← Back to Work0% of chapter
Toska

CHAPTER 9

Zarf

L.NORA

8 - 9 Kasım 2024 — Nare

Kafamda bir sürü soru vardı. Bunların cevaplarını ne zaman bulabilecektim? Yatağa yattığımdan beri sorular peşimi bırakmıyordu. Bir türlü uyuyamıyordum.

Toska'nın sırrı neydi? Annem benden ne saklıyordu? Anneannemin zarfında ne yazıyordu? Hepsinin benimle ne alakası vardı?

Bir dakika...

Anneannemin zarfında ne yazıyordu cidden?

Kafamı kaldırıp yastığın altından zarfı çıkardım. Üzerine baktım. O mührü bugün bozmalıydım. Daha fazla sır istemiyordum.

Mührü yırtıp zarfın kapağını açtığımda içinde fotoğrafa benzer bir kâğıt gördüm.

Cidden içindekini görmeye cesaretim var mıydı bilmiyordum. Tek bildiğim şey, bunu yapmam gerektiğiydi.

Fotoğrafı çıkarıp baktığımda dedem ve bir adamın yan yana Toska dükkânının önünde olduğunu gördüm.

Ne?!

Toska dükkânının önünde dedem vardı.

Ne alakaydı dedem?

Fotoğrafta dedem gençti hâlâ. Saçlarında beyazlar yoktu. Dedem, dayımdan sonra psikolojik olarak yıkılmıştı. Kilo vermeye başlamış, saçları ve sakalları beyazlamıştı. Kimseyle konuşmak istemiyordu.

Ama bu fotoğrafta o eski dedem vardı. Gülerek kameraya bakıyordu. Demek ki yanındaki adamla çok yakındılar.

Adamın mavi gözleri, sakalı ve bıyığı vardı. Dedem gibi o da oldukça heybetli bir adamdı.

Ama bu adamların Toska'yla ne alakası vardı?

Neydi bu Toska artık?

Çıldıracaktım.

Bir tarih bulurum ümidiyle fotoğrafı arkasına çevirdim. Arkasında bir yazı vardı.

“Görenlik bize değil, bizden sonrakilere verildi.”

Bu da ne demekti?

Gören ne demek?

Bizden sonrakiler kim oluyordu?

Siz kimsiniz, dede?

İçim içime sığmıyordu. Yazının altında bir tarih vardı.

14 Temmuz 2007.

Ben doğduktan dört yıl sonraydı.

Düşündükçe başıma ağrılar saplanıyor, ağrı dayanılmaz hâle geliyordu.

Aklıma bir anı gelmişti.

Hatırlıyordum...

Dedemle o dükkâna gittiğimizi hatırlıyordum. Elimden tutup orayı gezdirmişti bana. Hatta bana bir hatıra bıraktığını da söylemişti.

Ama neydi?

Ah, kafayı yiyeceğim en sonunda.

Bu sırlar nereye kadar uzanacaktı? Merak ediyordum açıkçası. İçim içime sığmıyor, nefes alamıyordum.

Ben neden her şeyden uzaktım?

Neden yabancı birinin hayatını yaşıyormuş gibi hissediyordum?

Kendimi odadan dışarı attığımda evde benden başka hiç ses yoktu. Muhtemelen herkes uyuyordu.

Sessizce merdivenlerden aşağı, hole indim. Dış kapıyı açarken biraz ses yapmıştım. Bu sese de uyanmazlardı herhâlde.

Dışarı çıktığım an ciğerlerime ilk kez oksijen doluyormuş gibi hissettim.

Etrafıma baktım. Böcek sesleri dışında hiç ses yoktu.

Yürümeye başladım.

Evin arkasındaki yokuştan inerken köy meydanına doğru gittiğimi fark ettim. Sorun değildi. Sadece kafa dağıtmak istiyordum.

Yoksa cidden dağıtacaktım ha bu kafayı.

Meydanın girişindeyken bir adam fark ettim.

Bu saatte benden başka delinin dışarıda olmasını garipsemiştim. Ihlamur ağaçlarının altındaki bankta oturuyordu.

Kapüşonunu çekmişti, bu yüzden yüzünü göremiyordum. Zaten simsiyah giyinmişti. Ne akla hizmet bilmiyorum.

Yanına yaklaşmıştım.

Neden yanına gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ama bir şey beni ona çekiyordu.

Kimdi bu?

Adam tamamen görüş açıma girdiğinde etrafına baktım. Hiçbir şey yoktu. Kulaklıklarını takmış, gözleri kapalı bir şekilde oturuyordu.

Ne dinliyordu acaba?

Yanına yaklaştığımı hissetmiş gibi bir anda gözlerini açtı ve geldiğim tarafa baktı.

Ben de yanına varmıştım.

Yüzüne baktığımda buz mavisi gözleri dikkatimi çekti.

Çünkü ben bu gözleri iki gündür görüyordum.

Beyaz teni, koyu renk saçları ve belirgin yüz hatları vardı. Saçları dağınık ve dalgalıydı. Hafif sakalları yüzüne ayrı bir hava katıyordu.

Ben onu incelemeye dalmışken uyarır gibi bir ses çıkarttı.

Gözlerim istemsizce adem elmasına kaydı. Güzeldi.

Gözlerimi tekrar gözlerine getirdiğimde konuşmaya başladım.

“Merhaba, Karan.”

Gülümsedi.

“Merhaba, Nare.”

Ben de ona gülümseyip sordum:

“Ne yapıyorsun burada bu saatte tek başına?”

Bir dakika...

İsmimi nereden biliyordu?

Kaşlarımı çatıp sordum.

“İsmimi nereden biliyorsun sen?”

Gözlerinde garip bir şey vardı. Anlayamadım ama bir şey saklıyordu.

“Seni arıyordum.”

Bu sefer cidden sinirlenmiştim. Beni nereden tanıyordu bu adam?

“Beni mi?”

“Evet, Nare. Seni.”

“Neden?”

Gözlerini gözlerimden çekti. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Ben ona bakıyordum çünkü bir cevap bekliyordum.

Ne demek beni arıyordu?!

Gözleri elimdeki fotoğrafa kaydı. Ben de fotoğrafa bakıp tekrar ona döndüm.

Bana bakıyordu.

“O fotoğrafı nereden buldun sen?”

Anlam veremedim.

“Anneannem verdi. Neden?”

Tabii rüyamda vermişti. Gerçekte ne zaman vermeyi düşünüyordu acaba?

Karan soruma cevap vermeden elimden fotoğrafı aldı ve incelemeye başladı.

Yüz ifadesi değişmişti. Şaşırmıştı.

Fotoğrafın arkasını çevirdiğinde kaşları çatıldı. Yazıyı okumuştu.

Bir şey mi biliyordu bu cümle hakkında?

Veya dedemin yanındaki adamı mı tanıyordu?

Bana dönüp baktığında gözlerinde bir duygu vardı. Çok tanıdık hissettirmişti bana.

“Biliyor musun bu yazının anlamını?” diye sordum.

Merak ediyordum.

“Hayır ama bu adamı tanıyorum.”

Deyip dedemin yanındaki adamı gösterdi.

“Kim o?”

Fotoğrafa baktım. Ne diyeceğini merak ediyordum.

“Bu benim dedem.”

“Ne?!”

Karan'ın yanına oturup neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Neler oluyordu böyle?

Kafamı ellerimin arasına alıp saçlarımı çekiştiriyordum.

Kendimde değil miydim?

Neyin içindeydim ben?

Bu adamın ailesiyle ne bağlantımız olabilirdi?

Başım ağrıyordu.

Kafamı kaldırıp Karan'a baktım.

“Kimsin sen?”

“Karan Altanov.”

Çok tanıdık geliyordu.

Nerede duymuştum?

“Altanov...”

Soyadını içimden bir kez daha tekrarladım.

Bir anda başıma keskin bir ağrı saplandı.

Gözlerimi kapattım.

— Aynı raflar...

Ahşap kokusu...

Küçük eller...

Ve karşımdaki çocuk.

Bu kez yüzünü görebiliyordum.

Koyu renk saçları vardı.

Gözleri...

O buz mavisi gözleri unutmak mümkün değildi.

Çocuk bana bakıyordu.

Kar küresini ona uzatıyordum.

“Bak.”

“Güzelmiş,” diyordu.

Sonra bir kadın sesi...

“Nare?”-

Gözlerimi açtım.

Birkaç saniye boyunca nefesimi tuttum.

Yanımda oturan adama baktım.

Az önce hatırladığım çocukla karşımdaki adamın yüzü zihnimde üst üste bindi.

Aynı kişi.

Karan Altanov.

Çocukken tanıştığım çocuk...

Karşımda oturuyordu.

“Sen...”

Sesim çıkmadı.

Karan bana baktı.

“Ne oldu?”

Gözlerimi ondan ayıramıyordum.

“Ben seni hatırlıyorum.”

dediğimde yüz ifadesi değişti.

Gözlerinde korku vardı. Neyden korkuyordu?

*****

7 Kasım 2024 — Karan

Rusya'dan dün gelip bugün dedemin işleriyle uğraşmam gerekiyordu. İşlerim hiç bitmiyordu.

En zoru da aklımda hep Nare'nin olmasıydı.

Bir senedir Nare'yle yatıp Nare'yle kalkıyordum. Onun hakkında çok şey bilmiyordum. Dedelerimizin geçmişleri dışında...

Dedeme onlarla ilgili bir soru sorduğumda cevaplamıyordu. Benim bu işin peşini bırakmam gerektiğini ve tehlikeli sularda yüzdüğümü söylüyordu.

Umurumda değildi.

Benim Nare'yi bulmam gerekiyordu.

Yayla evinden çıkıp arabayla Keşif Bilim'e gelmiştim. Dedem dükkâna çok gelemediğinden, yıllardır dostu olan Galip amca bakıyordu. Ben geldikçe işleri bana bırakıyor, dinleniyordu.

Bu sefer işlerim vardı. Kimsenin işlerini yapamazdım.

Bulmam gereken bir kadın vardı.

Bir yıldır onu araştırıyordum.

Kim olduğunu kısmen öğrenmiştim.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisiydi. Birçok dernekle çocuklara burs verilmesi için projeler yapmış, projeler yönetmişti.

Kendi anadili hariç üç dil biliyordu. İngilizce, İspanyolca ve Almanca.

Erasmus yapmış, yurt dışında birçok gönüllülük projesine katılmıştı. CV'sini şimdiden oldukça doldurmuştu.

Çok üretken ve başarılı bir kadındı.

Tebrik edilesiydi.

Bir gün karşılaşırsam ona bunu söyleyecektim.

“Karan oğlum, karşıdaki Şeref'ten bir yemek gelecekti. Onu alıp gelir misin? Yemek yiyelim.”

demesiyle Galip amcaya dönüp:

“Olur abi. Ben de çıkacağım şimdi zaten. Birkaç işim var, sonra geri gelirim.”

dedim. Başını sallayıp onay verdiğini gördüm.

Kapıdan çıkarken bir kadınla çarpıştım. Yanlışlıkla omzuna çarpmıştım. Dengesini kaybedip düşecekti, ben tutmasam.

Kolundan tuttum düşmesin diye. Sonra ayaklarının üzerinde durabildiğini fark ettiğimde ellerimi çektim. Rahatsız olabilirdi.

“İyi misin?” diye sordum.

Başını kaldırıp bana baktığında kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.

Çünkü bu kadın oydu.

Kendimi düşüncelerimden alıp ona bakmaya devam ettim.

“İyiyim. Teşekkür ederim,” dedi.

Neden düşecek olduğunu anlamak için yere baktığımda bir anne kedi gördüm.

“Dikkat etsene,” dedim.

Sesim dümdüz çıkmıştı. Oysaki içimde değişik bir şeyler oluyordu.

Gözlerini kediden alıp bana çevirdiğinde o amber gözlerini bana bahşetmişti.

Bu benim için bir lütuftu.

Yıllardır bu gözlerin sahibini aramıştım.

Gökte ararken yerde bulmuştum.

“Ben ona bakıyordum...”

deyip mahcup bir ifadeyle bakıyordu.

“Belli.”

deyip gülümsedim.

İçimdeki heyecanı göstermemek için çok sakin, hiçbir şey umurumda değilmiş gibi davranan bir adam olmuştum sanırım.

İçim içime sığmıyordu.

Ben yıllardır bu kadını arıyordum.

“Bir gözü kötü görünüyor. Bir de çok zayıf.”

demesiyle daha fazla gözlerine bakmamam gerektiğini anladım. Beni çok etkiliyordu. İçimdeki coşkuyu tutamıyordum.

“Dükkâna sorarsın,” diye yanıt verdim.

Kendi hislerimi bastırmak için amber gözlü kadına sert mi çıkmıştım?

Neden bu kadar umursuyordum onu kırmayı?

Bana senin kalbin buz gibi diyorlardı.

Neden şimdi böyle olmuştu?

“Ben de onu yapacaktım zaten.”

deyip gözlerini gözlerimden aldı. Dükkâna bakıyordu.

Yıllar önce ilk kez karşılaştığımız ama ikimizin de birbirinin farkında olmadığı o dükkâna...

Nare gözlerini kapatmış ve otuz saniye sonra tekrar hızlıca açmıştı.

Yüzü değişmişti.

“İyi misin?”

Onun için endişelenmiştim.

Bir şey mi hatırlamıştı?

Benim hâlâ yanında olduğumu hatırlayıp bana bakmıştı.

“Evet.”

Yalan söylüyordu.

Hâlâ çok hızlı nefes alıyordu. Bunu göğüs kafesinin inip kalkmasından çok rahat anlamıştım.

Daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktu.

Başımla kapıyı gösterip:

“Girecek misin?”

diye sordum.

Başını sallayıp onayladıktan sonra içeri girdi.

Arkasından baka kalmıştım.

Karan Altanov sonunda o kadını bulmuştu.

O kadar imkânsızlığa rağmen...

Başarmıştım, değil mi?

İçeri tekrar girmem gerekiyordu.

Merak ediyordum onu.

Nasıl biriydi?

Hakkında bir şeyler biliyordum ama onun nasıl biri olduğunu bilmiyordum.

Aklıma Galip amcanın yemeği geldi.

Karşı dükkândan yemeği alıp kapıyı açıp girdim.

Dönüp bana bakmıştı.

Kalbim çıkacaktı.

Kolumdaki saat uyarı veriyordu.

Galip amca dönüp:

“Abi, al bunu. Şeref abi gönderdi.”

deyip poşeti uzattım.

Galip amca gelip poşeti aldı.

Benim gözüm hâlâ Nare'deydi.

Bana arkası dönüktü. Dükkânı inceliyordu.

Galip amca kediyi veterinere götüreceğini, dükkânda durup duramayacağımı soruyordu.

Galip amcaya dönüp:

“İşim var abi...”

deyip sebebini söyleyecekken Nare'yle göz göze geldik.

Gözleri beni alt ediyordu.

Yutkunup, Galip amcaya:

“Sonra hallederim abi. Yarım saat durabilirim.”

deyip içeri doğru geçtim.

Nare, işimde gücümde sensin zaten.

Karan Altanov sonunda o kadını bulmuştu.

Yirmi bir yıldır rüyalarımda gördüğüm kadın, birkaç metre ötemde duruyordu.

Ama henüz bilmiyordu.

Ben onu yıllardır tanıyordum.

O ise beni ilk kez görüyordu.