CHAPTER 7
8 Kasım
L.NORA8 Kasım 2024
Koşuyordum.
Nereye gittiğimi bilmiyordum ama bir yere yetişmem gerektiğini biliyordum.
Ayaklarım ıslak toprağa her bastığında çamur sıçrıyor, çay yaprakları kollarıma sürtünüyordu. Yağmur yeni dinmişti. Havanın kokusu çocukluğumdan kalma bir şey gibiydi.
Arkamdan gelen ayak seslerini duyunca hızlandım.
“Nare!”
Bir çocuk bana sesleniyordu. Durmadım.
“Nare, beklesene!”
Sesini tanıyordum.
Ege.
Bir anda olduğum yerde durdum ve arkamı döndüm.
Karşımda altı yaşındaki hâliyle Ege vardı. Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı. Elinde bir şey tutuyordu.
“Ne oldu?” diye sordum.
Yanıma geldi.
“Bunu buldum.”
Elini açtı. Avucunun içinde küçük, eski bir anahtar vardı.
“Bu ne?”
“Bilmiyorum.”
Anahtarı bana uzattı. Tam alacağım sırada içimde tuhaf bir his oluştu.
Sanki biraz sonra olacak şeyi biliyordum.
Ege anahtarı bana verecekti.
Sonra birlikte eve dönecektik.
Ama başka bir şey de olabilirdi.
Anahtarı almayabilirdim.
Ege başka bir tarafa gidebilirdi.
Ben tek başıma dönebilirdim.
Bir anda zihnimde birbirinden farklı görüntüler belirdi.
Ege'nin eve doğru koştuğunu gördüm.
Sonra çaylığın aşağısına indiğini.
Sonra elindeki anahtarı toprağa düşürdüğünü.
Sonra...
Hangisinin gerçekten yaşandığını bilmiyordum.
Görüntüler birbiriyle yarışıyordu.
“Ne oldu sana?”
Ege'nin sesiyle kendime geldim. Yüzüne baktım.
“Bir şey olmadı.”
Anahtarı aldım. Soğuktu.
Avucumu kapattığımda üzerinde küçük bir harf fark ettim.
K.
“Bunu nereden buldun?”
Ege omuzlarını silkti.
“Orada duruyordu.”
“Kimindi?”
“Bilmem.”
Anahtara tekrar baktım. Kafamı kaldırdığımda...
Bir anlığına Ege'nin yüzü değişti. Çocuk yüzü silindi.
Karşımda artık altı yaşındaki Ege yoktu.
Benden biraz daha uzun, yüz hatları değişmiş, saçları dağınık bir genç duruyordu. Ama gözleri aynıydı.
O gözleri nerede görsem tanırdım. Bana bakıyordu. Gülümsüyordu. Öyle tanıdık, öyle gerçek bir gülümsemeydi ki içim acıdı. Elimi ona doğru uzattım.
“Ege...”
Bir adım daha attım. Tam eline dokunacakken görüntü kayboldu.
Karşımda yine küçük Ege vardı.
Gözlerimi kırpıştırdım. Nefesim kesilmişti. Az önce gördüğüm şey bir anlıktı.
Ama içimde bıraktığı boşluk sanki yıllardır oradaydı.
“İyi misin?” diye sordu Ege.
Ona baktım. Bir şey söylemek istedim.
Büyümüş hâlünü gördüm.
Diyemedim.
Çünkü bunun nasıl mümkün olduğunu ben de bilmiyordum.
“Nare.”
Bu kez sesi Ege'nin sesi değildi. Başımı kaldırdım.
Çaylığın üst tarafında biri duruyordu. Yüzünü göremiyordum. Ama bana baktığını biliyordum.
“Buraya gel.”
Ege kolumdan tuttu.
“Gitme.”
Başımı ona çevirdim.
“Neden?”
Cevap vermedi.
Çaylığın üst tarafındaki kişi yeniden seslendi.
“Nare.”
Bu kez daha yakındı. Bir adım attım.
Sonra durdum.
İçimde aynı anda onlarca düşünce belirdi.
Ya gidersem?
Ya gitmezsem?
Ya orada biri yoksa?
Ya biri varsa?
Ya bu kişiyi tanıyorsam?
Ya hiç tanımıyorsam?
Ya...
Başımın içinde ince bir ağrı başladı.
Ellerimi kulaklarıma götürdüm.
“Susun.”
Ege bana şaşkınlıkla baktı.
“Ne?”
“Sesler...”
Bir anda her şey sustu. Yağmurun sesi yoktu. Kuşlar yoktu. Ege yoktu. Çaylık yoktu.
Sadece elimdeki anahtar vardı.
Sonra anahtarın üzerindeki K harfi gözümün önünde büyüdü.
Bir ses fısıldadı.
“Henüz değil.”
*****
Gözlerimi açtım.
Başım hâlâ ağrıyordu. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp tavana baktım. Nerede olduğumu anlamam birkaç saniye sürdü.
Sonra dışarıdan gelen sesleri duydum.
“Bugün yapma, Selin.”
Anneannemin sesiydi.
Annemin ne söylediğini duyamadım.
Bir süre yatakta öylece kaldım. Sesler mutfaktan geliyordu.
“Anne, ben sadece yardım etmek istiyorum.”
“Yardım edeceksen et ama bırak da bugün huzuru kaçmasın kızın.”
“Ben onun huzurunu kaçırmıyorum.”
“Biliyorum da sen de her şeyi son dakikaya bırakıyorsun.”
Annem bir şey söyledi ama bu kez duyamadım.
Ardından anneannemin sesi geldi.
“Bugün onun doğum günü.”
Kaşlarımı çattım.
Onun doğum günü. Kimin doğum günü olduğunu anlayamadım.
Sonra komodinin üzerindeki telefonumu fark ettim. Elime alıp ekranı açtım.
8 Kasım.
Bir süre tarihe baktım.
Bugün benim doğum günümdü. Günlerdir beklediğim o gün.
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Tam yataktan kalkacakken anneannemin sesi yeniden duyuldu.
“Daha değil, Selin.”
Olduğum yerde kaldım.
Bir anda başımın içindeki ağrı arttı.
Gözlerimi kapattım.
Ve o an rüya geri geldi.
Çaylık.
Yağmurdan sonra ıslak toprağın kokusu.
Ege.
Elindeki anahtar.
Üzerindeki K harfi.
Bana seslenen o adam.
Sonra...
Ege'nin büyümüş hâli.
Gözlerimi açtım.
Nefesimi tuttum.
Rüyayı hatırlıyordum.
Tamamını.
İlk kez, gerçekten tamamını hatırlıyordum. Hâlâ nasıl olduğunu anlayamıyordum. Ben Ege'yi görmüştüm. Yıllar sonra, rüyamda karşıma çıkmıştı. Hem de büyümüş hâliyle.
Gerçekten yaşasaydı... Böyle mi görünürdü? Benden uzun olur muydu? Saçları böyle mi olurdu?
Gözleri yine aynı kalır mıydı? Bunları düşünmek bile canımı acıtıyordu. Neden şimdi yanımda değildi? Neden hayatının geri kalanını hiç görememiştim?
Onun gerçek olma ihtimali bile beni paramparça etmişti.
İlk dostum... Seni çok özledim.
Gözlerimden yaşların ne zaman süzülmeye başladığını fark etmedim.
Bir süre olduğum yerde kaldım. Hıçkırıklarım nefes alışverişime karışana kadar ağladım.
Ne kadar sürdüğünü bilmiyordum. Ama gözlerimin önünden onun büyümüş hâli gitmiyordu.
Sanki zihnim bana hiç yaşayamadığım bir ihtimali göstermişti. Ve ben o ihtimali kaybettiğimi bile bilmiyordum.
Bir süre sonra yataktan kalkıp banyoya geçtim. Aynanın karşısında durduğumda gözlerimin şiştiğini gördüm.
Musluğu açıp yüzümü yıkadım. Başımı kaldırdığımda yine kendime baktım.
Rüyayı yeniden düşündüm. Anahtar. Üzerindeki K harfi. Bir şey ifade ediyor olmalıydı.
Ama ne?
Bir kapının anahtarı mıydı?
Birinin kalbinin anahtarı mı?
Anneannemin miydi?
Ege'nin miydi?
Yoksa hiç tanımadığım birinin mi?
Düşündükçe başka sorular geliyordu.
Neden o anahtar?
Neden Ege?
Neden şimdi?
Ve asıl soru... Ben neden rüyamı hatırlıyordum?
Bir an aynadaki gözlerime baktım. İçimde tuhaf bir his vardı.
Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapı, ilk kez aralanmıştı.
Ama ardında ne olduğunu henüz göremiyordum.
*****
Aynadaki görüntümden uzaklaşıp banyodan çıktım. Koridora adım attığımda aşağıdan gelen sesler kesilmişti.
Bir an durup merdivenlere baktım. Az önce ne hakkında tartışıyorlardı?
Basamaklardan aşağı inerken mutfaktan gelen kahve kokusunu aldım.
Anneannem beni görür görmez yüzündeki ifadeyi değiştirdi. Gülümsedi.
“Uyandın mı, kızum?”
Sanki az önce sesini yükselten kadın o değilmiş gibi gülümsüyordu.
“Uyandım, tontişim.”
Annem de mutfak masasının başında oturuyordu. İkisine birden baktım.
“Ne hakkında tartışıyordunuz?”
Anneannem hemen elindeki tabağı düzeltmeye başladı.
“Ne tartışması?”
“Duydum sizi.”
Annem anneanneme baktı. Anneannem de ona.
Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra annem gülümseyerek,
“Doğum günün için,” dedi.
“Ne olmuş doğum günüme?”
“Anneannen bahçede bir şeyler hazırlamak istiyor. Ben de havaya bakıp duruyorum, yağmur yağarsa ne olacak diyorum.”
Anneannem hemen araya girdi.
“Yağmur yağsa da yağmasa da benim bahçem var. Kurarım sofrayı, üstüne de tenteyi çekeriz.”
“Anne, daha sabahın erken saati.”
“Erken olsun. Sen her şeyi son dakikaya bırakıyorsun.”
Gülümsedim.
“Bunun için mi kavga ediyordunuz?”
“Kim kavga ediyormuş?” dedi anneannem.
Annem güldü.
“Biz kavga etmiyoruz, kızım.”
“Sesiniz öyle gelmiyordu ama.”
Anneannem elindeki bıçağı tezgâha bıraktı.
“Sen bugün hiçbir şeye karışma. Doğum günün. Git biraz dinlen.”
“Ben de yardım edeyim.”
“Olmaz.”
“Neden?”
“Çünkü sürpriz hazırlıyoruz.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Benim doğum günüm için bana sürpriz hazırlayıp bir de benim önümde mi kavga ediyorsunuz?”
Annem gülmeye başladı. Anneannem de başını iki yana salladı.
“Sen sus da git hazırlan. Akşama kadar daha çok işimiz var.”
İstemeden gülümsedim.
“Peki.”
Tam mutfaktan çıkacakken anneannem arkamdan seslendi.
“Nare.”
Döndüm.
“Efendim?”
Bir an bana baktı. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir şey vardı.
Sonra gülümsedi.
“İyi ki doğdun, güzeller güzeli kizum.”
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim, Meleğim.”
Merdivenlere yöneldim.
Arkama dönüp baktığımda annemle anneannemin birbirlerine kısa bir bakış attığını gördüm.
Ama bu kez hiçbir şey söylemediler.
Ben de üzerinde durmadım. Bugün doğum günümdü.
Uzun zamandır ilk kez gerçekten güzel bir gün geçirmek istiyordum. Bu doğum günümde çok şey değişecekti hissediyordum.
*****
Madem beni hazırlıklara karıştırmak istemiyorlardı, ben de anılarımın peşinden giderdim o zaman.
Belki dün gördüğüm dükkânda bana bu kadar tanıdık gelen şeyin bir sebebi vardı. Belki de hatırlamadığım bir anımın ucunu orada bulabilirdim.
Üzerimi değiştirip çantamı hazırladım. Telefonumu da cebime koyup odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken bahçeden gelen araba sesini duydum.
Babam.
Kapının önüne çıktığımda arabadan yeni inmişti. Beni görünce kaşlarını kaldırdı.
“Sen nereye?”
“Şehre ineceğim.”
“Ben de merkeze gidiyorum. Bırakayım.”
Neden tekrar gidecekti anlamamıştım ama işime gelirdi.
“Olur.”
Yanına doğru yürüdüm. Tam arabanın kapısını açacakken babam bana baktı.
“Bir dakika.”
Elini cebine attı. Bir an ne yapacağını bilemez gibi durdu. Bir eliyle ensesini kaşıdı.
Sonra gözlerini benden kaçırmadan,
“Doğum günün kutlu olsun, kızım,” dedi.
Olduğum yerde kaldım.
“Teşekkür ederim.”
Başını hafifçe salladı.
“İyi ki doğdun.”
Sesinden alıştığım o mesafe yoktu.
Belki yıllardır duymayı beklediğim şey tam olarak buydu. Büyük bir konuşma değildi.
Bana samimi davranmasıydı.
Geçmişte yaşanan hiçbir şeyi bir anda düzeltmedi. Ama ilk kez doğum günümü gerçekten hatırlamış ve gerçekten kutlamak istemiş gibiydi.
Gülümsedim.
“Sağ ol, baba.”
Bir an birbirimize baktık. Sonra babam arabanın kapısını açtı.
“Hadi, geç kalmadan gidelim.”
Arabaya bindim. Yol boyunca fazla konuşmadık.
Ben camdan dışarı bakarken köy yavaş yavaş geride kaldı.
Aklımda ise dün gördüğüm dükkân vardı.
Keşif Bilim. İçerideki raflar... Kar küresi...
Ve o eski tabela.
TOSKA.
Dün oradan ayrıldığımda yalnızca garip bir his vardı içimde. Bugün ise oraya tekrar gitmek için bir sebebim vardı.
Üç gün önce gördüğüm rüyayı düşündüm.
Kartvizit.
Toska.
Dün gerçek hayatta karşıma çıkan o tabela. Sonra bu sabah hatırladığım rüya.
Ege.
Anahtar.
K.
Telefonumu çıkarıp tekrar arama yapmayı düşündüm ama vazgeçtim. Belki internette bulamayacağım bir şeyi orada bulabilirdim.
Babamın sesi düşüncelerimi böldü.
“Geldik.”
Başımı kaldırdım. Şehir merkezine ulaşmıştık.
“Burada ineyim.”
Babam arabayı kenara çekti.
“Akşam seni alırım.”
“Tamam.”
Kapıyı açacakken bir an durdum.
“Baba?”
“Efendim?”
“Sabah söylediğin için... teşekkür ederim.”
Ne demek istediğimi anlamıştı.
Kısa bir gülümseme geçti yüzünden.
“Doğum günün sonuçta.”
Hayır, sadece bir doğum günü değildi. Bana ilk kez değerli hissettirmişti.
Arabadan indim.
Araba uzaklaşırken arkasından birkaç saniye baktım.
Sonra çantamı omzuma takıp yürümeye başladım.
Aklımda tek bir yer vardı.
Keşif Bilim.
Sokağın başına geldiğimde dükkânı uzaktan gördüm.
Keşif Bilim.
Dün gördüğümden beri aklımdan çıkmıyordu.
Adımlarımı hızlandırıp dükkânın önüne geldim. Camdan içeri baktığımda dün gördüğüm raflar yine aynı yerindeydi. Heyecanım da keza öyleydi.
Kapıyı açtığımda küçük zil çaldı. O tanıdık his gene içimi kapladı.
İçeri girdim.
Dükkân sahibi tezgâhın arkasındaydı. Beni görünce yüzünde tanıdık bir ifade oluştu.
“Yine sen.”
Gülümsedim.
“Merhaba.”
“Bugün kediyi sormaya mı geldin?”
“Hayır.”
Bir an durdum.
Aslında neden geldiğimi söylerken kulağa ne kadar saçma geleceğini düşündüm. Ama öğrenmem gerekiyordu. Peşini ben değil, o bırakmıyordu.
“Dün burada eski bir tabela gördüm.”
Adamın yüzündeki gülümseme biraz silindi. Bu konu hakkında konuşmak istemediği belliydi.
“Hangisini?”
“Toska yazan.”
Bir an sessizlik oldu. Dükkân sahibi bana baktı.
Sonra arkasındaki raflara doğru dönüp bir şeylerle uğraşmaya başladı.
“Eski tabeladır o.”
“Ne zamandan kalma?”
“Bilmem. Çok eski.”
“Peki Toska ne demek?”
Bu kez cevap vermedi. Neden söylemek istemiyordu?
Tam tekrar soracakken kapının zili çaldı.
Başımı çevirdim.
Dün karşılaştığım adam içeri girdi.
Bakışlarımız kısa bir an kesişti. Beni tanımıştı.
Ben de onu.
Adamın gözleri önce bana, sonra dükkân sahibine kaydı.
“Abi.”
“Hoş geldin, Karan.”
Adam tezgâha doğru yürüdü.
“Dedem aradı mı abi?”
“Aradı.”
Konuşmalarını dinlerken gözüm istemsizce adama kaydı. Demek adı Karandı.
Dün bana karşı biraz kaba davranmıştı. Bugün de aynı mesafeli hâli vardı.
Dükkân sahibi bir şey söylemek için ona döndüğünde, dünkü adamın bakışları yeniden bana geldi.
“Sen dün de buradaydın.”
“Evet.”
“Neyi arıyorsun?”
“Bir şey.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Belli.”
Ne demek istediğini anlamadım. Neden dün yaptığı imayı tekrar yapıyordu?
“Sen biliyor musun?”
“Neyi?” dediğinde ciddi bir soru bekliyordu.
“Toska'yı.”
Adamın yüzündeki ifade bir anlığına değişti.
Çok kısa sürdü. Ama bu kez dikkat ettim.
Biliyordu. Ya da en azından bu kelime onun için sıradan değildi.
“Hayır,” dedi. Sesi sakindi.
“Bilmiyorum.”
Gözlerimi ondan ayırmadım. Yalan söylüyor olabilir miydi? Bilmiyordum.
Ama nedense içimde bir şey, bu adamın Toska kelimesini benden daha önce duyduğunu söylüyordu. Ben de Toska'nın cevabının onda olabileceğini hissediyordum.