CHAPTER 8
KISRAK
İsmail Hakkı KılıçUyanıyorum. Sabahın erken bir vakti. Annem ve babam da uyanmışlar. Mutfakta kahvaltı ediyorlar. Sessizler. Ama ben kalktıklarını anlayabiliyorum. Bir fısıltı halinde tartışıyorlar. Üzerimi giyiniyorum. İçimde her sabah nasılsam öyle olmanın mutluluğu var, ama ben henüz bu mutluluğun farkında değilim, bunu hep yanımda olacak bir duygu sanıyorum. Annem ve babamdan bana yer açılınca karnımı doyuruyorum. Çok fazla yememe gerek yok, çünkü acıkmayacağım. Çok fazla sigara içmeme de gerek olmuyor. Yaşıma göre iyiyim. Annem bir an enseme dokunuyor, sonra kuvvetli elleriyle sıkıyor, babam ölmeden önceki haline göre genç ve kuvvetli görünüyor. Doktoru kendine yasak etse de, daha ben yemeğimi bitirmeden sigarasını yakıyor babam, kaşları gür, kıvırcık saçları yeni traş edilmiş, bir tütün kolonyası gibi kokuyor, üzerinde beyaz bir tişört var ve tişörtte emeklilik lekeleri bulunuyor. Ben onun hala daha yediği peynirin tadında olduğunu anlıyorum. Annem de bütün odağını kabak tatlısına vermiş, bunu neden sabahın bir köründe yaptığını anlamak kolay değil. Kendisi de bilmiyor. Güne başlamanın bir şekli bu. Şekerli koku burnuma değiyor, bunun hoş bir tadı var ama annemin yüzü üzgün. Biraz baygın bakıyor. Sandığım kadar genç de değil ve sanki boşluğa dalan gözleri yaşanmamış bu hayattan uzak bir aleme kaçmaya yer arıyorlar. Hayır. Annem bir intikam alamayacak, istemeyecek de, bana baktığında olgunlaşmak üzere olan bir meyveyi görüyor. Hayatın bu meyveyi dalından koparacağını bilmiyor.
Üzerimde bir yorgunlukla okula yürüyorum. Nereden baksan iki bin adımlık bir yürüyüş bu. Mahalleyi boydan boya geçmem gerekiyor. Zihnim yorgun. Şimdiki gibi yorgun. Ben daha yolun yarısındayken yağmur başlıyor. Islanıyorum. Başlığımın altından görüş mesafem kısılıyor. Burada olmayı seviyorum. Bu yağmurun altında ıslanmayı seviyorum. Aklımda yağmurla ilgili şarkılar var. Aklımda eski bir zamanda yaşama isteği var. Aklımda depresyonun bana yaşattığı ilk enkaz duruyor. Ben bu enkazı anlamıyorum. Daha o yaşta, başında kavak yelleri esen bir lise talebesiyken tanışıyorum depresyonla. İstememenin nedense acı bir tadı var. İnsan bir şeyleri istemeyerek katiyetle mutlu olamıyor. Anlıyorum ki mutlu olmak için istemek, sonra istediğin şeyi elde etmek için çabalamak gerekiyor. Ben daracık bir akvaryuma sığamamış büyük bir balığım. Küçülmek istiyorum. Tek isteğim bu. Dahice bir şekilde, zihnim bundan bir şiir yaratıyor, şiirde hep sığılamayacak kadar dar yerlere sığmaya çalıştığımdan bahsediyorum, büyük bir balık da olsam, isteğim okyanuslar değil, küçük sular, belki bir yağmur suyu birikintisi kadar sığ yerler.
Okula varmadan yakınlarda bir evin bahçesinde sigara içiyorum. Daha doğrusu içmeye çalışıyorum. Binanın çıkıntısı altında da olsam yağmur bana uzanıyor. Sigaramın kenarları ıslanmış. Belki de bu yüzden hızlı hızlı nefesler çekiyorum, çabucak kül izmarite dayanıyor. O sıra aklımda değişik bir düşünce var. “Mutsuzluk aslında mutluluktur. Mutlu olmak için mutsuz olmak gerekir.” Bunun bana nereden bulaştığını bilmiyorum ama iyice yer ettiğine eminim. Duruşumu dikleştiriyorum. Bu hayatta mutsuz da olacağımı söylüyorum kendime. Nasıl bir mutsuzluk olacağını bilmiyorum sadece. “Olsun,” diyorum, “nasıl olursa olsun!” En nihayetinde bu mutsuzluk beni ben yapacak ve ben olabildiğim için mutsuzluğuma teşekkür edeceğim. Belki kitaplardan öğrendiğim bu düşünceyi, kendime aitmiş gibi yaşayarak da kanıtlarım ve bir gün insanların önünde de dile getiririm. Evet, bu dünyaya mutsuz olmak için geldim ben. Sigaramın izmaritini fırlatıyorum. Okula yürüyorum. Dış kapıda, görevli Yunus Ağabey’e başımla selam veriyorum. “Yine geç kaldın.” diyor bana gülerek. O an tuhaf bir şey oluyor. Yerde, Yunus Ağabey’in ayağının kenarında bir köpek ölüsü yatıyor. Köpeğin vücudu yarıya kadar, belden aşağısı da yok. “İşte okul böyle bir yerdir.” diyorum içimden, “Her zaman böyle bir yerdi!”
Köpeğin dehşetli görüntüsünü aklımdan çıkarmakla ilgileniyorum. Sınıfa geçip en arka sırada yerimi alıyorum. Dersimiz felsefe. Diğer öğrencilerin yüzlerine bakmıyorum. Düşünceliyim. Felsefe hakkında kafamda bir kurgu var ve bu kurgunun nereden geldiğini bilmiyorum. Ama orada. Ne ilkçağ felsefesini bilirim, ne ortaçağı ama yine de felsefe hakkında bu izlenim bende derin bir şekilde yer etmiş. Hocamız sınıfa giriyor. Bir şeyler anlatıyor. Bir şeyler anlatmaya başlayalı çok olmuş. Aslında merak etmediğimi, bu yüzden başını dinleyemediğimi düşünüp kendimi haşlıyorum. Merak etmeliyim. Konumuz Sokrates. Onun peşine takılan ve pazar yerinde birlikte dolandıkları öğrencileri. Bugünün pazartesi olduğuna eminim, yani yakınlarda, okuldan birkaç blok ötede, burada da bir pazar yeri var. Öğretmenimizin adını hatırlayamıyorum. Halbuki onunla her felsefe dersinde tartışırdım. Felsefe sorgulamaktır, sorgulamak kabullerden uzaklaşmak, kabullerden uzaklaşmak da dinden uzaklaşmak anlamına gelir, o halde bu denklemi ona hatırlatmalıyım. Bu yüzden onunla tartışıyorum. Ama o dindar birisi. Bana da hep bir Tanrı’mın olmasını öğütlüyor. Bunu iç huzurum için mi söylüyor yoksa başka bir nedeni mi var bilmiyorum. Ama muhakkak bir Tanrı’m olmalıymış. Başka türlü bu hayatı yaşamaya değer görmüyor belki de. Dünya Tanrı’sız çok çıplak ve katlanılmaz olur herhalde. Oysa ben sanat var, diyorum, bilim var, felsefe var, kültür var, insanlar var, insan var, bizi doyurmaya yetecek her şey var. Onun gözlerine baktığımda bunların bir insan ruhu için yetmeyeceğini düşündüğünü anlayabiliyorum. İnsanın Tanrı’ya muhakkak ihtiyacı vardır, çünkü, ona baktığımda anlıyorum yine, insan muhakkak yalnız kalır ve her şeyden uzaklaşır. Acaba ben de yalnız kalacak mıyım, kendime soruyorum, hayır, diyorum bu kez, ben her şeyden uzaklaşmayacağım, böylece Tanrı’ya da yakınlaşmam gerekmeyecek. Felsefe hocam gibi ipek bir takım giyip belki genç öğrencilere, bu kez benim felsefe hakkında kafamda kurduğum resim ve örüntü neyse ondan bahsedeceğim. Felsefe hocalarının bazıları dinsiz olurlarmış, bize ise en dindarlarından biri denk geliyor. Hakkında kötü kötü dedikodular dolaşan, Sokrates gibi çirkin, ama saygılı, hoşgörüsü yüksek, tahammüllü, yaşama sıkı sıkıya bağlanmış, iyi bir adam. Onu özleyeceğimi bilmiyorum. Ona kapıda ölen köpekten bahsetmek istiyorum sonra. Kapıda bir köpek ölüsü var, bunu düşündükçe soğuk soğuk terliyorum, vücudu ortadan ikiye bölünmüş, bu halde nasıl dersimize devam ediyoruz? Nasıl Sokrates’ten bahsediyoruz? Nasıl tek bildiğimiz hiç bir şey bilmediğimiz oluyor? Nasıl cüretkarca ölümü bekliyoruz? Nasıl oluyor bunlar?
Teneffüs oluyor. Sıramdan uzaklaşıp pencereye yollanıyorum. Annem ve babam Yunus Ağabey’in yanındalar. Ne ara buraya geldiler, düşünmeden edemiyorum, biraz da utanıyorum. Ailesiyle görülen yaşı geçkin her bir kimse gibi utanıyorum, üstelik tam o sıra, liseye bir on sene ara verip bu yaşımda geri döndüğümü de anlıyorum. Her şey korkunç oluyor. Dayanılmaz oluyor. Annem eğilip yarısı olmayan köpek ölüsünü kucaklayıveriyor. “Köpeğin arka bacakları yok anne, bunu iyi edebilecek misin? Uzaklara gitmesini sağlayabilecek misin? Bu ölü tekrar ve tekrar nefes alacak, koşturacak, insanlara hırlayacak mı? Kötü rüyalar görüyorum anne, rüyalarımda çocukluğuma, gençliğime kaldığım yerden devam ediyorum. Sanki hayatımda, olmamam gereken bir yerdeyim, sıkıştım, küçük bir akvaryumdaki büyük bir balık gibi sıkıştım.” Annem beni duymuyor. Bana bakmıyor da. Orada, Yunus Ağabey’in yanında, babamla birlikte gururla dikiliyorlar. Gurur duyuyorlar, başarı gören her sıradan ailenin gururunu. Oysa ben bir yere varamadım. Burada sıkışıp kaldım. Sesimi onlara ulaştıramıyorum. Bu köpek ölüsünü bırakmalarını sağlayamıyorum. Derken felsefe dersine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu kez hocamız elinde bir sopayla sınıfın bir ucundan bir ucuna yürüyor. “Biz sopayla, dayakla felsefe yaparız. Bizim Yunan Mucizemiz budur.” diyor. Sopanın korkusundan herkes söylediklerini kolayca anlıyorlar. Bense bir Yunan Mucizesi var mı tartışmaya hazırlanıyorum. Ama soğuk soğuk terlemem çoğaldığından bir şey de yapamıyorum. Tüm bedenimde bir katılık halis oluyor. Korku duymaya başlıyorum. Başımı aşağı eğdiğimde, bacaklarımın olmadığını görüyorum. O sıradan hareket edemeyeceğim. Ağzımı açıyorum, avazımı koparana dek bağırmam lazım. Ancak daha önce olduğu gibi bu rüyada da sesim çıkmıyor. Gecenin bir yarısında, soğuk terler içinde, nefes nefese uyanıyorum. Tek bildiğim bedenim ve karanlık. Bu rüyayı unutmak için ayaklanıyorum, uyursam ve kaldığı yerden devam ederse diye korkuyorum, balkona çıkıp bir sigara yakıyorum.
-
Sana bir gösteriş budalası olduğumdan bahsetmiş miydim, sevgili okur, herkes beni izlesin isterdim ve insanları düşmanca küçümseyerek, onlardan önde ve önemli olmayı dilerdim. Aslında kendimi rezil etsem bile kabul edemeyişimden ileri geliyordu, ben ne kadar küçük düşsem de “sahne benim” demenin bir yoluymuş gibi fazla fazla abartarak ve göze sokarak yaşadım bazı şeyleri. Başka türlü haz almamın bir yolu yoktu. İnsanlar, çoklukça vardı ve bense teklik olarak vardım, o halde çoklukça var olanın teklik olarak var olanı izlemekten başka şansı yoktu. Oysa çoklukça var olanların da teklik olarak var olabildiği başka dünyaları olduğunu anladıkça kanar gibi olmam sanırım kırılgan, cam bir ruhtan meydana gelmemin bir ürünüydü. Ben de sonra, kanayıp durdukça, daha fazla bir budala olmama imkan da yokken, herkesten geride kalmış hayatımda, beni teselli edecek tek şeyle, gözler önünde olmayı bırakıp benim daha da görünmez olmama olanak tanıyan yazıyla tanıştım. Sanki kanayan ruhum akacak bir kase bulmuştu. Karanlık bana cevap vermiyordu anlayacağın ama karanlığın kendine ait bir tekliği de yoktu, karanlık herkese karşı ve her zamanda aynıydı. Bütün büyük düşünceler ilkin karanlığa karşı düşünülmüş ve söylenmişti. Karanlık gerçek bir yarendi. Burada karanlık sen oluyorsun.
Rüyama gelirsek. Böyle, eski okulumda geçen birçok rüya gördüm ama belden aşağısı olmayan köpek, bilhassa sağ olan annem ve babamın bu hayvana gösterdiği alaka sağ olsun, bu kez çoğu seferden daha çok etkilendim. Gece boyunca, en azından sabah olup da ben masamın başına oturana kadar bu rüyayı düşündüm durdum. Masamın kenarında duran kitapta yüzü olan Immanuel Kantı seyrettim, ve muhtemelen Kant bu resimde karanlığa bakıyordu. Birçok sorunu çözmüş bir adam bu, anlaması güç biri, ama karanlığa baktığında, benim karanlığa baktığımda gördüğüm şeyi görmüyor. Belki buradan hareketle yine kötü hissetmeye başlayabilirim. Ama yine de, diye düşünüyorum, kimse kendini Kant’la kıyaslayacak kadar akılsızlık etmez. Bu kişinin kendine yapılmasını istemediği bir şeyi yine kendi kendine yapması olur. Ben böyle birçok şey yaparım evet, mesela gördüğüm rüyalar, kendime yapılmasını istemediğim bir şeyi kendime yapmam olmuyor mu? Yoksa burada benden başka bir şey olarak bilinçdışı falan mı devreye giriyor? Bilinçdışım ben olarak benden başka bir şey olamaz mı yoksa? Bilmiyorum, bilmek istemiyorum. Sen de takdir edersin ki, baştaki sohbet yeteneğimi de kaybediyorum. Konuları iyice ve etraflıca anlatamıyorum. Onlara kısaca değiniyorum. Derinleşemiyorum. Çünkü hayatım düz bir çizgiden ibaret. Beni heyecanlandıracak hiçbir şey olmuyor. Bundan da artık kaç defa dert yanabilirim bilmiyorum da. Keşke bir deniz feneri görseydim yine rüyamda, keşke yine aynı şeyi görmenin manasını kavrayamayarak bir gizemi aralamaya çalışan kimse olsaydım da masamda beni düşündüren bir şey olsaydı, ama yok. Geçmişle ilgili bütün rüyalar kolayca anlaşılır. İçeriklerinde bir gizem yoktur, akla gelen ilk şey şimdinin dünü yenememiş olduğudur.
-
“Sen tanıdığım hiçkimseye benzemiyorsun.” diyor Ahu. Ben kanepede uzanıyorum, başımı onun dizlerine koymuşum, o da oturuyor ve saçlarımla oynuyor.
“Ne varmış bende farklı olan?” diye soruyorum bu kez.
“Seni ilk gördüğümde duruşundan etkilendim.” diyor, "Hoş bir beyefendi olduğunu düşündüm. Arkadaşlarıma da söyledim bunu, emin ol. Ben sanırım erkeklerde yaşanmışlık arıyorum. Bu da sirayet ediyor elbette. Hatta erkeklere baktığımda ilk bunu görüyorum. Sen çok şey yaşamamış da olsan, tecrübe diyebileceğin şeyler yaşamış birisin. Bunu hemen anladım. Sonra bana bakışında, arzunda bana çekici gelen bir şey vardı. Arzulayış biçiminin de sıradan bir arzulayıştan başka olduğunu düşündüm…”
“Ne gibi mesela?”
“Şairane bir arzuya sahiptin. Gözlerin bana baktığında sırf bedenen beni görmek istemiyordu. Bana dair birçok şeyi, belki birçok alakasız şeyi de merak ediyordun. Bence gerçek bir sevgi için muhabbet gerekir ve muhabbet de bunlardan doğar. Erkekler kadınlarla ilgili şeyleri bilmek istemediklerinde, onları sadece bir haz nesnesi olarak görürler. Ama sen bilmek istiyordun ve merak ediyordun…”
“Sen de bunu, benim sana bakışımı yarım yamalak da olsa görerek hemen anladın.”
“Anladım tabii… Kadınlar böyle şeyleri anlar. Biz göz göze geldiğimizde bir yangını düşündüm. Bakışlarımız karşılaştığında adeta alev saçıyorduk. Bu daha önce de olmuştu ama bu kez sen yaşça benden çok daha büyük olduğundan daha bir merak duydum.”
“Çok mu büyüğüm senden?”
“Evet. Bir dinazor kadar yaşlısın.”
“Peki ya sonra? Tanıdığına değdi mi?”
“Bilmem. Hala daha bunu anlamaya çalışıyorum. Belki seni sepetlerim. Aslında…”
“Aslında ne?”
“Tecrübelisin ve yaşamışsın.”
“Evet?”
“Ama şu anki hayatın çok durgun. Kendime birkaç defa bu kadar ıssız yaşanabilir mi sordum. Beni şaşırtmış oldun burada. Sonra alıştım tabii. Anladım. Neden yalnız kalmak istediğini, insanlarda neyi arayıp da bulamadığını anladım.”
“Neyi arıyormuşum?”
“Kendini.” dedi Ahu. Sonra aramızda bir sessizlik oldu ve ben bu cevabı uzun uzun düşündüm. Gerçekten de hem bende hem de dışarıda eksik olan şey buydu. Ben var mıydım yok muydum bunu çok fazla soruyordum, büyük şüpheciydim, şüphem beni tüketiyordu, daha önce de böyle kendi ayağıma takılmıştım.
“Kendimi ve iyileşmeyi.” dedim sonra.
“Kendinin güçlü bir halini. Dışarıda, insanların arasında yapabilen, bocalamayan bir halini arıyorsun. Bunun için de, hayata verdiğin bir moladasın. Bu mola uzun sürmüş, senden bazı parçaları almış götürmüş, hatta seni bir nebze tüketmiş ama kendinden emin olana dek başkalarına gidemiyorsun da. İnsanlar başkaları olmadığı takdirde kendilerinde olan şeylerin anlamını sorguluyor, hatta kısacık sürelerde akıllarından şüphe ediyorlar. Sense tam tersine, başkaları olmadıkça emin olabiliyorsun.”
“Sen akıllı bir kızsın Ahu.”
“Öyleyim. Ve şimdi tüm aklımı senin için kullanıyorum. Çok daha iyi olabilecekken neden istemeyi bıraktın, gayelerden yüz çevirdin anlamaya çalışıyorum. Bunda zekice bir yan yok. Akılsızın birisin, diye demiyorum, ama gerçekten akıl da yok. Oysa sen hesap etmişsin. Ta baştan beri hayatının böyle bir durgun evreye gelip çatacağını biliyormuşsun. Yaşadığın her şey de seni nihayetinde bu hayata sürüklemiş. Tabii zor olan, yaşadığın sarsıcı kayıplarından bahsetmiyorum. Daha başka şeylerde de, sen hep yolunun buraya, bu inzivaya çıkmasını arzulamışsın gibi. Bunu hem konuşmalarından, hem de sana bakıp geçmişini hayal etmeye kalktığımda, çokça emin olarak anlayabiliyorum. Ayrıca istemeyen kimse böylesi bir hayata sıkışıp kalmaz.”
“Sen belki de bana acıma duyuyorsun.”
“Belki de… Ama bu acıma sırf bir acıma değil. Ben sanırım hayatta her şeyi yerinde olan insanlardan uzak durup sorunları olan insanlara yöneliyorum. Diğer türlüsü, bugünün mutluluğunu arzulayan ve ona sahip olan insanlar korkutucu ve kötü görünüyor. Sanki dünyayla ilgili bilgilerinde bir eksiklik var, ruhları da yarım. Belki de, diye düşünüyorum senin hakkında, onu bu hale getiren şey de dünyanın kötü bir yer olduğunu benim bildiğim yolla bilmesidir. Belki o da bu dünyanın gerçek yüzünü, gerçek saçmalığını görmüştür.”
“Belki de… Belki de baştan beri görüyordum.”
“Ne kadar eski?”
“Çocukken de, küçücük bir çocukken de dünyada bir yığın saçmalık olduğuna inanırdım. İnsanları anlamazdım. Kimilerine kolay görünen şeyler bana imkansız gelirdi. Ama en nihayetinde diğerlerinde olup da bende olmayan şeyler adına hep çok üzülürdüm. Endişe duyardım.”
“Belki de bu yapmaman gereken bir şey. Diğerlerinde olup da sende olmayanları unutup sende olup da diğerlerinde olmayan şeylere odaklanmalısın. Belki iyileşmenin tek yolu budur. Belki kendini sevmenin de tek yolu budur…”
“Bu eve güneş girmiyor. Günlerimi mutlulukla geçirmiyorum. Doğam gereği falan bilmeye iştah da duymuyorum. Şayet bu iştahım olsaydı, daha az erinseydim ve adımlarım beni daha çok memnun etseydi, belki o zaman çetrefilli şeylerin peşinden layığıyla gidip mutlu biri olabilirdim. Sanırım çok erken bir evrede, savaşı kaybettiğime ikna oldum. Ben silahı elden ilk bırakanım. Tepeyi terk eden ilk okçuyum. Nasıl kendimi sevebilirim, iyi anılmama imkan kalmamışken?”
“Oysa iyi anılmak istiyorsun…”
“İstiyorum. Çok istiyorum. Belki sevilmekten de daha çok istiyorum. İyi anılmak ve bana zor gelen hayatımın takdir edilmesi… Daha başka, daha üstün bir mutluluk olabilir mi? Ama bunun için, bu mutluluk için yani, önce benim memnun olmam gerekiyor, şayet diğerleri beni iyi mi anar kötü mü zaten bilemeyeceğim.”
“Özlüyor musun… yani annen ve babanı?”
“Özlemek ne kelime! Onlar benim her şeyimdi. Şu hayatta bana güç veren tek iki ayaklı canlı onlardı. Başka insanlara hep düşmanca bir tavırla yaklaşırdım, onlarsa benim ailem oldukları için, bir konuda yanılsalar, gafil duruma düşseler, kötü olsalar bile sevgimden eksilmiyordu, onları sevmeye devam ediyordum. Bu büyük bir şanstı. Herkes de bunu aramıyor mu? Eksilmeden, azalmadan sevgisinin muhattabı olacak insanları aramıyor mu? Bir aile aramıyor mu?”
“Anlıyorum. Sana baktığımda bunu aradığını da görebiliyorum.”
“Hayır… Ben en azından şimdilik, onlara tam olarak veda etmediğim sürece, yeni bir aile aramıyorum. Gücüm yok.”
“Ama güçlenirsen ve iyileşirsen…”
“Evet. Çok fazla benden konuştuk. Ya sen?”
“Ben kendimi senin hakkında konuşurken zaten anlatıyorum. Artık anlarsın ya da anlamazsın. Senin hakkında konuşmak hoşuma gidiyor. Bak bu da iyi bir özellik. Her kızda bulamazsın.”
“Bulamayacağımı biliyorum. Teşekkür ederim. Bana iyi geliyorsun.”
“O halde şanslısın…”
Bir süre susuyoruz. Birbirlerimizin gözlerinin içine bakıyoruz. Ahu baş parmağıyla yanağımı okşuyor. Güzel yüzü, sarı saçları, güldüğünde yanaklarında oluşan gamzeler, her bir detay içimi sevinçle dolduruyor. Evet, bu duygunun büyük bir sevinme olduğunu anlayabiliyorum. O an aklıma kötü şeyler de doluşuyor. Bir gün gerçekten de Ahu burada olmayacak ve ben yeniden yapayalnız kalacağım. Hiçbir şey konuşamamak da olsa yaptığımız, bu hiçbir şeyi konuşacağım kimsem de olmayacak. Suavi’yle birbirimize bakacağız ve Kalender’e yazdığım mektuplarda yine yalan söyleyeceğim.
“Hiç zamanın durmasını istiyor musun?” diye soruyor Ahu.
“Zamanın içinde olanlar durmasını ister.” diyorum, “Ben zamanın akmasını istiyorum.”
Gülümsüyor, söylediğim şey onu düşündürmüştü, bunu kaşlarının arasında kırışan bölgeye baktığımda anlayabiliyorum.
“Düşünüyorum da, belki de ben zamanın durmasını istiyorumdur ve sende bulduğum şey budur. Ama sen bende aradığını bulamayacaksın.”
“Sende bulduğum şeyi seviyorum.” diyorum. Yine de bu onu teselli etmiyor. Yüzünde ciddi bir hal var, bunun düşüncenin bir işareti olduğunu görebiliyorum. Buradan sonra söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Ben de yutkunuyorum, sessizlikle gözlerine bakıyorum ve içimin rahatlamaya devam etmesini isteyerek orada öylece yatıyorum.
“Sevgili Ahu, sen tanıdığım en gerçek insanlardan birisin. Güzelliğini bir gün görmesem bütün bir hayattan eksik kalmış gibi hissediyorum. Aklın da aydın odalarla dolu, bu odaları ışıklandırmayı, pencerelerine çiçekler kondurmayı biliyorsun, bunu yaşamaya devam ettiğin her an her şeye sevgiyle yaklaşarak, bir mücadelenin sonunda başarabilmeni ne kadar takdir etsem azdır. Keşke seninle her konuştuğumuzda benim için şu kısa zamanda ne kadar önemli olabildiğini anlatmanın bir yolunu bulabilsem ve ağzımdan çıkan her bir kelime bir öncekinin sonuna bir şiirin yumuşaklığıyla eklenebilse. Bu daracık evimde, güneş yüzü görmeden sıkıştığımız bu duvarın karşısında hareketsizce dururken bile içeriye ne kadar yaşam getirebildiğini anlatabilmemin bir yolu olsa. Yahut da seni benim dışımdaykenki hayatında izleyebilmenin bir yolunu bulabilsem ve kendim gibi bir enkazı sana hiç bulaştırmasam. Ama ben, bu halimle, senin güzelliğine ket vuruyormuş gibi hissederken, ancak bu kadar az ve manasız konuşabiliyorum. Ağlayıp sızlanan birini kimse sevmez, sen de sevmezsin biliyorum, ama kendi gerçeğime nasıl yaklaşıyorsam bu hep öyle devam edecek, bunu değiştiremiyorum. Sevgili Ahu, iyi ki tanımışım seni… İyi ki uzun uzun bakmışım sana…”
Ahu gidiyor. Yalnız kaldığımda evde yapılacak bir şey bulamıyorum. Duvarlar üzerime üzerime geliyor. Keyifsizce yemek yapıyor ve iştahsızca yiyorum. Dışarı çıkmanın bir zorunluluk olduğunu anladığımda evde bulunmak daha da katlanılamaz geliyor. Daha ben giyinmeden kötü bir heyecan bedenimi kuşatıyor. Hazırlanıp çıkıyorum. Ayaklarımın altı şişene, bacaklarıma kramplar girene dek yürümem gerek, bu niyeyse yıkanmaya benziyor, kirlerimden iyice arınana dek yürüyorum, bu hava iyice kararana dek devam ediyor. Kendimi kaybetmiş gibiyim. Yüzlerle karşılaştıkça aşağılık hissim büyüyor, daha çok ayaklarımı seyretmeye mecbur kalıyorum. Ortada hiçbir şey yokken böyle canımın sıkılması, tadımın kaçması katlanılabilir gibi değil. Ama başka şansımın daha olmadığını biliyorum…