CHAPTER 10
Toska
L.NORANare
Olanları anlamlandırmakta zorlanıyordum.
Karşımdaki adam beni tanıyordu. Daha doğrusu, tanıdığını söylüyordu. Dedemle dedesi yakınmış.
Küçüklükten bir bağımız vardı. Peki, bunların arasında anneannemin ne işi vardı?
Bir değil, birden fazla cevaba ihtiyacım vardı.
Oturduğum yerden kalkıp birkaç adım uzaklaştım. Düşüncelerim birbirine giriyordu.
Beni neden arıyordu?
Beni nereden tanıyordu?
Ve neden bütün bunları şimdi öğreniyordum?
Hiçbir sıkıntım yokmuş gibi bir de bu adam çıkmıştı karşıma. Üstelik buz gibi bakıyordu.
Güzel espriydi.
Dudağımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Deliriyordum.
Gerçekten deliriyordum.
Arkamı döndüğümde Karan'ın hâlâ bana baktığını gördüm.
Kendimle hesaplaşmam bitmişti. Sıra ondaydı.
Yanına gittiğimde yüzünde yine o tebessüm vardı.
"Ne sırıtıyorsun lan sen?"
"Sakin olmalısın, Nare. Sinir şu an bizim için en son seçenek."
"Nasıl sakin olabilirim, Karan Bey? Karşımdaki adam ben ismimi söylemeden ismimi biliyor. Beni aradığını söylüyor. Bir de yetmezmiş gibi dedenle dedemin arkadaş olduğunu öğreniyorum. Ben sakin olmalıyım, öyle mi?"
Karan güldü.
Gülünecek bir şey yoktu. Sinirlenmekte haklıydım.
En azından ben öyle düşünüyordum.
"Gülme, Karan. Bana açıklama yapmak zorundasın. Beni nereden tanıyorsun ve neden arıyorsun?"
Gülüşü yavaşça silindi.
Elimden tutup beni banka oturttu. Elleri sıcacıktı. Kasım soğuğuna rağmen.
Konu bu değil, Nare.
Elimi bıraktığında parmaklarımın arasındaki sıcaklık da kayboldu. Gözlerinin içine baktım.
Ben insanları hızlı çözen biriydim. Birinin ne düşündüğünü, neyi sakladığını az çok anlayabilirdim. Ama Karan'da farklı bir şey vardı. Sanki ne kadar bakarsam bakayım, arkasındaki kapıya ulaşamıyordum.
"Seni tanımıyorum, Nare."
Kaşlarım çatıldı.
"Ne demek tanımıyorsun? Adımı nereden biliyorsun o zaman?"
"Seni tanımıyorum. Seni biliyorum."
Bir süre yüzüne baktım.
Bu, cevaptan çok yeni bir soruydu.
"Ne demeye çalışıyorsun sen? Ne biliyorsun benim hakkımda?"
Sesim sert çıkmıştı. Normalde böyle davranmazdım. Ama artık sabrım kalmamıştı. Her yeni bilgi, önümde yeni bir kapı açıyor ve arkasından daha büyük bir bilinmezlik çıkıyordu.
Karan cevap vermedi. Başını başka tarafa çevirdi.
Beni ilk kez görmediği belliydi.
"Karan."
Gözleri yeniden gözlerime değdi.
Bakışlarında tuhaf bir yorgunluk vardı.
Sanki bu konuşmayı daha önce defalarca kendi içinde yapmıştı da şimdi sıra bana gelmişti.
"Fazla şey."
"Ne kadar fazla?"
Bu kez gözlerini kaçırmadı.
"Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Son sınıf öğrencisi."
Bir an sustu.
"Erasmus yaptın. Dört dil biliyorsun. Birçok proje başlattın ve yönettin. Üniversitede kulüp başkanlığı yaptın. Çocuklar için-"
"Tamam, Karan. Yeterli."
Lafını kesmiştim.
Daha fazlasını duymak istemiyordum. Hakkımda bildiklerini bir bir sıralaması, beni tanıdığını kanıtlamıyordu. Aksine, ne kadar yabancı olduğunu hatırlatıyordu.
"Belli ki hakkımda epey fikir sahibisin," diye cevap verdim.
Sesimi alçaltarak. "Ama neden?"
Karan'ın yüzünde o tanıdık tebessüm belirdi. Ama bu kez gülmedi.
"Seni bulmam gerekiyordu."
"Kim söyledi sana bunu?"
"Kimse."
"Öyleyse nereden çıktı bu gereklilik?"
Bir süre sessiz kaldı.
"Karşıma tesadüfen çıkmadın, Nare. Bunun bir sebebi var. Sadece ne olduğunu bilmiyorum."
"Bilim Dükkanı'ndaki karşılaşmamız da mı kasıtlıydı?"
"Hayır."
Cevabı öyle hızlı gelmişti ki bir an duraksadım.
Devam etti:
"Saçmalama, Nare. Bunun kulağa saçma geldiğinin farkındayım. Ama karşılaşmamız gerçekten tesadüftü."
"Evet, çok saçma hem de."
"İlk defa aynı fikirdeyiz," dedi.
Gülümsedim.
Haklıydı, ilk kez aynı fikirdeydik.
Karan başını iki yana salladı.
"Seni yıllardır arıyorum."
Gülümsemem yüzümde soldu.
"Kaç yıl?"
"Yirmi bir."
Söylediği sayı aramızda asılı kaldı.
"Ne?"
"Yirmi bir yıldır seni arıyorum."
Sesim yükseldi.
"Ben doğmadan önce mi?"
"Evet."
Karan gökyüzüne baktı. Ben de onun baktığı yere çevirdim başımı.
Yıldızlar vardı. Uzak, sessiz ve hiçbir şeyden habersiz.
"Bir insan doğmamışken neden aranır?" diye sordum.
Karan bir süre cevap vermedi.
"Bilmiyorum."
İlk defa söylediği bir şeyin arkasında gerçekten cevap olmadığını hissettim.
Gökyüzünde bir yıldız kaymıştı.
Benim hayatımda şu hızla ellerimden kayıp gidiyordu...
"Yirmi bir yıldır beni arıyorsun ama neden aradığını bilmiyorsun."
"Seni aramam gerektiğini biliyorum. Neden aramam gerektiğini bilmiyorum."
Ona baktığımda Karan'ın yüzündeki yorgunluğu o an daha iyi gördüm.
Beni ararken mi yorulmuştu?
Yoksa hayat mı onu bu hâle getirmişti?
Bilmiyordum.
Ama o an ilk defa, Karan'ın da benim kadar cevapsız kaldığını düşündüm.
Bu düşünce hoşuma gitmedi.
Çünkü karşımda duran adamı tanımıyordum.
Ve tanımadığım birine güvenmek zorunda kalmak istemiyordum.
"Peki, anlaşma yapmalıyız."
Karan başını bana çevirdi.
"Anlaşma mı?"
"Evet. Böyle anlaşamıyoruz."
Bu kez gülmedi.
"Bence de."
Yakınında olmak garipti. Onu tanımıyordum ama hayatımın en eski sırlarından birini taşıyor gibiydi.
"Öncelikle sakin kalmam gerekiyor, öyle mi?"
"İkimiz için de daha iyi olur."
"Tamam. Söz veriyorum."
Karan kaşını kaldırdı.
"Ne olursa olsun mu?"
"Nare sözü."
Gülümsedi.
"Güvenmeli miyim? Sonuçta yakında avukat olacaksın."
"Sana kalmış bir şey, Karan. Körü körüne bana güvenmeni de tavsiye etmem."
"Tamam, avukat hanım."
Gözlerimi devirdim.
Bu adamın her şeyi bir şekilde hafifletmeyi başarması sinir bozucuydu. Belki de kendisi için de böyleydi. Bazı şeyleri ciddiye almamak, onlarla baş etmenin bir yoluydu.
Anlaşmanın kurallarını düşünmeye başladım.
"Birbirimizden hiçbir şeyi saklamayacağız."
Karan başını salladı.
"Emin olmadığımız şeyleri birbirimize gerçekmiş gibi anlatmayacağız."
"Tamam."
"Birimiz bir ipucu bulursa diğerine söyleyecek."
"Tamam."
"Dördüncüsü de..." Duraksadım. "Tehlikeli bir şey çıkarsa kimse tek başına hareket etmeyecek."
Karan'ın yüzü değişti.
"Hayır."
"Ne demek hayır?"
"Seni tehlikenin içine atmam, Nare. Gerekirse ben-"
"Hayır, Karan."
Sözünü kestim.
"Sen de tek başına hareket etmeyeceksin. Bir şey bulursan bana haber vereceksin. Ben de sana."
Gözleri üzerimde durdu.
Bir süre sonra başını salladı.
"Tamam. Habersiz iş yapmam."
"İyi."
Bunu söylerken bile ona güvenmiyordum. Ama en azından neye güvenmediğimi biliyordum.
"Öncelikle fotoğrafın arkasındaki cümlenin anlamını bulmamız gerekiyor."
Karan'ın bakışları bir anlığına değişti.
Çok kısa bir andı.
Ama gördüm.
"Karan. Ne biliyorsun?"
"Bir şey bilmiyorum."
"Az önce de böyle demiştin."
"Gerçekten bilmiyorum. Ailenle ilgili bazı araştırmalar yaparken karşıma çıkmıştı. Toska'yla bağlantısı olduğunu düşündüm. Ama Toska'nın sizinle bağlantısını bulamadım."
"Ne araştırması?"
"Senin aileni."
Cevabı içimde bir yere dokundu.
"Demek elimizde var sıfır."
"Maalesef."
Yorgun bir nefes verdim.
Nereden başlayacağımı bilmiyordum. Fotoğrafın arkasındaki cümle, dedemin sakladığı şeyler, Karan'ın yirmi bir yıllık arayışı... Hepsi aynı düğümün içinde gibiydi.
Karan bana baktı.
"Ben senin için elimden geleni yaparım. Beraber yaparız yani."
Bu cümleye hemen cevap vermedim.
Bir yabancıyla, hayatımın en büyük sırrını çözmeye çalışmak mantıklı değildi.
Ama başka seçeneğim de yoktu.
"Keşif Bilim'e gidelim."
Karan'ın kaşları hafifçe kalktı.
"Şimdi mi?"
"Dedem bana küçükken orada bana ait bir şey bıraktığını söylemişti. Belki bulabiliriz."
"Nasıl bir şey?"
"Bilmiyorum."
Karan'ın gülüşü bu kez kahkahaya dönüştü.
Sol dudağunun kenarında küçük bir gamze belirdi.
"Ne var?"
"İlk ortak noktamız."
"Ne?"
"Aynı anda aynı şeyi bilmiyoruz."
Kafayı yemişti bu adam.
Ama istemsizce gülümsedim.
Belki de haklıydı.
Bilmediğimiz şeylerin çokluğu, ilk kez ikimizin arasında ortak bir şey oluşturmuştu.
*****
L. Nora'dan
Bazı insanlar unutmak için dua eder.
Görenlerse hatırlamamak için.
Nare ve Karan henüz bilmiyordu.
Ama ikisinin de unuttuğu bir geçmiş vardı.
Ve bazı anılar, hatırlanmak için doğru zamanı beklerdi.
*****
Keşif Bilim'e gelene kadar konuşmadık.
Karan arabayı sürüyordu. Ben camdan dışarı bakıyordum. Gece, şehrin üzerine ağır ağır çökmüştü. Sokak lambaları geride kalıyor, boş yollar önümüzde uzanıyordu.
Saat gecenin üçü, belki dördüydü. Kimseler yoktu. Sadece biz vardık.
Karan'ın söylediklerini yeniden düşünüyordum.
Yirmi bir yıl.
Ben doğmadan önce başlayan bir arayış. Bunun bir sebebi vardı. Bunu biliyordu. Ama nedenini bilmiyordu.
Bir insan, hayatında hiç görmediği birini neden arardı?
Üstelik yıllarca.
Karan'a baktım.
Yüzü karanlığın içinde seçiliyordu. Direksiyonu tutan elleri sakindi. Birkaç saat önce hayatımın yönünü değiştirebilecek onlarca soru bırakmıştı zihnime. Şimdi ise hiçbirine cevap vermeden ilerliyor, beni kendi düşüncelerimin içinde kaybolmaya mahkûm ediyordu.
Beni bulmuştu. Ama bulmak, tanımak değildi. Benim için de durum aynıydı.
Karşımda oturan adamın yüzünü biliyordum. Sesini, gülüşünü, bakışlarını...
Ama onu tanımıyordum.
Belki de asıl korktuğum şey buydu.
Bütün bunların sonunda onu tanımak zorunda kalacak olmam.
*****
Keşif Bilim'e geldiğimizde Karan arabayı durdurdu.
Arabadan indiğimde soğuk yüzüme sert bir şekilde çarpmıştı.
Karan anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.
Şaşırmadım.
Dükkânın sahibi anahtarı ona bırakıp gitmişti zaten.
İçeri girdiğimizde ışıkları açtı.
Daha önce iki kez geldiğim dükkân, bu gece gözüme farklı görünüyordu.
Belki yanımda Karan olduğu içindi. Belki de artık burada bulmam gereken bir şey olduğunu bildiğim içindi.
Karan mini ısıtıcıyı açtı. Sonra ellerini birbirine sürten bana baktı.
"Üşüdün mü?"
"Biraz."
Başını salladı. "Birazdan ısınır burası, merak etme."
Kafamı sallayıp etrafa göz gezdirmeye başladım.
"Nereden başlayacağız?" diye sordu.
"Hiçbir fikrim yok."
Bir an durdu.
"Arka tarafa bakalım. Dedemin orada bazı özel eşyaları vardı. Belki dedenle ilgili bir şey buluruz."
Yine dedelerimiz.
Yine bilmediğim bir ortaklık.
Karan'ın bunu nereden bildiğini sormak istedim. Ama sorarsam yine bir cevabın peşine düşecektim. Bu gece kaç cevabın peşinden koşabilirdim?
Daha fazla sorgulamadan arkasından yürüdüm.
Arka tarafta raflar eski deney düzenekleri, cam tüpler, mekanik parçalar ve ne işe yaradığını anlayamadığım onlarca şeyle doluydu.
Tozlu rafların arasında ilerlerken, buranın yıllardır kimsenin dokunmadığı bir geçmişi sakladığını hissettim.
Karan bazı eşyalara bakıyor, sonra diğer rafa geçiyordu.
Ben ise onu izliyordum.
Bu dükkânda ne aradığını gerçekten biliyor muydu?
Yoksa o da benim kadar kayıp mıydı?
"Dedenin mesleği neydi, Karan?"
"Bilime merakı vardı diyeyim."
"Nasıl yani? E, dedemle ne alakası olabilir ki buranın o zaman?"
"Çünkü ortaklardı, Nare. Nedenini ben de bilmiyorum."
Başımı şaşkınlıkla ona çevirdim.
"Ne?"
"Dedemle deden ortaktı."
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
"Ben niye bilmiyorum bunu?"
Karan'ın yüzünde hafif bir ifade belirdi.
"Bilmediğin, o gün karşılaşmamızdan belliydi zaten."
"Sahi ya..." dedim yavaşça. "O gün bana garip bakıyordun."
Karan gözlerini üzerime çevirdi.
"Demek beni tanıdığın içindi."
Karan cevap vermedi.
Sadece baktı.
Ve o an, bu gece öğrendiğim hiçbir şeyin aslında başlangıç olmadığını hissettim.
Belki de ben, çok daha önce başlayan bir hikâyenin ortasına doğmuştum.
*****
Dedelerimizin ortak olduğunu öğrenmek, beklediğimden daha fazla sarsmıştı beni.
Çünkü bu, yalnızca geçmişe ait bir bilgi değildi. Karan'ın hayatıyla benim hayatımın, ben daha hiçbir şeyden haberdar değilken birbirine bağlandığını gösteriyordu. Üstelik bunu şimdi öğreniyordum. Yirmi bir yıldır beni aradığını söyleyen bir adamdan, ailem hakkında bilmediğim şeyler öğreniyordum.
İçimdeki huzursuzluk gittikçe büyüyordu.
Karan ise sanki söyledikleri yeterince açıkmış gibi rafların arasına ilerledi. Eski bir sandığın önünde durup kapağını kaldırdı. İçerisinde sararmış defterler, kumaşa sarılmış metal parçalar ve ne olduklarını anlayamadığım birkaç alet vardı.
Ben de peşinden gittim.
"Bunların hepsi dedene mi ait?"
"Bir kısmı."
"Bir kısmı mı?"
"Keşif Bilim yalnızca dedemin kullandığı bir yer değildi."
"Bunu fark ettim." Başını kaldırıp bana baktı.
Sesimdeki sertlik, Karan'ın yüzünde belli belirsiz bir ifadeye neden oldu. Ama cevap vermedi. Sandığın içindekileri tek tek incelemeye devam etti.
Ben de başka bir rafa yöneldim. Üst üste dizilmiş kutulardan birini aşağı indirdim. Kapağını açtığımda içinden eski fotoğraflar, birkaç mektup ve küçük bir anahtar çıktı.
Fotoğraflara baktım.
Tanımadığım yüzler, eski bir ev, bir masa etrafında toplanmış insanlar...
Bir fotoğrafı elime alıp çevirdim. Arkasında tarih vardı ama yazı o kadar silinmişti ki okuyamadım.
"Karan."
"Efendim?"
"Dedelerimiz ne iş yapıyordu?"
"Daha önce söyledim. Bilime meraklıydılar."
"Bu, ne iş yaptıklarını açıklamıyor."
"Biliyorum."
"Öyleyse neden doğru düzgün cevap vermiyorsun?"
Karan başını kaldırdı. Birkaç saniye bana baktıktan sonra tekrar sandığa döndü.
"Çünkü bildiklerim, sana anlatabileceğim kadar bütün değil."
"Yani?"
"Yani bazı şeyleri bende parçalar hâlinde biliyorum."
Elimdeki fotoğrafı kutuya bıraktım.
Parçalar hâlinde.
Benim hayatım da son birkaç saattir böyleydi. Birbirinden kopuk bilgiler, yarım cümleler ve hiçbir yere bağlanmayan cevaplar...
Her şeyi anlamaya çalıştıkça daha büyük bir boşluğun içine çekiliyordum.
Karan başka bir sandığın kapağını açtı. Bu kez içinden eski bir kumaş, ahşap kutular ve küçük bir oyuncak çıktı. Oyuncağı eline alıp kısa bir süre inceledi, sonra kenara bıraktı.
Birkaç adım ilerleyip raflardan birindeki metal düzeneği eline aldı. Üzerinde ince kablolar, cam tüpler ve küçük göstergeler vardı. Aleti hiç yabancılık çekmeden çevirdi. Bağlantı noktalarını kontrol ediyor, bazı parçaların üzerinde parmaklarını gezdiriyordu.
"Bunların ne işe yaradığını biliyor musun?" diye sordum.
Karan gözlerini aletten ayırmadı.
"Çoğunun."
"Çoğunun mu?"
"Bunlar deney düzenekleri. Bazıları ölçüm yapmak, bazıları da belirli tepkimeleri gözlemlemek için kullanılır."
Elindeki parçayı dikkatle yerine bıraktı.
"Sen bilim insanı mısın?" diye sordum.
Karan bu kez bana baktı.
"Evet."
"Hadi canım, sen bilim insanıysan ben de astronotum." deyip yandan gülüş attım.
Bakışları sertleşmiş, kaşları çatılmıştı.
Gülüşüm soldu.
"Ciddiyim, Nare."
"Kusura bakma ya, sinirlerim bozuldu. Tabii ki olabilirsin yani."
Bakışları hâlâ aynıydı. Kızmıştı.
Ortamı yumuşatmak için:
"Ne üzerine çalışıyorsun peki?"
"Fizik. Daha çok deneysel çalışmalar, teorik araştırmalar ve nörobilim."
Raflara göz gezdirdim.
"Yani bütün bunları biliyorsun."
"Büyük kısmını."
"Peki, dedenin burada ne yaptığını da biliyor musun?"
Karan'ın yüzündeki ifade hafifçe değişti. Biraz da olsa yumuşamıştı.
"Bazı çalışmalarını biliyorum. Ama her şeyi değil."
Yine de bu kez söylediği şey, önceki cevaplarından farklıydı. En azından ilk defa karşımdaki adamın ne yaptığını öğrenmiştim.
Karan Altanov bir bilim insanıydı.
Ama bu, onun hakkında öğrendiğim en basit gerçek bile değildi.
Nörobilim ve teorik fizik gibi iki farklı alanda çalışıyor olması şaşırtıcıydı. Yine de asıl tuhaf olan, bütün bunları bu kadar sakin anlatmasıydı. Sanki karşısında duran ben değilmişim, sanki hayatımın ortasına bırakılan onlarca sorunun hiçbir önemi yokmuş gibi davranıyordu.
Karan beni orada bırakıp yeniden raflara yöneldi. Eski bir sandığın kapağını kapatıp başka bir kutuyu eline aldı. Ben de rafların arasında ilerlemeye devam ettim. Çekmeceleri açıyor, kutuların içlerine bakıyor, eski defterlerin sayfalarını çeviriyordum. Her eşyanın altında bir cevap bulacakmışım gibi davranıyordum. Oysa ne aradığımı bile bilmiyordum.
Aklımdaki sorular giderek çoğalıyordu.
Karan Altanov kimdi?
Beni nereden bulmuştu?
Toska'nın bizimle bağlantısı neydi?
Toska ne demekti?
Dedelerimiz kim oluyordu?
Görenler kimdi?
Ve Karan beni ilk ne zaman görmüştü?
Elimdeki kutuyu kapatıp ona döndüm.
"Karan."
"Efendim?"
"Birkaç soru soracağım."
"Birkaç mı?"
"Şimdilik."
Bu kez yüzünde hafif bir tebessüm oluştu ama cevap vermedi. Ben de onun karşısındaki sandığın üzerine oturdum.
İlk soruyu sormadan önce kısa bir süre sustum. Aslında nereden başlayacağımı biliyordum. Fakat bazı soruların cevabını duymak, onları sormaktan daha korkutucuydu.
"Karan Altanov kim?"
Yüzündeki ifade değişmedi.
"Bunu neden soruyorsun?"
"Çünkü senin hakkında bildiğim tek şey, adın, mesleğin ve beni yirmi bir yıldır aradığın."
"Bu kadar mı?"
"Bir de dedemle dedenin ortak olduğunu öğrendim. Ki bunu da bugün öğrendim."
Karan bakışlarını yere indirdi.
"Benim hakkımda bilmen gereken her şeyi şu an anlatamam."
"Ben bilmem gerekenleri değil, bildiklerini soruyorum."
Cevap vermedi.
Bu suskunluk sinirimi daha da artırdı.
"Beni nereden buldun?"
"Seni bulmadım."
"Bu kelime oyununu daha önce de yaptın, Karan!"
Dediklerime kulak asmayıp cümlesine devam etti.
"Seni aradım, Nare."
"Peki, nereden buldun beni?"
Karan'ın bakışları gözlerimin en derinlerine vuruyordu. Buz gibi olmasına rağmen içimde sanki bir kıvılcım çıkıyordu.
"Bazı izlerden."
"Ne izleri?"
"Bunu açıklayabilmem için önce Toska'yı anlamamız gerekiyor."
İçimdeki bütün dikkat o kelimeye yöneldi.
"Toska'nın bizimle bağlantısı ne?"
"Bilmiyorum."
"Peki, Toska ne demek?"
Karan tereddüt etmeden cevap verdi.
"Rusça bir kelime."
"Bunu biliyorum. Anlamı ne?"
"Tek bir karşılığı yok," dedi. "Derin bir ruhsal sızı gibi. Ortada belirgin bir neden yokken hissedilen hüzün, keder... Bazen de neye duyulduğunu bilmediğin bir özlem."
Sözleri içimde bir yere dokundu. Ne olduğunu bilmediğim hâlde tanıdık gelen bir duygu gibiydi.
"Yani insanın nedenini bilmeden bir şeyleri özlemesi mi?"
"Tam olarak."
"Peki, bunun bizim hayatımızla ne ilgisi var?"
Karan'ın bakışları yüzümden ayrıldı.
"Onu bilmiyorum."
Kaşlarımı çattım.
"Kelimenin anlamını biliyorsun ama bizim hayatımızdaki anlamını bilmiyorsun."
"Evet."
"Ve yine de beni bununla bağlantılı olduğu için aradın?"
"Hayır," dedi Karan. "Seni aramama neden olan şey Toska'nın anlamı değildi. Seninle ilgili karşıma çıkan izlerdi."
"Ne izleri?"
Karan bu kez sustu.
İçimdeki sabır da onunla birlikte tükenmeye başladı.
"Yine aynı yere geldik."
"Çünkü henüz sana gösterebileceğim bir cevabım yok, Nare."
Bu cümle, beklediğimden daha ağır geldi. Karan'ın bildiği şeyler vardı. Benim bilmediğim, onun da henüz çözemediği bağlantılar...
Ama en kötüsü, Toska kelimesinin anlamını artık biliyor olmamdı.
Çünkü bazı kelimeler, anlamını öğrendiğinde daha da karanlık bir hâl alırdı.
*****
Karan'ın son cümlesi odanın içinde asılı kaldı.
Henüz sana gösterebileceğim bir cevabım yok, Nare.
Ama ben artık cevap beklemekten yorulmuştum. Her öğrendiğim şey, önümde yeni bir kapı açıyor; o kapının ardında ise daha fazla soru buluyordum.
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Peki, dedelerimiz?"
Karan'ın yüzündeki ifade değişti.
"Ne olmuş dedelerimize?"
"Onlar bu işin neresinde?"
Bir süre cevap vermedi. Rafların arasında dolaşan bakışları, sanki yıllardır sakladığı bir şeyin üzerine takılmıştı.
"Bunu ben de çözmeye çalışıyorum."
"Hayır," dedim. "Bana sürekli neyi bilmediğini söylüyorsun. Ben de artık neyi bildiğini duymak istiyorum."
Karan gözlerini bana çevirdi. Gözlerinin içinde farklı duygular vardı. Buz dağları yıkılıyordu resmen.
"Dedelerimiz birbirlerini tanıyordu."
"Bunu biliyorum."
"Hayır, Nare. Sadece tanışmıyorlardı."
İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
"Ne demek istiyorsun?"
"Birlikte çalışıyorlardı."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Ne üzerinde?"
"Bilmiyorum."
Bu kez gülmedim. Sinirlenmedim de. Çünkü Karan'ın bazı cevapları gerçekten bilmediğinden mi, yoksa söylemek istemediğinden mi vermediğini ayırt edemiyordum.
"Peki, Görenler kim?"
Karan'ın yüzündeki sakin ifade ilk kez tamamen silindi.
Odadaki sessizlik değişti.
Sanki yanlış bir kapıyı açmıştım.
Karan cevap vermedi.
Ben de geri adım atmadım.
"Görenler kim, Karan?"
Bakışları yüzümde sabitlendi.
"Bunu sana anlatmadan önce bazı şeyleri anlaman gerekiyor."
"Yine mi?"
Sesim istemeden yükseldi.
"Önce Toska'yı anlamam gerekli. Sonra izleri. Şimdi de başka şeyleri anlamam gerekiyor. Ben ne zaman gerçeği öğrenmeye başlayacağım?"
Karan birkaç saniye boyunca sustu.
Sonra, beklemediğim bir cümle söyledi.
"Sen gerçeği öğrenmeye başladığında, Nare... bazı şeyleri hatırlamak zorunda kalacaksın."
Kaşlarımı çattım.
"Ne hatırlayacağım?"
"Bilmiyorum."
Kahkaha atmıştım cevabına karşılık.
"Bunu da mı bilmiyorsun?"
Gözleri buz gibiydi. Hissizdi. Ona bakarken hem yanıyor hem de donuyordum.
"Hatırlamak, bilmek gibi değildir."
Karan'ın sözleriyle birlikte içimde soğuk bir ürperti dolaştı.
"Benim hatırlamam gereken ne var?"
"Bunu henüz bilmiyorum."
Buna da cevabı yoktu. Bu kez sorularımın hiçbiri eskisi kadar kolay gelmiyordu.
Ama hâlâ bir tane vardı. Belki de hepsinin cevabını değiştirecek olan.
Karan'a baktım.
"Beni ilk ne zaman rüyanda gördün?"
Karan'ın yüzündeki bütün ifade bir anda kayboldu. Gözleri dalgalandı.
Sanki bu soruyu beklemiyordu.
"Nare..."
"Cevap ver."
Gözlerimin içine baktı. Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra çok sakin bir sesle:
"8 Kasım 2003."
dedi.
Dünyam bir anlığına durdu.
"Ne?"
Karan gözlerini benden ayırmadı.
"Seni ilk gördüğüm tarih."
Cevabı beynimde yankılandı.
8 Kasım 2003.
Doğduğum gün.
Kalbim göğsümde sıkıştı. Nefesim yarıda kaldı. Karan'a baktım ama yüzünü artık seçemiyordum.
Bütün sorularım, bütün cevaplarım bir anda anlamını yitirdi.
Sanki ben daha doğmadan önce, hayatım çoktan başlamıştı.