CHAPTER 11
Amber
L.NORA8 Kasım 2003 — Ankara
Melek Sultan, uçağın penceresinden aşağıya baktığında Ankara’nın ışıkları çoktan görünmeye başlamıştı.
Yanında oturan eşi, yol boyunca birkaç kez ona dönüp bir şey söylemek istemiş ama her defasında vazgeçmişti. Melek Sultan da konuşmuyordu.
İkisinin de aklında aynı şey vardı.
Nare.
Doğumun bu kadar erken olmasını kimse beklememişti. Haber Rize’ye ulaştığında Melek Sultan’ın tek düşündüğü Ankara’ya nasıl yetişecekleri olmuştu.
Şimdi ise saatlerdir süren yolculuğun sonuna gelmişlerdi.
Uçaktan indiklerinde telefonlarına peş peşe cevapsız çağrılar ve kısa mesajlar düşmeye başladı. Akrabalardan, eşten dosttan gelen mesajların arasında Murat’ın ailesinden gelen çağrılar da vardı.
Onlar da haberi alır almaz arabayla yola çıkmışlardı.
Torunlarını görmek için sabırsızlanıyorlardı.
Melek Sultan’ın telefonu elindeyken yeniden çaldı.
Arayan Murat’tı.
“Efendim uşağum?”
“Anne, indiniz mi?”
“İndik, havalimanındayız.”
“Tamam. Size bir araç gönderdim. Sizi hastaneye bırakacaklar. Eşyalarınızı da eve götürecekler.”
Melek Sultan derin bir nefes aldı.
“Tamam uşağum. Sağ ol.”
Telefonu kapattığında eşi ona baktı.
“Murat mıydı?”
“Ha, oydi. Araç göndermiş. Doğruca hastaneye gideceğuz.”
Birlikte çıkışa doğru ilerlediler.
*****
Hastaneye geldiklerinde ikisinin de içi içine sığmıyordu.
Yeni bir torun, yeni bir heyecandı onlar için.
Çocuk büyütmüş, torun büyütmüş olsalar da her çocuk onlar için yeniden dikilen bir hayat ağacıydı. Her doğum, ailenin dallarına eklenen yeni bir dünyaydı.
Melek Sultan koridor boyunca yürürken birkaç kez saatine baktı.
Sanki saate bakmak, zamanın daha hızlı geçmesini sağlayacakmış gibi.
Sonunda odanın önüne geldiler. Kapının üzerinde küçük bir süs vardı.
“Nare.”
Melek Sultan yazıya birkaç saniye baktı.
Sonra eşine döndü. İkisinin de gözlerinde aynı heyecan vardı.
Melek Sultan elini kapıya uzattı ve hafifçe tıklattı. İçeriden Murat’ın sesi geldi.
“Gel.”
Kapıyı açtıklarında karşılarına küçük, sıcak bir aile tablosu çıktı.
Selin yatakta uzanıyordu. Yorgundu ama yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Yanındaki küçük beşikte ise Nare uyuyordu.
Murat, kapının açılmasıyla ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz.”
Melek Sultan önce kızına yöneldi.
“Nasılsun kizum?”
Selin annesini görünce gülümsedi.
“İyiyim anne. Biraz yorgunum sadece.”
Melek Sultan eğilip kızının alnından öptü.
“Geçmiş olsun benim güzel kizum.”
“Sağ ol anne.”
Melek Sultan yatağın kenarına oturdu. Kızının elini tuttu.
“Çok korkuttun bizi da.”
Selin hafifçe güldü.
“Ben de korktum zaten. Daha zamanı var sanıyorduk.”
“Şimdi daha iyi misun?”
“İyiyim. Doktor da iyi olduğumu söyledi.”
Murat annesinin ve babasının yanına yaklaşarak gülümsedi.
“İkiniz de merak etmeyin. Doktor kontrol etti, her şey yolunda.”
Melek Sultan başını salladı.
“Allah’a şükür.”
O sırada küçük bir ses duyuldu.
Nare kıpırdanmıştı.
Minik elleri battaniyenin üzerinde hareket etti. Kaşlarını hafifçe çattı. Dudaklarını büzüp birkaç saniye boyunca sanki bir şey arıyormuş gibi ağzını oynattı.
Selin başını ona çevirdi.
“Uyandı galiba.”
Melek Sultan da ilk kez torununa doğru baktı. Nare’nin gözleri hâlâ kapalıydı.
Minicik yüzünü buruşturdu. Ardından kısa bir ağlama sesi duyuldu.
Selin gülümsedi.
“Acıkmış.”
Melek Sultan ayağa kalkacak gibi oldu ama Selin çoktan doğrulmaya çalışmıştı.
Murat hemen yastığını düzeltti.
“Dur, ben yardım edeyim.” dedi karısına.
Selin başını salladı.
“Tamam.”
Nare’nin ağlaması biraz daha belirginleşti.
Selin onu dikkatlice kucağına aldı.
Bebeğin küçücük eli annesinin kıyafetine tutunmaya çalışırken parmakları birkaç kez açılıp kapandı. Ağzını açıp kapatıyor, başını hafifçe sağa sola çeviriyordu.
Selin onu emzirmeye başladığında Nare’nin ağlaması yavaş yavaş kesildi.
Odadaki herkes sessizleşti. Melek Sultan kızına ve torununa bakıyordu.
Yüzündeki gülümseme istemsizce büyüdü.
“Daha dün sende böyleydun gözümde.”
Selin annesine baktı.
“Anne…”
“He?”
“Ben de şimdi anladım.”
Melek Sultan kaşlarını kaldırdı.
“Neyi da?”
“İnsan kendi çocuğunu kucağına alınca bazı şeyleri anlıyor.”
Melek Sultan kızının elini sıktı.
“Doğru deysun, ben hep derdum da sen anlamazdın.”
Murat da onların yanına oturdu.
“Ben hâlâ inanamıyorum.”
Selin ona baktı.
“Neye?”
“Baba olduğuma.”
Melek Sultan gülümsedi.
“Sen daha dur. Asıl bundan sonra anlayacasun.”
Murat güldü.
“Anne, sen torun görünce beni unuttun zaten.”
“Ula, seni mi unutacağum? Sen benim uşağumsun.”
“Belli olmaz o işler anne, torununu görünce benim pabucu dama attın.”
“Sus da kizunla ilgilen.” Selin gülerek başını iki yana salladı.
“İkiniz de daha ilk günden başladınız.”
Melek Sultan tam bir şey söyleyecekken Nare’nin yüzüne baktı.
Bebek artık sakindi. Emmesi bitmişti ve annesinin kucağında uyuyordu.
Göz kapakları birkaç kez titredi. Sonra birden gözlerini açtı.
Melek Sultan’ın gülümsemesi yüzünde kaldı.
Nare’nin bakışları henüz bir yere tam olarak odaklanamıyordu. Gözleri bir noktada duruyor, sonra yavaşça başka bir yere kayıyordu.
Melek Sultan önce bunun sıradan bir bebek bakışı olduğunu düşündü. Sonra gözlerini biraz kıstı.
Bir şey farklıydı.
“Selin…”
Selin başını kaldırdı.
“Efendim, anne?”
Melek Sultan cevap vermedi.
Biraz daha yaklaştı kızına. Nare’nin yüzüne baktı. Sonra gözlerine.
Amber.
Melek Sultan’ın yüzündeki bütün ifade bir anda değişti.
Yanına gelen eşi de onun baktığı yere baktı. Birbirlerine kısa bir bakış attılar.
Melek Sultan’ın kalbi hızlandı. Hayır. Olmamalıydı.
Belki de ışığın oyunuydu. Belki birkaç ay sonra rengi değişirdi.
Belki de…
Eşi çok alçak bir sesle konuştu.
“Melek…”
Melek Sultan parmağını dudaklarına götürdü.
“Şşş.”
Gözlerini Nare’den ayırmadı.
Yıllardır unutulmuş bir rivayet, zihninin en karanlık köşesinden yeniden çıkıp karşısına dikilmişti.
Son iki Gören…
İki farklı göz rengi. Melek Sultan’ın bakışları Nare’nin gözlerinde takılı kaldı. Ailesinde böyle bir göz rengi yoktu. Hiç olmamıştı.
Bir yıl önce...
Bitti sanıyorlardı.
Melek Sultan’ın boğazı düğümlendi.
İçinden sessizce dua etti.
Allah’ım…
Ne olur o olmasın. Ne olur bu sadece bir göz rengi olsun. Ne olur zamanla değişsin.
Nare ise hiçbir şeyden habersizdi. Küçücük ağzını açtı. Dilini hafifçe dışarı çıkardı. Sonra gözlerini yeniden kapattı.
Sanki odadaki hiçbir şey onun için önemli değilmiş gibi annesinin kollarında huzurla uykuya döndü.
Melek Sultan ise hâlâ ona bakıyordu.
Ve ilk kez, torununa bakarken duyduğu o tarifsiz mutluluğun yanında başka bir şey daha hissetti.
Korku.
Ama bunu kimseye söyleyemedi. 9 Kasım- Gecesi Gece ilerledikçe evin içindeki sesler de birer birer sustu.
Melek Sultan, odasında bir süre daha oturduktan sonra gece ibadetini yapmak için aşağıdaki salona indi. Seccadesini serdiği yerden merdivenlerin tamamı görünmüyordu; kendisi de yukarıdan bakıldığında fark edilmeyecek bir noktadaydı.
Tam namaza duracağı sırada üst kattan gelen hafif bir gıcırtı duyuldu.
Tahta evin kendine has seslerinden biri olabilirdi. Ama ardından gelen ikinci ses, Melek Sultan’ın içindeki huzursuzluğu yeniden uyandırdı.
Bir adım. Sonra bir tane daha.
Nare.
Melek Sultan yerinden kıpırdamadan bekledi.
Nare’nin odasının kapısının açıldığını, ardından merdivenlerden aşağı indiğini duydu. Genç kız adımlarını olabildiğince hafif atıyordu. Evde herkesin uyuduğunu düşünüyordu.
Melek Sultan onu salondan görebiliyordu.
Nare girişteki hole geldiğinde bir an durdu. Ardından vitrinin önünden geçip dış kapıya yöneldi.
Melek Sultan’ın aklından tek bir şey geçti.
Kutuyu mu açtı?
Son günlerde Nare’nin hâlindeki değişikliği fark etmemek mümkün değildi. Eve geldiğinden beri sorduğu sorular, bakışlarındaki o huzursuzluk…
Nare kapıyı açıp dışarı çıktı. Kapı kapanırken çıkan hafif sesi de duydu.
Melek Sultan yerinden kalkmadı.
Bir süre sonra ev yeniden sessizliğe gömüldüğünde ibadetini tamamladı. Fakat zihnindeki tek düşünce Nare’nin odasındaki kutuydu.
Yukarı çıktığında doğrudan Nare’nin odasına yöneldi. Kapı aralıktı.
İçeri girdiğinde gözleri önce komodine kaydı. Kutu hâlâ oradaydı. Açılmamıştı.
Melek Sultan’ın içindeki şüphe bir anlığına dağıldı. Demek kutuyu açmamıştı.
Tam geri dönecekken yatağın üzerindeki zarfı gördü.
Adımlarını ona doğru çevirdi. Zarf, sanki özellikle oraya bırakılmış gibiydi.
Melek Sultan onu eline aldığında ilk fark ettiği şey kâğıdın kendisi olmadı.
Mührü gördü. Kalbi bir anda ağırlaştı. O işareti tanıyordu.
Yıllar önce ellerinin arasında tuttuğu o zarfı, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin unutması mümkün değildi.
Parmağı mührün üzerinde gezindi. Aynı şekil. Aynı çizgiler. Aynı kırmızı iz.
Melek Sultan’ın içinden soğuk bir ürperti geçti. Bu olamazdı.
Yine de emin olmadan hiçbir şeye inanmayacaktı.
Zarfı eline alıp odadan çıktı. Girişteki vitrine geldi.
Beşinci çekmeceyi açtı. Arka taraftaki gizli bölmeye uzandığında parmakları boşluğa değdi.
Yıllardır orada sakladığı zarf yerinde yoktu. O an anladı.
Aradığı zarf, elindeki zarftı.
Melek Sultan’ın nefesi yavaşladı. Artık şüpheye yer yoktu.
Bu, yıllar önce Nare’ye vermesi gereken o zarftı.
Mühürlenmeden önce. Anıları kapatılmadan önce.
Her şey başlamadan önce…
Zarfın içinde ne olduğunu biliyordu.
Ama asıl korktuğu şey, Nare’nin onu bulmuş olması değildi.
Bundan sonra ne olacağıydı.
Fotoğrafı düşündü.
Nare’nin dedesi ve Karan’ın dedesi.
Yıllar önce aynı kareye sığdırılmış iki adam. Zamanın çoktan sararttığı o fotoğraf şimdi Nare’nin ellerindeydi.
Melek Sultan’ın aklına Nare’nin az önce evden çıkışı geldi.
Kutuyu açmamıştı. Ama zarfı bulmuştu.
Demek ki aradığı şey artık yalnızca unuttukları değildi.
Geçmiş, onun karşısına kendiliğinden çıkmaya başlamıştı bile.
Yıllardır susturduğu bir korku, bu kez sessizce değil, bütün ağırlığıyla geri dönmüştü.
Melek Sultan neler olabileceğini az çok kestirebiliyordu. Ama yaşanacakların nerede duracağını bilmiyordu.
Artık olanları da olacakları da inkâr edemezdi.
“Vakti geldi…”
Sözleri dudaklarından neredeyse duyulmayacak kadar hafif döküldü.
Çünkü bazı şeyler unutulmak için değil, zamanı geldiğinde yeniden hatırlanmak için mühürlenirdi.
Ve Nare’nin Görenliği başlamıştı.