← Back to Work0% of chapter
Toska

CHAPTER 12

Sırlar

L.NORA

9 Kasım — Gece

Eve dönerken düşündüğüm tek şey, anneanneme bu yaşananların ne anlama geldiğini sormaktı.

Karan, gece tek başıma beni göndermek istemediği için eve bırakma teklifini kabul etmek zorunda kalmıştım. Etmesem gerçekten bu saatte eve tek başıma nasıl gidecektim?

Aklıma bugün yaşadıklarım geldikçe delirecek gibi oluyordum. Neler yaşamıştım ben öyle? Bir insan buna nasıl dayanırdı? Bu kadar şey beni neden bulmuştu? Ben aslında kimim?

Anneanneme soracağım sorular düşündükçe artıyordu fakat öncelikli olan sorularım vardı. Sonrası sonraydı.

Fotoğraftaki çocuk kim?

Ben neden bu anımı hatırlamıyorum?

O çocuğun yüzünü neden hatırlamıyorum?

Benden neler saklıyorsunuz?

Her sorunun ardından başka bir soru doğuyordu.

Cevaplarını düşünmeye başladığımda ise zihnim yeniden o fotoğrafa dönüyordu.

Üç çocuk.

Birinin yüzü silinmişti. Birini çocukken kaybetmiştim.

Diğerinin ise anılarını hatırlamıyordum.

Belki de en kötüsü ve acı vericisi buydu. İnsan bilmediği birini merak edebilirdi. Ama insan, kendisine ait olduğunu bildiği bir anıyı nasıl unutabilirdi?

Evin önüne gelmeden Karan'dan arabasını durdurmasını isteyip arabadan indim. Ne olur ne olmazdı, kimsenin beni görmesini istemiyordum. Benden çok şey saklıyorlardı, belli ki. Bir kere de ben saklasam ne olabilirdi ki?

Kapının önünde durduğumda elimde hâlâ fotoğraf vardı. Cebime koymamıştım. Varlığını hissetmek acımı ve öfkemi diri tutmamı sağlıyordu.

Kapıyı yavaşça açtım. İçeri girmeden önce kalbime ve aklıma söz geçirmem gerekiyordu. Melek Sultan uyuyorsa uyandırmama gerek yoktu, ezan okunduğunda kalkacaktı zaten. Biraz daha bekleyebilirdim yüzleşmeyi. Ama kalbim bunu kabul etmek istemiyordu, yaşananların hesabını sormak istiyordu. Neden bunların yaşandığını öğrenmek istiyordu.

İç hesaplaşmamı bir kenara bırakıp içeri girdiğimde ev karanlıktı. Evin o iç ısıtan sıcaklığı yüzüme vurdu. Dışarıdaki soğuktan sonra evin havası normalde rahatlatıcı gelirdi.Gelmedi.

Çünkü salonun ışığı açıktı. Olduğum yerde kaldım. Kimse bu saatte kalkıp da oturmazdı. Ben de açık bırakmamıştım. Bir ihtimal vardı, biri benim olmadığımı fark etmişti.

Ayakkabılarımı bile çıkarmadan salona baktım. Melek Sultan koltukta oturuyordu. Tek başınaydı. Sanki saatlerdir orada bekliyormuş gibi sakindi. Ama yüzüne baktığımda sakin olmadığını anladım. Bana bakıyordu. Kapının sesini duymuştu belli ki. Salonda olmasına rağmen kalkıp yanıma gelmemişti. Sanki geleceğimi biliyordu.

Bir an nefes almayı unuttum. Çünkü bakışları yavaşça yüzümden elimdeki fotoğrafa kaydı. Kaşları çatıldı. O küçücük değişim bile içimde bir şeyleri yerinden oynatmaya yetti. Fotoğrafı görmüştü. Ve yüzündeki ifade… Şaşkınlık değildi. Beni görünce şaşırmamıştı. Fotoğrafı görünce de şaşırmamıştı.

Sanki karşısında gördüğü şey, uzun zamandır korktuğu bir ihtimalin sonunda gerçekleşmesiydi.

İçimde soğuk bir şey dolaştı. Bir anda kendimi yıllardır kapısı yüzüme kapatılmış bir odanın önünde durmuş gibi hissettim. Ben içeride ne olduğunu bilmiyordum. Ama Melek Sultan biliyordu.

Belki annem biliyordu. Belki dedem biliyordu. Belki herkes biliyordu. Bir tek ben bilmiyordum.

Ve nedense bu düşünce, fotoğraftaki yüzü silinmiş çocuktan bile daha fazla canımı yaktı. Çünkü o an ilk defa, kendi hayatımın içinde bir yabancı gibi hissettim.

Elimdeki fotoğrafı biraz daha sıktım. Parmaklarımın arasındaki kâğıt buruştu. Melek Sultan'ın gözleri hâlâ fotoğraftaydı. Sonra başını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldiğimiz anda içimde tuttuğum bütün sorular bir anda boğazıma düğümlendi. Onun yüzüne bakarak tek bir şey düşündüm.

Her şeyi biliyor.

Bu düşünce zihnimde yankılanırken ayaklarım beni salona doğru götürdü.

Melek Sultan yerinden kalkmadı. Ben de tam karşısında durdum. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı. Ama ilk kez bu kadar uzak hissediyordum ona. Bana yıllardır şefkatle baktığı gözlerin içinde şimdi başka bir şey görüyordum. Sanki beni değil, bende uyanan bir şeyi izliyordu.

“Sen beni bekliyordun.”

Sesim soru gibi çıkmadı. Bir tespit gibiydi.

Melek Sultan başını hafifçe eğdi.

“Evet.”

“Niye?”

Cevap vermedi. Elimdeki fotoğrafa baktı.

Ben de fotoğrafı kaldırıp onun görebileceği şekilde tuttum.

“Bunu görünce neden korktun?”

Melek Sultan'ın gözleri fotoğraftaki çocuklara kaydı. Özellikle de yüzü silinmiş olana.

Bir saniyeliğine gözlerini kapattı. O kadar kısa sürdü ki, gözlerimi kırpsam kaçırabilirdim. Ama gördüm.

“Anneanne.”

Bu kez sesim daha yumuşaktı. Belki öfkemin altında hâlâ ondan gelecek bir açıklamaya tutunuyordum. Ne kadar acınasıydı, değil mi?

“Bana doğruyu söyle.”

Melek Sultan derin bir nefes aldı.

“Bazı doğrular vardır, kizum. İnsan onları öğrendiğünde hayatının geri kalanını eskisi gibi yaşayamaz.”

“Ben zaten eskisi gibi yaşamıyorum.”

Sözüm onu susturdu.

“Eve gelirken çok düşündüm.”

Fotoğrafı göğsüme bastırdım.

“Belki bütün bunların bir açıklaması vardır dedim. Belki yanlış anlıyorumdur. Belki gördüğüm şeyler sadece bir tesadüftür.” Gözlerim dolmaya başladı. “Sonra seni burada gördüm.” Melek Sultan'ın yüzüne baktım. “Ve fotoğrafı görünce senin yüzündeki ifadenin ne olduğunu anladım.”

Bir adım yaklaştım.

“Sen korktun.”

Melek Sultan başını kaldırdı ve cevvalce cevapladı.

“Ben senden korkmadım.”

“Biliyorum, Melek Sultan.” Sesim titredi.

“Benim için korktun sen, biliyorum.”

Bu kez cevap vermedi. İçimdeki düğüm biraz daha sıkıldı. Ama daha fazla cevapsız kalmak istemiyordum.

“Niye?”

Sessizlik.

“Anneanne, niye benim için korkuyorsun?”

“Korkmayrum Nare, uzatma da.”

“Öyleyse neden bana böyle bakıyorsun?”

Melek Sultan'ın gözleri doldu.

“Çünkü ha senin başına gelmesinden korktuğum şeyin başladuğunu düşüneyrum.”

Kalbim bir anda hızlandı.

“Ne başladı?”

Melek Sultan cevap vermedi.

“Ne başladı!”

Bu kez sesim yükseldi.

“Bana ne olduğunu söyle, anneanne!”

“Henüz zamanı değil.”

Gözlerimi kapattım. İçimde bir şey koptu.

“Yine.”

Melek Sultan kaşlarını çattı.

“Ne yine?”

“Yine zamanı değil.”

Acı bir şekilde güldüm.

“Ne zaman zamanı olacak?”

Cevap vermedi.

“Benim hayatım hakkında konuşuyorsunuz. Benim çocukluğum hakkında konuşuyorsunuz. Benim hatırlamadığım şeyleri siz hatırlıyorsunuz.”

Sesim gittikçe kırılıyordu.

“Ben ise kendi çocukluğumu sizden öğreniyorum.”

Melek Sultan ayağa kalktı.

“Öyle değul, Narem.”

“Nasıl peki?”

“Biz seni korimaya çalıştuk.”

“Kimden?”

Sessizlik.

“Kimden, anneanne?”

Melek Sultan'ın dudakları titredi.

“Bazen en değerluni korumak için ha ondan bazı şeyleri saklamak gerekir.”

Başımı iki yana salladım.

“Hayır.” Gözlerimden yaş süzüldü.

“Bazen bir insandan gerçeği saklamak, onu kendisinden mahrum bırakmaktır.”

Melek Sultan bana doğru bir adım attı.

“Sen daha hazır değilsun.”

“Buna sen karar veremezsin!”

Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Ama geri alamazdım.

Çünkü ilk defa ona kızıyordum. Gerçekten kızıyordum.

Çocukken başımı okşayan, korktuğumda yanıma gelen, hastalandığımda sabaha kadar başımda bekleyen kadına…

İlk defa bana yabancı biri gibi bakıyordum. Ve bu, içimdeki öfkeden daha çok canımı yakıyordu.

“Ben sana güveniyordum.”

Melek Sultan'ın yüzü değişti.

“Biliyorum.”

“Hayır.”

Başımı salladım.

“Bilmiyorsun.”

Fotoğrafı kaldırdım.

“Ben sana çocukluğumu emanet etmiştim.”

Sesim kısıldı.

“Meğer çocukluğum bile bana ait değilmiş.”

Melek Sultan'ın gözlerinden yaş süzüldü.

“Öyle söyleme.”

“Nasıl söyleyeyim?”

Bir adım daha attım.

“Ege'yi hatırlıyorum sanıyordum.”

Dudaklarım titredi.

“Meğer onu bile eksik hatırlıyormuşum.”

Fotoğrafa baktım.

“Bu çocuğu hiç hatırlamıyorum.”

Parmağım yüzü silinmiş çocuğun üzerinde durdu.

“Onunla aynı yerde bulunmuşum. Onunla gülmüşüm. Onun sesini duymuşum.”

Nefesim kesildi.

“Ama yüzünü bilmiyorum.”

Melek Sultan gözlerini kapattı.

“Çünkü hatırlamaman gerekiyordu.”

Başımı kaldırdım. Bu cümle… İçimde bir yere saplandı.

“Ne demek bu?”

Melek Sultan cevap vermedi.

“Hatırlamamam gerekiyordu ne demek?”

Bir adım daha attım.

“Kim karar verdi buna?”

Melek Sultan'ın gözleri benimkilerden kaçtı.

“Kim?”

Sesim artık öfkeyle değil, korkuyla çıkıyordu.

Melek Sultan'ın sessizliği uzadıkça içimdeki cevap büyüyordu.

Ve o cevabı duymaktan korkuyordum.

“Anneanne…”

Boğazım düğümlendi.

“Benim anılarıma ne yaptınız?”

Melek Sultan'ın yüzü bir anda çözüldü. Bir şey söylemeye çalıştı. Söyleyemedi. Ben de artık daha fazla dayanamadım.

“Benim çocukluğuma…”

Hıçkırığım cümlemin arasına girdi.

“Benim anılarıma…”

Gözlerimden yaşlar boşandı.

“Ben hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Dizlerimin bağı bir anda çözüldü. Kendimi yerde buldum. Melek Sultan hemen yanıma çöktü. Ama ona bakamadım. Ellerimi yüzüme kapattım.

“Ege'yi hatırlıyorum sanıyordum…”

Hıçkırıklarım cümlelerimi bölüyordu.

“Çocukluğumu hatırlıyorum sanıyordum…”

Başımı iki yana salladım.

“Meğer hiçbir şey bilmiyormuşum.”

Melek Sultan ellerini omuzlarıma koydu.

“Yavrum…”

Başımı kaldırdım. Gözyaşlarımın arasından ona baktım.

“Bana ne yaptınız siz?”

Melek Sultan'ın elleri omuzlarımda dondu. Bana baktı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi. Sonra dudaklarından tek bir cümle döküldü.

“Biz sana ne yaptıysak, seni kaybetmemek için yaptık.”

Nefesim kesildi.

“Beni kimden kaybedecektiniz?”

Melek Sultan cevap vermedi.

Ama bu kez susması, her şeyden daha korkunçtu.

&

Nare duydukları karşısında şoka girmişken yavaş yavaş algıları kapanmaya başlamıştı. Anne babasının seslere uyanıp kapıda onları izlediğinin bile farkında değildi. Asıl problem de bu değildi zaten.

Yaşadığı onca şey karşısında kendinden beklemediği kadar cesur durmuştu. Günlerdir peşinden gelen soruların, o gece ilk kez cevaplarına bu kadar yaklaştığını hissetmişti. Fakat insan bazen gerçeğe ulaşmak istediği kadar, ona dokunduğu anda da ondan kaçmak istiyordu. Nare'nin bütün bedeni artık taşıdığı yükün altında eziliyordu. Ağlamaktan bitap düşen Nare'yi babası kucağına alıp odasına götürdü.

Sesleri duyduğunda çok endişelenmişti. Ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Fakat kızını o hâlde görünce içindeki bütün korku tek bir şeye dönüşmüştü. Kızını koruma isteğine. Nare onun hayatının anlamıydı. Bir tanecik yavrusu, bir tanecik kızıydı.

Murat, kızını yatağına yatırıp yanına uzandı. Saçlarını okşadı, alnından öptü. Bir süre öylece yanında kaldı. Nare'nin gözyaşları dinmişti ama yüzünde hâlâ az önce yaşadıklarının izleri vardı. Murat ona baktıkça göğsünün içinde ağır bir pişmanlık büyüyordu. Kızına sevgisini göstermekte hiçbir zaman iyi olamamıştı. Seviyordu. Hem de kendi hayatının yetebileceğinden çok daha fazla seviyordu.

Ama bazı insanlar sevgisini göstermek konusunda ne kadar geç kalırsa, aradaki mesafe de o kadar büyüyordu. Murat bunu artık daha iyi anlıyordu. Kızından sevgisini esirgediği için pişmandı. Belki bundan sonra elinden geleni yapabilirdi. Ama bunun Nare'ye yetip yetmediğini kendisi de bilmiyordu. Elini kızının saçlarında gezdirdi. “Ben buradayım,” diye fısıldadı. Nare cevap vermedi. Çoktan uykuya teslim olmuştu. Murat da bir süre sonra uykuya dalmıştı.

Selin ise annesinin karşısında kalmıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Evin içinde az önce yaşananların ağırlığı hâlâ duruyordu. Selin annesine baktı.

“Ne oldu?”

Melek Sultan cevap vermedi.

“Anne.”

Yine sessizlik.

“Ne oldu da Nare bu hâle geldi?”

Melek Sultan başını eğdi.

“Git yat, kizum.”

“Nasıl yatayım?”

Selin'in sesi bu kez daha sertti.

“Kızım ağlayarak yerde oturuyordu. Murat onu kucağına alıp götürdü. Sen ise bana hiçbir şey söylemiyorsun.”

Melek Sultan başını kaldırdı.

“Bazı şeyleri bilmesen daha iyi.”

Selin'in yüzündeki ifade bir anda değişti. O cümleyi duymak bile yıllar öncesinden kalmış bir yaraya dokunmuştu.

“Yine mi?”

Melek Sultan sustu.

Selin'in kalbi sıkıştı.

“Anne…”

Cevap yoktu.

“Yine mi aynı şey?”

Melek Sultan gözlerini kızından kaçırdı. Selin'in zihninden yıllardır gömdüğünü sandığı bazı anılar birer birer geçmeye başladı.

Nare'nin çocukluğu. O günler. Konuşulmayanlar. Unutulması gerekenler. Ve şimdi kızının yüzündeki o korku. Selin'in içine düşen kötü düşünceleri uzaklaştırmak istiyordu. Ama ya gerçekten…

Ya yıllar önce bittiğini sandıkları şey yeniden başladıysa? İçinde zamanında kül olmuş bir ateşin yeniden kıvılcımlandığını hissetti. Bazı şeylerin yeniden başladığını anlıyordu.

Yanılmazdı çoğu zaman. Şimdi ise hayatında ilk kez yanılmayı diliyordu. Tam o sırada dışarıdan ezan sesi yükselmeye başladı. Gecenin sessizliğini sabahın ilk sesi böldü. Melek Sultan başını kaldırdı.

“Namazımı kılacağum.”

Selin annesine baktı.

“Anne, daha konuşmadık.”

“Sonra konuşuruz.”

“Ne zaman?”

Melek Sultan cevap vermedi. Seccadesini almak için odasına doğru yürüdü.

Selin arkasından bakakaldı. Sonra o da derin bir nefes aldı. Annesi gibi namaz kılıyordu. Dinine bağlı bir kadındı. Abdest almak için yukarıdaki banyoya çıkarken kızının odasının kapısının önünden geçti. Kapıyı hafifçe araladı.

İçeri baktığında olduğu yerde kaldı. Murat, Nare'nin yanında uyuyordu. Kızı babasına sokulmuştu. Murat'ın bir kolu Nare'nin üzerindeydi.

Selin'in yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. Bu görüntüyü en son Nare on yaşındayken görmüştü. O zamanlar Nare ciddi bir viral enfeksiyona yakalanmıştı. Murat, hastalığı önemsemeyip kızının yanında kalmak istemişti. Sonunda o da hastalanmıştı.

Selin o gece ikisini aynı yatakta, birbirlerine sarılmış hâlde gördüğünde uzun süre kapının önünde durmuştu. Şimdi yıllar sonra aynı görüntüyü yeniden görmek, içindeki bütün acının arasından küçücük bir sıcaklık çıkardı. Odaya girdi. Önce Murat'ın, sonra Nare'nin alnına birer öpücük bıraktı. Üstlerini örttü. Bir süre kızının yüzüne baktı. Sonra odadan çıktı.Banyoya gidip abdestini aldı. Melek Sultan da kendi odasında abdestini almıştı.

Selin ve Melek, namazın ardından ellerini açtıklarında, ikisinin de dilinde aynı dua vardı.

“Rabbim, sen kızımı koru. Vakti gelmiş demek ki... İncinmeden öğrensin. Bizlere kızmasın, ya Rabbim. İyiliği için yaptığımızı bilsin. Bizlere kızmasın, kendine zarar vermesin. Onu başına geleceklerden ve gelmişlerden koru, Allah'ım.”

*****

Selin namazdan sonra odasındaki eşyaları toplamaya başladı. Bugün Ankara'ya dönme vaktiydi. Bu herkes için daha iyi olacaktı. En çok da Nare için, burada kalmak onu daha çok tetiklerdi. Eğer düşünceleri doğruysa. Çocuğuna neler olduğu hakkında pek fikri yoktu ama endişeleniyordu. Kim endişelenmezdi ki?

Valize çoğu eşyasını koyduktan sonra odasından çıktı. Nare'nin kapısına geldiğinde yavaşça açtı. Onları uyandırmak istemiyordu. Odaya girdiğinde hâlâ uyuduklarını görünce içine bir rahatlık geldi. Nare valizini boşaltmayı sevmiyordu, uzun soluklu gelmediyse eğer. Valizi dolabın önündeydi. Selin kapağını açtığında içinde Nare'nin, Ege'nin ve Derin'in olduğu çerçeveli fotoğrafı gördü. Yeğenleri vefat etmeden önce çekilen bir fotoğraftı. Eline aldığında çocukların üstünde gezindi parmakları, sanki onları hissedecek gibiydi. Onlara bakarken istemsiz bir hıçkırık çıktı ağzından. Gözlerinden de damlalar süzülüyordu. Ağlıyordu ama farkında değildi. Hıçkırık sesini duyan Murat kafasını kaldırıp Nare'ye baktı. Nare uyuyordu, ondan gelmemişti ses. Bir kere daha hıçkırık sesi duyulunca kafasını karısının olduğu yöne çevirdiğinde gördü.

Çok korkmuştu, kızına bir şey oldu diye. İçinden şükürler etti, o olmadığı için.

Kalkıp karısının yanına geldiğinde Selin onun uyandığını yeni fark ediyordu. Anılara dalıp gitmişti. Yeni kendine geliyordu. Fotoğrafı Murat'a göstermişti. Ne olduğunu, neye hüzünlendiğini anlamış, sarılmıştı karısına. Kendince teselli etmeye çalışıyordu.

Selin daha fazla ağlarsa kızının da uyanacağının fark edip fotoğrafı geri yerine koymuştu. Etrafına baktığında Nare'nin eşyalarını katlamış ve valize koymuştu. Giderken giymesi için de kıyafet çıkartmış, onun için verdiği kutuyu da koymuştu valize. Sonra kızının saçlarını öpüp dışarı çıkmıştı.

*****

Melek Sultan geceden beri ayaktaydı. Şimdi ise bahçede oturmuş yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Temiz hava iyi geliyordu bu kadar şeyin üstüne. Torunun başına gelenleri düşündükçe aklı kaçıp gidecekmiş gibi oluyordu. Düşüncelerini bölen bir şey olmuş, damadı yanına gelmişti.

“Anne, biz az sonra yola çıkacağız. Ankara'ya dönüyoruz.” dedi.

Melek damadına baktı. Onun bile bilmediği onca şey vardı. Bilse isyan edeceği, “Benim kızım bunları nasıl kaldıracak?” dediği şeyler olurdu, emindi. Melek de torununu korumak istiyordu. Ama artık vakti gelmişti, farkındaydı.

“Tamam uşağum, kahvaltudan sonra çıkarsinuz.”

Murat annesine bakıp cevap verdi.

“Anne, Nare'nin biraz daha burada kalmak istediğini sanmıyorum, o yüzden biz kahvaltıya kalmayalım.”

Melek Murat'a ne diyeceğini bilemedi. Haklıydı, torunu biraz daha burada kalmak istemezdi. Hepsi onu çok iyi tanıyordu. İçinde yönünü kaybetmiş gibi hissediyordu Nare. Anneannesi onu anlıyordu ama anlatamıyordu. Onun için ona pusula kolyesi almıştı. Yönünü bulabilsin diye.

“Tamam uşağum, siz bilirsinuz. Bir şey demeyrum.”

Murat annesine başını sallayıp eve girdi. Kızını uyandırması gerekiyordu artık.

Nare'nin odasına geldiğinde kapıyı tıklattı, belki de uyanmış ve müsait olmayabilirdi. İçeriden ses gelmedi. Bir kere daha tıklattı. Gene ses yoktu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde hâlâ Nare'nin uyuduğunu gördü. Yatağının yanına gidip yanına oturdu. Saçlarını öpüp sevmeye başladı.

“Nare, uyan hadi kızım. Yola çıkacağız, arabada uyursun.”

Nare babasının sesiyle başında hissettiği elle gözlerini açtı. Ne olduğunu idrak edemiyordu. Babasına baktığında bir cevap beklediğini gördü. Ne dediğini tekrar hatırlamaya çalıştı.

“Noluyor, baba?”

Murat kızının bu tatlılığına güldü. Çoğu zaman gülmezdi, ciddi bir adamdı. Konu kızı olmuştu.

“Hadi babacım, kalk gidiyoruz.” dedi tekrar Murat.

Nare kafasını sallayıp yastığa tekrar yüzünü gömdü. Murat da kızını öpüp odadan çıktı.

Nare ne olduğunu şaşırmıştı. Babası onu öpmüştü, durduk yere. Ayıldıkça aklına yaşananlar gelmeye başlamıştı. Yere düşüp ağlama krizine girdiğini, babasının onu alıp odaya getirdiğini, yatırdığını ve yanına yattığını hatırladı. Durduk yere değildi, babasının sevgisi. İllaki bir şey mi olması gerekiyordu yani baba sevgisini alması için? Nare böyle düşünmüştü. Ama sevgisini hissetmek bile Nare için çok özel bir şeydi.

Yataktan kalkıp etrafına baktığında her şeyin toplanmış ve komodinin üstüne kıyafetlerin bırakılmış olduğunu gördü. Annesi onun için halletmişti belli ki. Yatağını toplayıp üstünü değiştirdikten sonra banyoya geçti. Aynanın karşısına geçtiğinde ilk kez yüzünü görüyordu. Berbat bir hâlde olduğunu düşündü.

Gözleri şişmiş, yanakları kızarmış ve göz altlarında ağlamaktan tahrişler meydana gelmişti.

Nare, kendinden önce Karan'ı düşünmüştü. Ona ne olmuştu? Neredeydi? Bir daha Karan'ı nereden bulacaktı? 3 günde bağ kurmuştu Karan'la. Belki de geçmişten bir bağları vardı, Nare'nin kafası karmakarışıktı.

Banyodan çıkıp odasından valizini alıp aşağı inmişti Nare. Karşısına anneannesi çıkmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. O kadar şeyden sonra. İlk adımı Melek atmıştı.

“Bana kızma kizum, her şey senin içindu. Zamanla anlayacasun.”

Nare, hâlâ ona gerçekleri açıklamaktan kaçtığı için kızgındı ama küs ayrılmak istemiyordu. Bu dünyanın iki dakika sonrası bile kesin değildi. Nare anneannesine sarılıp öptükten sonra çekildi. Melek'in onu öpmesine izin vermemişti.

Murat, Selin ve Nare arabaya eşyalarını yerleştirirken Melek de onları izliyordu. Ayrılmak her seferinde zor geliyordu ona. Ama bu seferki daha bir zordu, artık kapatılan kapılar aralanmaya başlamıştı. Torunun akıbetini merak ediyordu. Onu da kaybetmek istemiyordu.

*****

Yalın ailesi anneleriyle vedalaşıp yayla evinden çıkmışlardı. Murat kaç saatte varabileceklerini düşünüyor. Selin kızına ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Nare ise Karan'ı nereden bulabileceğini.

Nare, yapay zekâ asistanı olan Aras'a Karan Altanov'u soruyor. Bütün bilimsel çalışmaları, tezleri, bilim ödülleri aldığı başarılar çıkıyor ama bir şey çıkmıyor. Sosyal medya hesabı. Nare tek ümidi olan şeyi bulamıyor. Aklından nereden, nasıl ulaşabileceğini geçirirken bir dakika sonra Keşif Bilim'in önünden geçecekleri geliyor. Babasına: “Baba, kızlara hediye alacağım da caddede durabilir miyiz?” diye soruyor.

Murat, yaşananların üstüne kızının üstüne gitmek istemediğinden direkt onaylıyor. Nare arabadan inip biraz yürüdükten sonra Keşif Bilim'e giriyor. Fakat istediği şeyi alamıyor. İçeride kimse yok.

Sesleniyor, belki arka taraftadır diye ama hiç bir ses gelmiyor. Etrafına bakarken dünkü mekanizma gözüne çarpıyor. Dün onu bulduğu yerde değil, satış masasının üstünde görüyor. Belli ki Karan onu Nare'den sonra açmaya çalışmıştı. Umutsuz bir şekilde dükkândan çıkacakken kapıyı açmasıyla bir bedenle çarpışması an meselesi oluyor.

Nare kafasını kaldırıp baktığında nefes almayı bırakmıştı.

Çünkü nefesini kesen kişiyle karşılaşmıştı.