CHAPTER 9
YUVA
İsmail Hakkı KılıçRüyamda gördüğümden beri eski okulumu düşünüyorum. Sanırım orada çok güzel anılarım oldu. Sanırım dört ayak üstünde koşabildiğim tek vakit o yıllardı, ben bu lisenin bir talebesiyken zihnimde her şey mümkündü. Birçok akıllı adam bunu kötüye yorar. Hiçbir yaşta insan zihni her şeyin mümkün olduğunu imlememelidir, şeklinde düşünür. Haklıdırlar belki de. Ama yine de insan böyle özgür bir zihne sahip olduğu daha genç yıllarını hemen hemen her koşulda özlemle anımsar. Yavaş yavaş yaşamın gerçekleri tarafından köşeye sıkıştırılmadan önce, artık hayal dünyasında kurduğu kişi her kimse o olabiliyordur ve bu bir yerden sonra imkansız hale gelir. Belki de benim tek çabam bu. Artık imkansız olan bu şeyi sürdürmek. Halbuki çoktandır hakkıyla yapamadığım şeyi, hayal kurmayı yani, artık yapıyormuş gibi davranarak kendimi kandırmaktayım. Bunu fark ettiğimde içime bir korku doluyor. Geç kalmışlık korkusu. Hayatı layığıyla yaşamamış olmak korkusu. Ve çeşit çeşit korku daha beni sarıp sarmalıyor, böylelikle daha sıradan şeylere daha az cesaret edebilir hale geliyorum. Belki de kendimle ne yapacağıma çabucak karar vermem gerekiyordur. Bilmiyorum. Düşünürsem, daha oturaklı düşünürsem cevaba ulaşabilirim ama bunun beni darmaduman etme olanağı aklıma geldiğinde, dindar bir kimsenin dinini kaybetme korkusuna benzer bir korku geliştiriyorum.
“Sevgili Kalender. Kant’ı okuyup anlamaya çalışırken transendental bir düşünme geliştiriyorum ve kendime, ben Kant’ı okuyup anlamaya çalışırken aslında bu eylemle tam olarak neyi yapmakta olduğumu soruyorum. Bunun cevabını ararken Kant’ı anlamaya çalışmak okuma eylemime bir hakikilik katıyor. Neden felsefeye ondan bunca zaman uzak kalmışken böyle dişli bir konudan giriştim bilmiyorum, ama uğraşımın beni sarsmasını istediğimi söyleyebilirim. Hayatıma bir hareketlilik gelecekti ve ben yolun ortasında kitabı elden bırakıp kendi zihnimin kabuğuna çekilmeyecektim, eylem kendinin tamamlanmasını gerektirecekti. Bu yüzden neden Kant’ı okumam gerektiğini anlıyor, ayrıca Kant’ı okuyarak yine, sırf onu anlamaya çalışmaktansa başka bir yığın şeyi daha aynı anda yapmaya kalkıştığımı da doğal olarak biliyordum. Bunları şimdi sıralamayacağım. Nitekim bunlar hayatıma dair bir yığın ıvır zıvırdan ibarettir. Ama yine de bu ıvır zıvır bana can damarım kadar yakın olduğundan, bir şey yapmam icap ediyordu… Neyse. Nihayetinde, zihnimin onca ısrarından sonra bir hakikilik göstererek kendimin bir entelektüel olmadığımı ve olamayacağımı nihayet keşfetmiş bulundum. Geç de olsa anladım bunu. Halbuki kendimi toplumdan ayrıştırmam gerektiğinde, kendime sürekli bir entelektüel olduğum için şu veya bu ayrıcaklı halde özgür olduğum yalanını söylüyordum. Şimdi bu gerçek, bir yalanın çözülüşü, benim de çözüldüğüm anlamına geliyor. Hatta bir nevi parçalanıyorum. Kendime dışarıdan baktığımda dünyayı pek az anlayabilmiş, onu bilme çabasını ortada kesmiş aptal bir adam görüyorum ve kendimi her değerlendirmem gerektiğinde bu aptallığı değerlendirmiş oluyorum. Bir aptala göre iyi veya kötü, diyorum içimden, böylelikle kendime haksızlık etmenin de önüne geçmiş oluyorum. Ayrıca hakkımı yemeyeyim, birçok aptal henüz aptal olduğunu bilmeden başka şeylerle ilgilenedurduğundan birçok hata yapıyor ve büyük bir özgüvenle bunları görmezden geliyorlar. Ben her zaman benimle anılmış şüphem sayesinde belki, bu noktaya nihayet ulaştığımı, buradan sonra da, önüme çıkacak her bir engeli nasıl aşacağımı titizlikle hesaplamam gerektiğini iyiden iyiye bildiğimi söyleyebilirim. Bu biraz hiçbir şey bilmediğinin bilgisine benziyor, ama ben idrak yönündeki eksikliğimin de altını çizerek işe başka bir boyut kazandırıyorum ve şu an hiçbir şey bilmiyorum ve yarın bilebilirim, değil, şu an hiçbir şey bilmiyorum ve yarın da bilmeyebilirim, diyorum. Sanırım kendimi yeterince anlatabildim…”
Üzerimi giyiniyorum. Dışarı çıkmak istemesem de, İzzet Bey’in fazlaca ısrarlarına karşı koyamıyorum. Yine erik yemekten bahsediyor. Tam dış kapıdan çıkmışken, apartmanın önündeki iki basamaklık yerde, Emine’nin kendi başına oturduğunu görüyorum. Dertli görünüyor, sıkılmış görünüyor, yanından geçip gidiyorum. Sadece birkaç adım sonra, bir cesaret beni dürtüyor ve geri dönüp selam veriyorum.
“İyisin, değil mi?” Sanki çare olacakmış gibi soruyorum.
“İyiyim.” diyor Emine, önüne bakmayı sürdürüyor; “Sağ olun.”
“Sizi dün de böyle otururken gördüm. Bir derdiniz yoktur herhalde?”
“Olmaz olur mu! Var, var da…”
“Anlatılır gibi değil o halde.”
“Değil işte. Yapacak bir şey de yok. Ben sadece… Eskiyi falan çok özlüyorum.”
“Hangi eskiyi?” diye soruyorum bu kez. Ve yanına oturmak için izin istiyorum. Başıyla onaylayıp biraz kenara kayıyor.
“Üniversite yıllarını özlüyorum.” diyor sonra.
“Herkes özler.” diyorum.
“Evet, ama sanırım benim derdim evde olmak. Bu mahalledeki insanları anlamıyorum. Hem bizimkiler üzerime çok titriyorlar. Şuraya gitme, bunu yap, şöyle konuş, böyle giyin… Neyse, sizi de darlamayayım kendi derdimle…”
“Ben dinlerim.”
“İş bulana kadar evde onlarla sıkışıp kalacağım belli ki. Belki daha da uzun sürecek… Kötü insanlar değiller. Hatta fazla iyiler. Ama beni anlamıyorlar. İhtiyaçlarımı anlamıyorlar.”
“Aileler böyledir. Yine de sağ olduklarına her an şükretmek gerekir.”
“Sizin aileniz?”
“Öldüler. Babam daha yeni öldü sayılır.”
“Üzüldüm. Başınız sağ olsun.”
“Sağ olun.” diyorum.
“Sizin bir işiniz vardır… Tutmayayım ben sizi…”
“Aslında…” diyorum korka korka, “Erik yemekle kafayı bozmuş yaşlıca bir dostum çağırıyor. Onun yanına gitmeyebilirim.”
“Ne için?”
“Nasıl?”
“Ne için gitmeyebilirsiniz?”
“Yani eğer ki siz bir yerlerde oturmak isterseniz…”
Etrafına bakınıyor Emine, sonra başını çevirip kendi evlerinin penceresine dönüyor, gözlerini kısıyor, telefonunu kontrol ediyor ve “Gidelim!” diyor acele içinde… İzzet Ağabey’i arayıp durumu izah ediyorum, “Olsun” diyor babacan tavrıyla, “Erik bir yere kaçmıyor ya! Ama çok tatlı, muhakkak yiyelim bir ara.” Yaşlı bir adamla arkadaş olduğum için kendime üzülüyorum, yine de tek bir görüşmemize rağmen, tuhaf da bulsam, İzzet Bey’i hayatımın bir kıyısına koyabiliyorum. Şimdi Emine’yle yan yana yürüyoruz, giyinişinden dışarı çıkmak, gezmek tozmak için hazırlandığı ama yapılacak bir şey bulamayıp kapı önüne oturduğu da anlaşılıyordu, bu yüzden mutlu görünüyor. Heyecanının taştığını hissedebiliyorum. Biraz da bu kadar kolay olmasına şaşırıyorum. Yine de şimdi onu yargılamayacağım. Tuhaf bir şey dikkatimi çekiyor. Emine neredeyse benim boyumda ve yürürken adımlarımız senkronize oluyor. Bunun daha önce hiç başıma gelmediğini düşünüyorum. Saçlarının gerçek rengi şimdi ortaya çıkıyor. Koyu kahverengi, neredeyse siyah, uzun ve bazı yerlerde kıvrılıp handiyse buklelere dönmüş. Kemerli burnunun altındaki dudağı küçük, ama ağzının şekli güzel, gözleri de tam olması gereken yerde duruyor. Kokusu bir çiçek bahçesi gibi, tabii hangi çiçekler olduğunu bilmiyorum ama sıcak, bir yaz gününü andıran bir koku, ona da çok yakıştığını düşünüyorum, sonra birden, kızın göğüslerinin nasıl koktuğunu merak ediyorum ve utanarak, elbette bu düşünceyi kendime saklıyorum. Sapkın iç dünyam böyle bir yığın meraka sahip. Ahu’yla falan karşılaşmamak için, biraz da yürümek bahanesiyle, mahallenin en ucunda pek az işlek olan bir kahveciye gitmeyi öneriyorum, başka hiçbir seçeneği düşünmeden böyle yapmayı kararlaştırıyoruz. Şans ki ikimizin de gitmeyi sevdiği bir yermiş. Emine’nin yüzü yol boyunca ciddi, pek az konuşuyor; ben konuştuğum zamansa sanki aynı anda hem yürüyüp hem de konuşamazmış gibi rahatsız edildiğine sinirleniyor. Bunu anlayabiliyorum.
Karşılıklı oturuyoruz, oturduktan sonra sandalyenin konumuyla biraz oynuyor, iki defa saçlarını savuruyor ve bana bakmaktan kaçınıyor, yüzüne çocuksu bir ifadenin yerleştiğini görebiliyorum. Hemen, yine acele içindeymiş gibi garsonu çağırıyor, ikimiz de kahvelerimizi söylüyoruz, birimize americano birimize latte, içeceklerimiz bizi temsil ediyorlar… Şimdi canımı sıkan bir şey, biz otururken Emine’nin benden yukarıda durduğunu fark ediyorum ve sanki duruşumu ne kadar dikleştirirsem dikleştireyim, başım onun başından daha aşağıda kalıyor. Biraz konuştuktan sonra her ikimizin de aynı ilkokulda okuduğunu, sonra Emine’nin başka bir mahalleye taşındığı için okul değiştirdiği, buraya da ancak tüm okul hayatı bittikten sonra, ailesi akrabalarına yakın olabilmek istediğinden döndüğü anlaşılıyor. Bu mahalle onu çok rahatsız ediyormuş. Bunun üzerine ben bütün hayatımın bu mahallede geçtiğini söylüyorum, tabii bunu söylerken kendime üzülüyorum da. Başka bir yerde yaşamak isteyip istemediğimi soruyor. Kaçamak bir cevap veriyorum. Ne işte çalıştığımı soruyor. Bu kez çalışmadığımı söylememek için, sanki işsizliğim geçici bir evreymiş gibi, yine kaçamak bir cevap veriyorum. Bunun üzerine kıt kanaat geçinen biri olduğumun anlaşılmasından korkuyorum ve bilinçsizce tatlı yemek isteyip istemediğini soruyorum. Kabul ediyor. Limonlu cheesecake söylüyoruz, yerken bir çocuk gibi davranıyor, ben de onun iştahını kendi iştahımla seyrediyorum. Niyeyse Emine’nin karşısında, toplum içinde sık sık duyduğum bir zorunluluğu, bir beyefendiliği taklit etme ihtiyacını hiç de öyle duyumsamıyorum. Daha şimdiden çok uzun süredir tanışıyor gibiyiz.
“… Sonra işte, ben de ona tek başına gitmesini söyledim. Bu yüzden kapıda oturuyordum. Erkekler gerçekten konuştuğun hiçbir şeyi dinlemiyor. Dinliyormuş gibi yapıyorlar, ama asla dinlemiyorlar…”
“Bu bahsettiğin kişi, çocukluk arkadaşın mı yani?”
“İlkokuldan işte. Mahalleye dönünce karşılaştık. Şu balıkçının karşısında bir milyoncu var ya, orada çalışıyordu. İşte tanıdı falan, konuştuk ettik. Ama hiçbir şeyi dinlemiyor. Bugün izin günü diye buluşacaktık. Birlikte çiçek pazarına gidecektik. Sevgilisi var, o da komşusu, burada oturuyor. Evlenirler gibi… Benden seçmesinde yardımcı olmamı isteyecekti…”
“Çiçek mi?”
“Evet, işte, bir çiçek sepeti hazırlatacaktı, içindeki çiçekleri de bana seçtirecekti. Bir saat geç kaldı. Ona özellikle saati defalarca söyledim. Ben de sen oturmayı teklif ettikten sonra ona tek gitmesini yazdım. Herhalde iyi yapmışımdır…”
“İyi yapmışsın.”
“Senin aklındaki ne?” diye soruyor.
“Nasıl yani?”
“Benden daha düşüncelisin…”
“Öyle miyim?”
“Evet, öylesin.” diyor, “Oturduğumuzdan beri öylesin. Kahvenden de içmiyorsun.”
“Dışarıda olduğumda kendimi rahatsız hissediyorum. Bir sorun bu. Bir süredir benimle.”
“Nasıl yani rahatsız? Panik olmak gibi mi?”
“Biraz… Yürürken sorun yok. Ama bir yere oturduğumda rahatsızlanabiliyorum.”
“Bir arkadaşımda vardı. Evden pek çıkmıyorsun sanırım?”
“Aslında doğru, çıkmıyorum. Yürüyüş yapmak için çıkıyorum sadece.”
Yargılandığımı hissediyorum. Bunu Emine’nin yüzünde beliren anlık bir ifadeden çıkarıyorum. Belki de benim kendimle ilgili şüphelerimin dışarıya yansımasıdır. Bilmek mümkün değil. Hem neden böyle söyledim ki? Yutkunuyorum…
“Üzerine gitmelisin.” diyor, “Sana zor gelen her neyse kendini buna maruz bırakmalısın. Ancak böyle aşabilirsin. Tabii ben doktor değilim ama, sanırım korku içinde kalmamak için, korkunun dışına çıkmaktan başka bir yol yok, bu da yine korkun her neyse onun içinden geçmek demek oluyor. Bu iki artı iki dört eder demek kadar basit aslında. Arkadaşım böyle aşmıştı.”
“Biliyorum. Ama sanırım benim yaptığım şey biraz daha farklı.”
“Evde ne yapıyorsun genellikle?”
“Yazıyorum.”
“Aaa, güzelmiş. Ne tür yazılar?”
“Çoğunlukla duygularımla ilgili yazılar. Bir duyguyu duygunun kendisinden bahsetmeden aktarmaya çalışıyorum. Mesela hüznümü anlatmak için, hüznümün bir resmini yapmak gibi, tutup hüznümü çağrıştıran bir denizi anlatıyorum.”
“Peki ya sonra?”
“Sonra ne?”
“Sonra bu yazılarla ne yapacaksın?”
“Bilmem, hiçbir şey herhalde.”
Duruşunu dikleştiriyor. Cheesecake’inden son çatalı da alıyor ve kahvesinden büyük bir yudum içiyor.
“Demek sen evde durup haybeye yazılar yazan birisin.”
“Evet, belki de öyleyim.”
“Başka bir şey istemiyor musun bu hayatta?”
Rahatsız oluyorum. Gözlerimi kısıyorum. Beni daha fazla köşeye sıkıştırmasına izin verecek miyim bilmiyorum. O an aklıma Ahu geliyor. Beni anlamak için çaba sarf eden Ahu. Beni dinleyen, bazı anlarda benim yerime benden daha akıllıca düşünen Ahu. Kafamda bir kıyaslama yapıyor, Emine’nin cahil bir kız olduğuna kanaat getiriyorum…
“Doğruya doğru,” diyor, “kusura bakma ama ben biraz dobra biriyim. Eğer ki daha fazla evde kalmaya devam edersen, giderek daha da zor gelecek insanların arasına karışmak. Bir yerden başlaman lazım.”
“Ya bunu yapamazsam?” diye soruyorum, “Ya bitmek üzere olan bir şeyin içindeyken, başka bir şeye başlamam da mümkün değilse?”
“Nasıl yani?” diye soruyor o da bu kez.
“Şu an evde kalarak,” diyorum bastırarak, “yani yaptığım yürüyüşleri falan bir kenara bırakıyorum, çalışma veya okul hayatına dahil olmayıp yazılar yazarak, aslında muhakkak bitirmem gereken başka bir yolun içindeysem ve beni evde kalmaya mecbur kılan şey de bu yolun henüz tamamlanmamış olmasıysa?”
“Bu da olabilir.” diye yanıtlıyor, “Ama bu bir bahane de olabilir. Konfor alanından çıkmamak için kendini bu yolla kandırıyor da olabilirsin.”
“Doğru, böyle yapıyor olabilirim.”
“Peki böyle yapıyor musun?”
“Bilmiyorum.” diyorum, köşeye sıkıştığımı çabucak kabul ediyorum. Şimdi Emine’nin boyu benden çok daha uzun görünüyor.
“İstersen sana yardımcı olurum.” diyor.
“Nasıl?” diye soruyorum.
“Seninle sık sık dışarı çıkıp bir yerlerde uzun uzun otururum. Bir rahatsızlık hissedersen seni telkin eder, sana iyi olduğunu söylerim. Böylece her rahatsız olduğunda eve sığınmana gerek kalmaz. İş bulana kadar bana da iyi gelir.”
“Evet ama, belki de bu sefer sana ihtiyaç duymaya başlarım. Başka bir bağımlılık olur bu da. Sana bağımlı olmamı istemezsin…”
“Çocuk değilsin ya, olmaz öyle şey. Benim sayemde alışırsın işte.”
“Tamam,” diyorum, “ama bunun için gerçekten sık sık buluşmamız gerekebilir.”
“Buna itiraz etmem.” diyor. Rahatlıyorum. Konuşmanın seyri çok daha kötü bir yerlere gidebilecekken gitmiyor, buna şükrediyorum. Emine’nin sandığım kadar cahil olmadığını da anlıyorum böylelikle. Biraz da kötü düşüncelerim için pişman oluyorum ama belli etmiyorum.
“Aslında,” diyorum, “o kadar da büyük değil sorunum. Çoğunlukla hemen eve sığınmıyorum yani. Bazı günler dışarıda kalmaya devam edebiliyorum…”
“Buluşmak istemiyor musun yoksa?”
“Yo hayır, isterim. Ama birbirimizi biraz daha tanımak isterim.”
“Aslında evet, daha hiç tanımıyoruz birbirimizi.”
Sonra kendimizden bahsetmeye başlıyoruz. Geçmişimizdeki arkadaşlarımızdan, okuldaki hocalarımıza kadar bir yığın insanı meze ediyoruz konuşmalarımıza. İkimizin de tesadüftür ki biten çok yakın dostlukları olmuş, en çok bunlardan bahsederken heyecanlanıyoruz. Her ikimiz de, birbirimizde kendimize ait şeyler gördüğümüz için yakınlaşıyoruz. Ben Emine’yi hiçbir şeye benzetemiyorum. Sanki bir kişiliği yok, her dakika başka birisi oluyor ve bana çözülmemiş bir bulmaca kalıyor. Ben de bu bulmaca sayfalarına bakıp durmadan kafamı falan kaşıyorum. İşte Emine böyle biri. Sanırım ondan hoşlanmıyorum, ondan hoşlanmak mümkün değil, bence bir nebze itici de, ama sohbeti bağlayıcı, bu daha ilk andan anlaşılıyor. Peki onunla ne konuşabilirim, diye kendime soruyorum, onunla konuşabileceğim konuların sınırlı olması beni üzüyor. Onunla her şeyi konuşabilmek istediğimi anlıyorum. Bu yüzden bazı arkadaşlıklarımı bitirdiğime yeniden pişman hissediyorum. Ertesi gün onunla aynı yerde tekrar buluşmak için sözleşiyoruz, ona bahsettiğim şiirlerimden birini duymayı çok istediğini söylüyor. Eve gittiğimde, bütün bir akşam bunu düşünüyorum. O an yazdığım hiçbir şiir gözüme güzel görünmediğinden kalemi elime alıyorum. Ne hakkında şiir yazacağımı bilmeden, biraz da saçmalamanın kutsal yaratıcı gücüne bel bağlayarak, satırları ardı ardına kelimelerle dolduruyorum. Bu bahsettiğim şiir aşağıdaki gibidir.
-
Sevgili dünya arkadaşım,
bir günün bütün gece olsa da
o vakit herkes uyuduğunda,
sen ve ben, dönüp dursak eksenimizde,
ve denizlerimizi çalkalasak göbeğimizde;
diğerleri uyanmadan, kaçar gibi
büyük karanlıkta, mehtabın ardına saklanarak
tutulsak bir yerlerimizden.
Sevgili ağaç arkadaşım,
kaldırsak kollarımızı ve açsak iki yana,
korkutucu bir bakışın altında
rahat bir gölge olsak
ve hem dost hem düşman bilip saysa bizi;
biçare olana açsa çiçeklerimiz,
mevsimler ve yılları anlatsa
gövdemizde çizgilerimiz…
Sevgili derya arkadaşım,
o hepten, hepten köpürüp
taşsak kayaların üzerinden,
dövsek kumları her birimiz,
ve azametli ve korkulu halimiz
içini ısıtsa mazlumların;
üzerimizden soğuk rüzgarlar esse
merakla çocukların düşlerini süslese
enginlerimiz…
Sevgili insan arkadaşım,
adımlarımız dövse kaldırımları…
sigaramız, takunyalara ezilmiş,
bir de tin adında çetrefilli rüzgarlar ezmiş;
becerikli ellerimizmiş inşa eden
camdan ve demirden bacaları…
bir duman görülmüş,
süpürmek için tüm kemik ve kanı…
Sevgili ruh arkadaşım;
göğe yükseleceğin vakte değin
sıkıntıyla geçiriyorsun ömrünü;
gözlerin satırları ve ufku turluyor kimi;
kimi büsbütün kabuğuna çekiliyorsun…
her şey sensin ve her şey senin için
yeryüzünde bir şarkı söylüyor,
bir şarkı söylüyorsun onlar için…
-
“Beğendin mi?” diye soruyorum. Hiç düşünmeden beğendiğini söylüyor. O da aslında şiir yazmayı çok istiyormuş ama kendinin yeteneksiz olduğunu düşünüyor. Ne zaman kağıdın başına geçse ve eline alsa kalemi, daha evvelden aklına gelen her şeyi bir çırpıda unutuyormuş. Ben de bunun olağan bir şey olduğunu söylüyorum. Eğer ki bir şeyler çıkmasını istiyorsa, biraz saçmalamaya hazır olması gerektiğini hatta bunu istemesini söylüyorum. O ise böyle yaparsa ortaya çıkacak şeyi katiyetle sevmeyeceğinden emin. Duru şiirlerden hoşlanıyormuş, bir kelimenin bin kelimeye denk geldiği lirik, şiir gibi şiirleri seviyormuş. Ben de böyle şiirleri çok sevdiğimi, ama yazmanın çok zor olduğunu söylüyorum. Burada kıskançlığım beni ele veriyor, Emine de anlıyor bunu ve gülüyoruz. Gerçekten şairlerin toplumda bir görevinin kalmadığını söyleyerek daha karanlık bir yere getiriyorum konuyu. Bu toplumun şairlere göre olmadığını, şimdiki halinde devam ederse insanlık, şair ruhlu kimselerin rezil kepaze olmaktan öteye gidemeyeceklerini, kendilerine acı çektirmekle kalacaklarını söylüyorum. Bu sefer o benim de bu ruhlardan biri olup olmadığımı soruyor. Biraz susuyorum. Aslında kendimi hep şair ruhlu, kolay etkilenen, incelikli biri olarak gördüğümü ama zamanla hayatın beni kabalaştırdığını söylüyorum. Bunun anlaşılabilir bir şey olduğunu söylüyor. Ona göre de yaşamak bir yerde inceliklerini kaybetmekmiş. Bunu yaşayarak görmeye, en nihayetinde bıktığımız portre neyse ona dönüşmeye mecburmuşuz, bu bir nevi bizim yazgımızmış. Doğru bir şey söylediğini dile getiriyorum ve düşünüyorum da. Gerçekten de yaşam, bize yaşattığı acılarla bizi kabalaştırmaktan başka ne yapıyor ki?
-
Aslında Emine’ye söylediğim gibi dışarıda otururken rahatsızlandığım falan yoktu. Tamam, bir zamanlar bu konuda bir nebze sıkıntı yaşamıştım ama artık uzun süre bir kafede oturabiliyor, market sıralarında falan bekleyebiliyor veya insan içine herhangi bir durumda kolaylıkla çıkabiliyordum. Bir his olarak kendimi ona böyle tanıttım ve nihayetinde onunla daha sık buluşmak için bir bahanemiz oldu. Belki bu benim şansımdır. Belki onun bu konuda bana yardımcı olmak isteyeceğini önceden sezmişimdir. Artık nasıl olduysa oldu. Eve yaklaşmadan evvel, ailesi bizi birlikte görmesin diye yollarımızı değiştirip başka yönlere sapıyoruz, hemen hemen her gün aynı kafeye gidip dönmenin cazip bir yanı var, ikimizi de eğlendiren bir şey bu, kendimizi okuldan kaçmış liseli ergenler gibi hissediyoruz. Her gün önemsiz şeyler konuşuyoruz. Sohbetimiz giderek daha bir bağlanıyor, belki de birbirimizin en yakın arkadaşları olacağız, belki Suavi’ye ihtiyacım kalmayacak. Bilmiyorum, sevgili okur, şimdiden bir şey söylemek zor. Ama sanırım Emine’den hoşlanmayacağımı bilmek beni rahatlatıyor. Eğer ki ondan hoşlanmaktan korksaydım bu süreç benim için daha bir sancılı olabilirdi, hatta gerçekten ona bahsettiğim gibi orada olmaktan ötürü rahatsızlanırdım. Bunların hiçbiri olmadı. Emine’nin gözlerinin içine baktığımda hiçbir şey hissetmedim...
Tabii her şeyde olduğu gibi, bunda da fazlasının zararlı olduğu aşikardı. İlk üç günden sonra buluşmalarımızı iki günde bire düşürdük ve bundan sonraki seferlerde Emine genellikle aradığı işle ilgili oldu, ben de akşamlarımı Ahu’ya ayırdım. Emine çoktan birkaç yere başvurmuş ve yanıt bekliyor olduğundan her an tetikteydi ve telefonuna fazladan bir alakayla bakıyordu. Ben de onun heyecanına ortak oluyordum, hatta bazen onun yaptığı gibi iş arayasım, bir yerlere başvurasım bile geliyordu. Kahrolsun ki paranın daha fazlasında gözüm yok, buluşmalarımızdan sonra dosdoğru eve döndüm ve duygularımı yazdım. Bu esnada İzzet Ağabey beni birkaç defa daha aradı. Ben de o böyle yapınca nihayet ısrarının sebebini merak edip öğrenmek için sordum. İhtiyar işten çıkarıldığı için mutsuzdu ve konuşacak birine ihtiyaç duyuyordu. Bu olay yeni olduğundan da konuşup yükün büyük bölümünü çabucak üzerinden atmalıydı.
“… İşte böyle oğlum, bunlar böyle sefil insanlar… Ama bir pişmanlığım yok. Ben lafımı söyledim. Çekip gitmesini de bildim hem. Bu yaşıma geldim, çalışacak bir yeni iş daha bulurum. Ararım, ederim, çabalarım. Bana koymaz. Ben emeğimi kendi yaşamıma veriyorum.”
“Bu da ne demek?” diye sordum.
“Kendim için çalışıyorum. Çalışmayı seviyorum genç arkadaşım.”
“En azından bir süre boş durmaktan zarar gelmez…”
“Olmaz!” diyor, “şimdi emekli olmayı düşünmediğimden yapamam bunu. Çünkü alışırsam, bu sefer tekrar bir işe girmek zor gelmeye başlar. Biliyorum. Biliyorum çünkü bunu da yaşadım. Hiç vakit kaybetmemek lazım. Sürekli emek vermek lazım…”
“Ben…” diye kekeledim, kendimle ilgili bir itirafta bulunacaktım ki dilim dönmedi, zaten bunu yapmış olsaydım canım çok sıkılacaktı. Tek hissettiğim aşağı bir pozisyonda olduğumdu. Çalışkan kişi hangi işte çalışırsa çalışsın, bir hademe veya sırf tuvalet temizleyen biri bile olsa, emeğine özen gösterdiği ölçüde, yani gerçekten çalışkan olduğu vakit tembel olandan üstündü. Bu üstünlük bir erdem üstünlüğüydü ve statüleri bile alaşağı edebilirdi. Tuvalet temizleyen ama çalışmaktan mutlu olan biri, bir ofiste olup da masa başında yaptığı işten memnun olmayan, sıkılan birine de üstündü. Bu kişi bir patron veya yeri sarsılmaz bir kimse de olsa, işini sevenle aşık atamazdı. O halde, erdemlerin en üstünü olan çalışkanlık bir yol bana da uğramalıydı. Bunu takdir ediyor, ama hayatıma nasıl alacağımı bir türlü bilmiyordum. Benim çalışkanlığımın yazıda olduğuna içimden ısrar ettim. Beş kuruş kazandırmayan, benden başka kimsenin okumayacağı, hiçbir gerçek geçerliliği olmayan kağıtlar bütünü.
“Ne yaparsan yap severek yapacaksın.” dedi İzzet Bey.
Bunu daha önce çok defa duyduğumu biliyordum. Ama severek yapacak bir iş bulamıyordum belki de. Belki de ben kötü ekonominin bir ürünüydüm. Yalnız değildim ve benim gibi sürüyle genç vardı. Ne okuma ne de çalışma hayatına dahil olan, evden pek az çıkan, yaşam gücü epey düşük ruhu yaşlı gençler. Aklıma Suavi geldi. Sonra onun orada burada birkaç işte çalıştığını düşününce sinirlendim. Herkes harıl hurul iş arıyordu. Düsturumu defalarca tekrarladım içimden. Beni rahatlatıyordu:
“Bende eksik olan şey emek, fazla olan şey katran, ben bu ikisinin yan yana gelmesiyim. Ben de eksik olan yaşama sevgisi, fazla olan nefret, ben bu ikisinin peş peşe gelmesiyim…”