tuhaf bir his oluştu.

Sanki bir şeyin başlangıcındaydım.

Fakat neyin başlangıcı olduğunu bilmiyordum.

“Ne oldu?”

Annemin sesiyle kendime geldim.

Gülümsedim.

“Hiç.”

Pastaya doğru yürüdüm.

Anneannem mumun yanına gelip onu düzeltti.

“Dilek tutmayı unutma, benim güzel kizum.”

O kelimeyi duyunca gülümsedim.

“Ne dileyeceğim ki, meleğim?”

Babam güldü.

“Yirmi bir yaşına gelmişsin, hâlâ ne dileyeceğini bilmiyorsun.”

deyip kınar gibi bir bakış attı.

“Belki de istediğim her şeye sahibimdir.”

Bunu söylerken aileme baktım.

Annem. Babam. Anneannem.

Bir anlığına içimdeki bütün sorular sustu.

Toska.

Zarf.

Rüyalar.

Karan.

Hepsi uzaklaştı.

Sadece o an vardı. Annem mumu yaktı. Alev küçük bir ışık gibi titredi. Herkes sustu.

Gözlerimi kapattım.

İçimden bir dilek tuttum. Ama ne dilediğimi kendime bile söylemedim.

Derin bir nefes aldım ve mumu üfledim.

Alkış sesleriyle gözlerimi açtım.

“İyi ki doğdun, Narem!”

Annemin sesiyle gülümsedim.

Babam alkışlarken anneannem yanıma gelip yanağımdan öptü.

“Allah sana güzel bir ömür versin, narem.”

“Âmin.”

“İnşallah öyle olur, meleğim...”

Pastayı keserken herkes birbirine laf atmaya başlamıştı.

Babam en büyük dilimi kendisine ayırmaya çalışıyor, annem buna itiraz ediyor, anneannem ise ikisine birden kızıyordu.

Gülüyordum.

Gerçekten gülüyordum.

Bir süredir ilk kez zihnimdeki soruların sesini duymuyordum.

Sadece ailemi izliyordum.

Belki de mutluluk buydu.

Her şeyin cevabını bilmeden de huzurlu olabilmek.

*****

Gece ilerledikçe bahçedeki sesler azaldı.

Masa toplandı.

Tabaklar mutfağa taşındı.

Ağaçların arasındaki ışıkların bir kısmı söküldü.

Herkes yavaş yavaş odalarına çekilirken anneannemin bana verdiği hediyeleri elime aldım.

Tam merdivenlere yönelmiştim ki gözüm istemsizce holdaki çekmecelere kaydı.

Bir anda hatırladım.

Zarf.

Anneannemin bana verdiği ve daha sonra açmamı söylediği zarf.

Evin girişindeki eski ahşap dolabın çekmecesine koymuştum.

O gün oraya bıraktığımı şimdi hatırlıyordum.

Merakım ağır bastı. Hediyeleri merdivenin kenarına bıraktım ve çekmecelerin önüne çömeldim.

İlkini açtım. Eski anahtarlar.

İkincisi. Faturalar, birkaç kalem, küçük not kâğıtları.

Üçüncüsü. Yok.

Dördüncüsü. Yok.

“Hayır ya...”

Çekmeceleri daha hızlı karıştırmaya başladım.

Beşinci. Yok.

Altıncı. Yok.

Tam vazgeçmek üzereyken en alttaki çekmecenin arkasında beyaz bir köşe gördüm.

Elimi uzattım. Zarfı çıkardım.

Üzerinde ismim yazıyordu.

Nare’ ye.

Bir an nefesimi tuttum. Bulmuştum.

Zarfı elime sıkıca alıp merdivenlerden yukarı çıktım.

Odama girip kapısını kapattım. Yatağımın üzerine oturdum. Zarfı önüme koydum.

Açmalıydım.

Ama parmaklarım mühre gitmiyordu.

Anneannemin rüyada söylediği söz yine aklıma geldi.

“Bunu sonra aç, kizum.”

Ne zamandı o “sonra”?

İçinde ne vardı?

Neden bana vermişti?

Parmağımı zarfın kenarına götürdüm.

Tam açacakken kapının ardından bir ses duydum.

“Nare?”

Elim bir anda durdu.

Zarfı hızla yastığımın altına sakladım.

Kapı açıldı.

Anneannem başını içeri uzattı.

“Uyumadın mı, kizum?”

“Yok, anneanne.”

Yatağın üzerindeki hediyeleri görünce gülümsedi.

“Onları açtun mi?”

“Daha değil.”

“E aç da göreyim.”

Gülümsedim.

“Tamam.”

Anneannem odaya girip yatağın kenarına oturdu.

Üç hediyeye baktı.

Üzerlerinde küçük numaralar vardı.

1.

2.

3.

İlk ikisini görmüştüm ama üçüncüyü bugün vermişti.

Anneannem eliyle ilk ikisini gösterdi.

“Önce bir ile ikiyi aç.”

“Üçü neden sonra?”

Bir an sustu.

Sonra sakin bir şekilde cevap verdi.

“Çünkü bazı şeylerin bir zamanı vardur.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Bugün herkes böyle konuşuyor,” diye sitem ettim.

Anneannem gülümsedi.

“Nasıl konuşiyruk?”

“Bir şey biliyormuşsunuz gibi.”

Bir an yüzüme baktı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

Şakacı bir tavırla:

“Belki de biliyoruzdur, Narem,” dedi.

İçimde küçük bir ürperti dolaştı.

“Ne biliyorsun?”

Cevap vermedi.

Sadece gülümsedi ve ilk hediyeyi elime uzattı.

“Önce bunu aç da görelum da.”

Hediyeyi aldım. Kurdeleyi çözdüm. Kâğıdı yavaşça açtım.

İçinden siyah, sade ama zarif bir dolma kalem çıktı.

Bir süre ona baktım.

Tam benim için seçilmiş bir hediyeydi.

“Anneanne...” derken gözlerim dolmuştu.

“Beğenmedun mi?”

“Hayır, çok güzel.”

Dolu gözlerle ona bakıyordum.

Kalemi elime aldım.

Gövdesinin üzerinde ismimin baş harfi vardı.

N.

Parmağımı üzerinde gezdirdim.

“Bunu ne zaman yaptırdın?”

“Bir süre önce.”

“Benim için mi?”

Anneannem güldü.

“Başka kimin için olacak, kizum?”

Ben de güldüm.

“Çok güzel.”

“Bir gün kendi imzanla çok güzel işler yaparsun. O zaman kullanursun,inşallah.”

Kaleme yeniden baktım.

“İnşallah.”

Kalemi kutusuna koydum.

Sonra ikinci hediyeye uzandım.

Birinciden biraz daha büyüktü ama oldukça hafifti.

Paketi açtığımda içinden kahverengi kapaklı bir fotoğraf albümü çıktı.

“Albüm mü?”

“Hee, da bak bakalum, beğencesun mi?”

Sayfalarını çevirmeye başladım.

İlk fotoğrafta annem vardı.

Çok gençti.

Sonra annemin hamilelik fotoğrafları geldi.

Ardından benim bebekliğim.

İlk yaşım.

İlk doğum günüm.

Okula başladığım gün.

Bazılarını hatırlıyordum.

Bazılarını ise ilk kez görüyordum.

“Bunları yıllardır mı saklıyorsun?”

“Hee. Atılır mu hiç?”

Gülümsedim.

Sayfaları çevirmeye devam ederken albümün içinde ince bir bölme fark ettim.

Elimi içine soktuğumda küçük, gümüş renkli bir kolye çıktı.

Avucumda çevirdim. Ucuna baktım.

“Pusula mı bu?”

Anneannem gülümsedi.

“Hee, pusula.”

“Takmam için mi aldın, yoksa süs mü?”

“Takarsun diye. Hem de yolun şaşarsa bakarsun diye.”

Güldüm.

“Ben yolumu şaşırmam, meleğim.”

deyip yanağından makas aldım.

“Öyle dema, kizum. İnsan bazen nereye gidecenu bilir da hangi tarafa döneceğini bilemeyebilur.”

Pusulaya baktım.

İbresi küçük hareketlerle yönünü buldu.

“Sen ne zamandır böyle konuşuyorsun?”

Anneannem güldü.

“Yaşlanduk artık. İki laf etmeyelim mi?”

Ben de güldüm.

Pusulalı kolyeyi albümün içine geri koydum.

Tam kapağı kapatacakken boş bir sayfa dikkatimi çekti.

Diğer sayfalarda fotoğraflar vardı.

Burada hiçbir şey yoktu.

“Anneanne.”

“Efendim, Narem?”

“Burada neden fotoğraf yok?”

Anneannemin yüzündeki ifade bir anlığına değişti.

Sonra yine gülümsedi.

“Her boşluk hemen doldurulmaz, Narem.”

Cevabını anlamamıştım. Bugün herkes bir gizem peşindeydi.

Ama daha fazla sormadım. Albümü kapattım.

Gözüm üçüncü hediyeye kaydı.

Küçük, dikdörtgen bir ahşap kutuydu. Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu.

Elimi uzattım.

Anneannemin eli bir anda kutunun üzerine geldi.

“Onu bugün açmayacasun.”

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

“Neden?”

“Daha vakti gelmedi.”

“Ne zaman gelecek o vakit?”

Anneannem birkaç saniye bana baktı.

“Geldiğinde anlarsun.”

“İçinde ne var, anneanne?”

Bu kez gözlerini kaçırmadı.

“Annenin sana söylemek istedikleri.”

Kalbim bir an hızlandı.

“Annemin mi?”

“Hee.”

“Ne yazıyor?”

“Bilmem.”

“Nasıl bilmezsin?”

“Okumadım.”

Kutuyu elime aldım.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Bir süre kutuya baktım.

Sonra yastığımın altında sakladığım zarf geldi aklıma.

Bir de şimdi annemin bana söylemek istedikleri...

İkisi de kapalıydı.

İkisi de benden saklanıyordu.

Ve ikisinin de zamanı henüz gelmemişti.

“Peki bunu ne zaman açacağım?”

Anneannem elini yanağıma koydu.

“Hazır olduğunda.”

“Ben hazırım,” deyip kendimi dikleştirdim.

Gerçekten hazır mıydım?

Başını hafifçe iki yana salladı.

“Hayır, Narem.”

Sesi bu kez çok daha ciddiydi.

“Henüz değilsun.”

İçimde açıklayamadığım bir ürperti dolaştı.

Anneannem kutuyu elimden alıp komodinin üzerine bıraktı.

Kapıya doğru ilerlerken durup arkasına baktı.

“Çok geç yatma ha.”

Gülümsedim.

“Tamam, anneanne.”

“İyi geceler, Narem.”

“İyi geceler.”

Kapıyı kapatmadan önce bana baktı.

“Narem?”

“Efendim, tontişim?”

“İyi ki doğdun, kizum.”

Gülümsedim.

“İyi ki varsın, anneanne.”

Başını sallayıp odadan çıktı.

Odaya yeniden sessizlik hâkim oldu.

Kapı kapandığında gözlerim önce komodinin üzerindeki ahşap kutuya, sonra yastığımın altındaki zarfa kaydı.

İki kapalı şey. İki farklı sır.

Ve ikisinin de açılacağı zamanı bilmiyordum.