CHAPTER 6
Keşif bilim
L.NORA7 Kasım 2024
Hazırlanıp dışarı çıkmak üzereyken anneannem beni fark etmişti.
“Nare, nereye gideysun da?” demesiyle ona doğru döndüm. Kapının pervazından sesleniyordu.
“Şehire ineceğim meleğim, bir şey istiyor musun? Gelirken alayım.”
Dediğimde yok anlamında kafasını sallamıştı.
Evden çıkıp köy meydanından kalkan dolmuşlar için meydana doğru yürümeye başlamıştım. Hava çok güzeldi, güneşliydi. Kuşlar çok güzel ötüyordu. Tek sıkıntı, bugün yağmur yağacak olmasıydı. Yağmuru severdim ama dışarıda olmadığım zamanlarda.
Köy meydanına ulaştığımda durakta beş kişinin beklediğini gördüm. Umarım dolmuşta oturacak yer olurdu. Yoksa bir saatlik yol çekilmezdi.
Gördüğüm kimseyi hatırlamıyordum. Yüzleri tanıdık geliyordu ama isimlerini bir türlü hatırlayamıyordum. Sanki onları daha önce defalarca görmüş gibiydim ama zihnim hiçbirinin adını yerine koyamıyordu.
Şehir meydanına vardığımda Cumhuriyet Caddesi’ne gidip alışveriş yapmayı planlıyordum. Kızlara hediye bakıyordum ama çok kafama yatan bir şey bulamamıştım.
Rize’ye her gelip gittiğimde onlara mutlaka bir şeyler alır ve götürürdüm. Onlar buna gerek olmadığını söyleseler de ben onların evlerini anılarımla doldurmayı seviyordum.
Vitrinlere bakarken tam onlar için bir şey bulmuştum. Defne ve Işık şapkalara bayılırlardı. Burada da çok fazla şapka çeşidi vardı. İçeri girdiğimde resmen kendimi kaybolmuş hissetmiştim.
Kızlara hediyelerini alıp dükkândan çıktım. Başka vitrinlere bakmaya koyulmuştum.
Önünden geçtiğim bir dükkân beni resmen yere sabitlemişti.
Çok ilginçti.
Burayı daha önce görmüş gibiydim.
Çocukluğuma dair pek anımı hatırlamazdım. Ama bu dükkânda beni kendine çeken bir şey vardı. Bir bilim dükkânıydı. Küçükken buraya gelmiş olmalıydım. Alışveriş yaparken çokça geçerdik buradan. Hep girelim derdim, kimse girmezdi.
Bir sebeple girmiştik ama neydi?
Hatırlamaya çalıştıkça başımın içinde ince bir ağrı oluştu. Neden bu ara bu kadar başım ağrıyordu, anlamış değildim.
Düşüncelerimi bir kenara koyup dükkândan içeri girecekken bir kedi sesi geldi. Sağ tarafıma döndüğümde ağzında yavrusunu taşıyan bir anne kediyi gördüm.
Hali içler acısıydı. Bir gözü iltihap kapmıştı. İyi beslenemediği belliydi; kemikleri sayılıyordu. Bir de üstüne bebekleri mi vardı?
Off, neden kimse yardım etmemişti bu kediye?
Kedilere pek yaklaşamıyordum. Küçükken bir kedi tarafından ısırılıp alerji olmuştum. O zamandan beri yaklaşmaya çekiniyordum.
Ama bu kedinin yardıma ihtiyacı vardı belli ki. Yavrusunu bıraktığı yerde bir kap mama ve su kabı vardı ama mama çok azdı, suyu ise hiç yoktu. Muhtemelen dükkândakiler bakmaya çalışıyordu.
İçeri girip bu kedinin bir sahibi olup olmadığını sormalıydım. Veterinere götürmeliydim onu. Böyle bırakamazdım.
Kediye bakmayı bırakmadan dükkâna girmek için bir adım attığım sırada biri omzuma çarptı. Dengesini kaybedip geriye doğru savruldum.
Az daha düşecektim. Tam o sırada biri kolumdan tuttu.
“İyi misin?”
Sesini duyduğumda başımı kaldırdım. Karşımda tanımadığım bir adam vardı. Elini kolumdan çekip bir adım geriye geçti.
“İyiyim,” dedim hemen. “Teşekkür ederim.”
“Dikkat etsene.”
Sesiyle birlikte bakışlarını yanıma çevirdi.
Az önce dikkatimi çeken anne kediyi fark etmişti.
Ben de onun baktığı yere döndüm. Anne kedi yavrusunu hâlâ ağzında taşıyor, dükkânın kapısının kenarında bekliyordu.
“Ben ona bakıyordum,” dedim.
Adam kısa bir süre kediyi inceledi.
“Belli.”
Sesindeki sakinlik nedense dikkatimi çekmişti.
“Bir gözü kötü görünüyor. Bir de çok zayıf,” dememle,
“Dükkâna sorarsın,” diye yanıt verdi.
Biraz kaba mıydı sanki?
“Ben de onu yapacaktım zaten.”
Başımı dükkâna çevirdim.
Tam o sırada gözüm yeniden vitrine takıldı. Bir şey vardı. Ne olduğunu bilmiyordum.
Az önce yaşadığım düşme anının telaşı geçmiş olmasına rağmen içimdeki o tuhaf his geçmemişti. Aksine, dükkâna baktıkça daha da belirginleşiyordu.
Ahşap kapı. Vitrinin kenarındaki çizik. İçeride tavana kadar uzanan raflar.
Hepsi...
Sanki daha önce bir yerlerde görmüştüm.
Ama nerede? Kaşlarımı çattım.
Başımın içinde ince bir ağrı yeniden yükseldi. Bir an gözlerimi kapattım.
Küçük bir el. Rafların arasında koşan ayak sesleri. Bir kahkaha.
Sonra bir ses...
“...Nare, elleme onu.”
Gözlerimi açtım. Kalbim hızlanmıştı.
Ne olduğunu anlamaya çalıştım ama görüntü çoktan kaybolmuştu.
“İyi misin?”
Yanımdaki adamın sesini duyunca ona döndüm.
“Evet.”
Yalan söylediğimi ben de biliyordum.
Adam birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra hiçbir şey sormadan dükkânın kapısını işaret etti.
“Girecek misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Bir adım attım.
Kapının üzerindeki küçük zil çaldı.
Ve o sesi duyduğum anda içimde bir şey yerinden oynadı.
Bu sesi de biliyordum.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde üzerindeki küçük zil çaldı.
İçerisi dışarıdan göründüğünden daha büyükmüş. Duvar boyunca uzanan ahşap rafların üzerinde birbirinden farklı şeyler vardı. Küçük teleskoplar, gezegen maketleri, taşlar, eski kitaplar ve ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü alet...
Her şey biraz eskiydi ama bakımsız değildi. Sanki yıllardır aynı yerde duran eşyalar, dükkânın bir parçası olmuştu.
Bir süre öylece etrafa bakındım.
“Buyurun kızım.”
Tezgâhın arkasındaki adam bana bakıyordu.
“Bir şey mi aramıştınız?”
“Yok, aslında...” dedim.
Sonra dışarıdaki kediyi hatırladım. “Dışarıdaki kedileri siz mi besliyorsunuz acaba?”
Adam başını dışarıya doğru çevirdi.
“Evet. Uzun zamandır buraya gelir. Birkaç gündür yavrularını da getirmeye başladı.”
“Çok kötü durumda ama.”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
“Farkındayım.”
“Bir gözü çok kötü. Çok da zayıf. Veterinere gitmesi gerekiyor.”
“Götürmek istiyorum ama dükkânı bırakıp gidemiyorum.”
“Peki ne yapacaksınız?”
Adam kısa bir süre sustu.
“Birini bulmaya çalışıyorum.”
“Öyle bırakmayacaksınız, değil mi?”
Sesimdeki sitemi fark edince biraz mahcup oldum.
“Yani... yavruları da var.”
“Bırakmam kızım. Merak etme.”
Tam o sırada kapının zil sesi geldi.
Dönüp baktığımda kapıda çarpıştığımız adam olduğunu görünce dükkân sahibine geri döndüm.
“Abi, al bunu. Şeref abi gönderdi,” deyip adama bir poşeti gösterdi.
Dükkân sahibi poşeti almak için adamın yanına gitti. Odağım onlarda değildi ama dinliyordum.
Dükkân sahibi kediyi veterinere götürmesi gerektiğini söyleyip adama dükkâna göz kulak olup olamayacağını sordu.
Ben de tepkisini merak ettiğim için dönüp ne diyeceğine bakma gereksinimi duydum.
Kafasını olumsuz anlamda sallayıp, “İşim var abi,” deyip cümlesine devam edecekken gözlerimiz buluştu.
Âdem elması oynamıştı.
Adama dönüp, “Sonra hallederim abi. Yarım saat durabilirim,” deyip içeri girmişti.
Ben ise çoktan raflara doğru yönelmiştim.
Nedenini bilmiyordum ama buradaki eşyaların arasında dolaşmak hoşuma gidiyordu.
Parmaklarımı rafların kenarında gezdirerek ilerledim. Bazı şeyleri elime alıp inceliyor, bazılarına yalnızca bakıyordum.
Sonra en alt raflardan birinde küçük bir şey gördüm.
Eski bir kar küresi. Elime aldım.
İçinde küçük yıldızlar vardı. Küreyi hafifçe salladığımda yıldızlar havalanıp yavaşça aşağı süzüldü.
Bir anda dükkân sessizleşti sanki.
Gözlerimin önüne kısa bir görüntü geldi.
Aynı raflar. Aynı ahşap kokusu. Küçük eller.
Yanımda duran başka bir çocuk.
Yüzünü seçemiyordum.
Kar küresini ona doğru uzatıyordum.
“Bak.”
Çocuk başını salladı.
“Güzelmiş.”
Gülümsediğimi hatırlıyordum.
Sonra dışarıdan bir kadın sesi geldi.
“Nare?”
Başımı kaldırdım.
“Nare, neredesin kızım?”
Görüntü bir anda dağıldı.
Elimdeki kar küresine baktım. Kalbim hızlı atıyordu.
“İyi misin?”
Adamın sesini duyunca başımı kaldırdım.
Bana bakıyordu. Bir şey söyleyecekmiş gibi durdu ama vazgeçti.
“İyiyim,” dedim.
Gözlerini bir süre üzerimde tuttu. Sonra başka tarafa baktı.
Ben de kar küresini yavaşça yerine bıraktım.
Dışarıdan anne kedinin sesi geldi. Dükkân sahibinin de kediyi kucağına almaya çalıştığını gördüm.
Yabancı adama, “Kolay gelsin,” deyip kapıya yöneldim.
Dışarı çıktığımda güneş hâlâ tepelerdeydi. Birkaç adım attıktan sonra istemsizce dönüp dükkâna baktım. Yukarıda, camların üzerinde yeni tabelası vardı.
KEŞİF BİLİM
Bakışlarım biraz aşağıya kaydı.
Kapının sağ tarafında, kedilerin mama kaplarının bulunduğu duvarın üzerinde daha eski bir tabela vardı. Yeni tabeladan farklıydı. Boyası yer yer dökülmüş, harflerinin çoğu zamanla silinmişti.
Ama ortadaki birkaç harf hâlâ seçiliyordu. Elimi cebime koyup bir süre baktım.
...OSKA
Bir adım daha yaklaştım. Eski boyanın altında kalan harfleri gözlerim tek tek tamamladı.
TOSKA.
Gözlerim kelimenin üzerinde takılı kaldı. Bir süre hiçbir şey yapmadan baktım.
Toska...
Kelimeyi daha önce görmüştüm.
Nerede olduğunu hatırlamaya çalıştığım anda başımın içinde ince bir ağrı yayıldı.
Bir tabela… Sanki eski bir tabela vardı.
Sonra yerde bir şey...
Bir kartvizit miydi? Çantamda bulduğum muydu?
Kaşlarımı çattım.
Görüntü daha belirginleşmeden dağıldı. Başım biraz daha ağrımaya başladı.
Gözlerimi kapattım. Bir ses duymuştum. Birisi bana seslenmişti.
“Toska.”
Kimdi? Nerede duymuştum?
Zorladıkça zihnimde yalnızca birbirine karışan birkaç görüntü kalıyordu. Bazılarını hatırlıyor, bazılarına ulaşamıyordum.
Sanki aklımın bir köşesinde duran şeylere elimi uzattığım anda biri onları benden çekip alıyordu.
Gözlerimi açtım. Karşımda hâlâ aynı duvar vardı. Aynı silik harfler.
TOSKA.
Bu kez bir rüya değildi. Ama bunun ne anlama geldiğini de bilmiyordum. Bakışlarımı dükkânın yeni tabelasına çevirdim.
KEŞİF BİLİM.
Sonra yeniden eski yazıya baktım.
Toska.
Birbirleriyle bağlantılı olduklarını hissediyordum. Ama nasıl olduğunu bulamıyordum.
Başım yeniden zonklamaya başlayınca daha fazla düşünmekten vazgeçtim. Bana yararından çok zarar veriyordu.
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Toska'yı ardımda bırakırken, bu kelimenin zihnimde çoktan bir yere dokunduğunu hissediyordum.
Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama artık yalnızca rüyalarımda karşıma çıkmadığını biliyordum...