CHAPTER 10
RÜYA
İsmail Hakkı KılıçDüsturum belli ki bana yardımcı olmuyor. Ben de hayatıma bir değişiklik gelmesi için çay bahçesinde işe giriyorum. Vardiyalı bir iş. İlk günler beni çok yordu, daha doğrusu, çalıştığım son günler beni çok yordu, desem yeridir, çünkü iki haftanın ardından dayanamayıp istifamı veriyorum. Komik bir hikaye. Ama yine de, hayatıma bir nebze heyecan getirdi. Bu süreçte dikkat ettiğim en keskin mesele müşterilerin harcadığı paralar oldu. Gerçekten hem zamanlarından, hem de paralarından korkunç israf ediyorlar, sadece oturup konuşuyorlardı. O vakit kendi yoksulluğuma sinirlendim, bu hayata zengin gelmek vardı sevgili okur, ne yazık ki ben o kadar da şanslı değilmişim, belki sen de değilsin ve bana şaşırıyorsun, ama ne yapayım, böyle düşünmeden edemedim. Yine de şükretmek gerekir. Sabahları kahvaltımı yapıyorum, çayımı içiyorum, düşünüyorum en önemlisi de, o günü nasıl geçireceğimi olmasa da, o gün başka neleri düşüneceğimi düşünüyorum. Bu küçük ev içinde varlığımı kriz olmadan sürdürebilmemin tek yolu bu. Belki huzurlu biriyim, belki değilim, artık aradaki farkı anlayamıyorum da. Ama bu hayatta sevdiğim şeyler var. Mesela daha erken uyanmaya başladım. Balkona çıkıp gökyüzünü ve insanları seyrettim, bu vakitlerde derin derin nefes aldım, yaz sonsuzmuş gibi hissettiriyordu. Sevinçliydim…
“Sonra dostum, Suavi, biriken karların üstüne sırt üstü uzandım. Gökyüzünün maviliğini seyrettim. Yüzümde engel olamadığım bir gülümseme duruyordu. İnsanlara şükrediyordum. Onlar beni sevmese de, ben onları seviyordum.”
“Dans edip durduğun zamanlar mı?”
“Evet, tam olarak o günlerde… Bahsetmiştim sanırım. Kimseye gidemiyordum. Ağaçların görüntüsü beni ağlatıyordu. Kuşların cıvıltısı beni ağlatıyordu. Doğanın her bir hareketinde yeniden doğuyor gibiydim. Kendimden başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu. Ve sanki kendimden başka her şeyde de…”
“Özlüyorsundur o günleri…”
“Özlemek ne kelime! Rüyalarımda görüyorum. Bazı geceler uyandığımda, sırtüstü uzandığım şeyin rahat yatağım olmasına, o kar birikintileri olmamasına içerliyorum. Böyle derinden etkilemiş beni. Diğerleri çıldırdığımı düşünmüştü. Ben ise aydınlanmıştım. Cahil kafamın içinde bir insan sevgisidir beni boylu boyunca kuşatmıştı.”
“Sonra hastalandın.”
“Hayatımı gerçekten iyi takip ediyorsun, arkadaşım. Evet, sonra hastalandım. Çünkü çok yoğundu duygularım. Her şeyden etkileniyordum. Her şey metaforlara ve alegorilere dönüşüyordu. Zihnim çok derin hayaller kuruyordu, fazla yoğunlaşıyordum. Üç gece üst üste uyumadığımı bilirim. Uyumak için bir ninniye ihtiyacım vardı, bu ninni aşık olduğum insanın dudaklarından dökülmeliydi. Nitekim böyle olmadı. Yalnız başıma, kendi kıt aklım elverdiğince, ve silik iç sesimle, o ninniyi söyleyip durdum.”
“Enteresan…” diyor Suavi, çenesiyle oynuyor.
“Biliyor musun Suavi, bazen yeniden delirmek istiyorum. Biraz aklımı oynatsam ve bir süre alkole ihtiyaç duymasam. Tamam, kötü, yenilgiye benzer bir duygu, başıma geldiğinde hemen bitsin istiyorum da, ama bazen ne yapayım, akıl sağlığım da sanki bana acı çektiriyor. Her şeyi olduğu gibi görmek ve olması gerektiği gibi düşünmek, insanı çok da öyle memnun etmiyor. Bazen her şeyi olmadığı gibi görmek ve olmaması gerektiği gibi düşünmek gerekiyor. Neden bahsettiğimi anlıyor musun?”
“Anlıyorum, ama ya yanılıyorsan? Ya zaten doğal halinde şeyleri olmamaları gerektiği gibi düşünüyorsan ve bunu baş aşağı ettiğinde asıl olmaları gerektiği gibi düşüneceksen?”
“Şimdi sen böyle söyleyince iki durum arasında hiçbir fark kalmadı Suavi. Belki de şeylerin olması veya olmaması gerektiği halleri yoktur ve onlar sadece var olurlar. Hatırlıyor musun okuldan sonra, liseyi kast ediyorum, dershane yolumuzun üstünde bir simitçi vardı, oraya oturur ve akşam olana dek bazı günler, durmadan laflardık. Okuduğumuz kitaplardan bahseder, hocalarımızı ve ailemizi çekiştirir, dünyanın yüzeyindeki insanoğluna bakar olup birçok kusurlar arardık. O vakit yetişkinlerin birçok kusuru olduğuna ve boylu boyunca mantık hataları yaptıklarına inanırdık. Şimdi büyüyünce anlıyorum ki, mantık diye bir şey yok hayatta. Su bulduğu çatlaklardan sızıyor ve ilerliyor, olan her şey de, içinde akıl bulunsun veya bulunmasın, kendiliğinden oluyor, biz de bu suyun içinde, suyla beraber akabilmenin yollarını arıyoruz.”
“Yine de bazılarımız akıllı olanın olmayana üstün olduğunu akılsız olana kanıtlamak için ortaya hakiki bir çaba koyuyor. Belki de biz uğruna savaşacağımız bu şeyleri erkenden kaybettik. Şimdi de kendi haksızlığımızı hoş görmeye çalışıyoruz.”
“En acı doğruları bile bir çırpıda tükürüyorsun ağzından! Seninle ne yapacağız bilmiyorum Suavi! Öldürecek misin beni kahrımdan!”
“Korktuğumuz şeye dönüşüyoruz. Hatta daha da kötüsüne. Daha da katlanılamaz olanına… Ben bunu uzun süredir düşünüyorum.”
“Benden daha karamsar olduğunu bilmiyordum Suavi!”
“Kötü bir iyimserlikten kaçınıyorum sadece.”
“O zaman bugün bu kötü iyimserliklerin şerefine içelim. Keza bende onlardan çokça var.”
Şişelerimizi tokuşturuyoruz, biraz susuyoruz, iyi bir öğleden sonrayı içip birlikte film izleyerek geçirdiğimiz onca yıldan sonra, artık yan yanayken sıkılmamamızın imkanı yok. Suavi’ye biraz Emine’den bahsediyorum. Onunla tanışmak istediğini söylüyor. En azından, bir kereliğine onunla denk gelmek istiyor. Şansı yaver giderse apartmanda karşılaşabileceğini söylüyorum. Başka türlüsü için kılımı kıpırdatmayacağımı söylediğimde yüzü düşüyor. Bazen ona sırf keyif için kötülük ettiğim şüphesi yine aklını kemiriyor. O ne zaman bu bahsin şüphesine düşse hemen anlıyorum. Yine de hiçbir şey yapmıyorum, yapmayacağım da. Nasıl ki ben Suavi’nin benden başka arkadaşları olmasını istiyor ve onlardan uzak duruyorsam, aynı sınırı kendim için de koymam gerektiğini biliyorum. Suavi de varsın bu sınırın ardına geçmek istemesin. O zaman her şey hallolur.
“Sevgi hakkında ne düşünüyorsun Suavi?”
“Sevgi hakkında mı?.. Bilmem. Herhalde, ‘iyi ki sevgi var’ diyorum. Bunu sevdiğim insanlara baktığımda geçiriyorum içimden.”
“Ya bu sevdiğin insanlar hayatında olmasa? Bir parmak şıklatmayla hepsinin varlığını unutabilsen ve geriye sırf sen kalsan?”
“O halde kendimi sevmeye çalışırdım herhalde.”
“Peki nasıl bir sevgi olurdu bu arkadaşım?”
“Hım… Sanırım bir başkasını sevmenin nasıl bir şey olduğunu bilemeyeceğim için, bencil, sinik bir sevgi olurdu. Bir işe yaramazdı ve bana iyi gelmezdi de.”
“Hay yaşa Suavi… İşte bazen kendimi bu örnekteki adam gibi hissediyorum. Kendime yönelttiğim sevgi aynen böyle, içi boş, sevgiye benzemeyen bir sevgi. Sanki bedenen bir zorunluluk olduğu için seviyorum kendimi, ama bunu gerekçelendirmiyorum ve bir sonraki hareketlerime de yansımıyor. Öte yandan bir başkasını sevdiğimdeyse hemen büyük korkulara kapılıyorum. Çünkü dünya kötü bir yer ve insanlar sevdikleri insanların başlarına gelen olaylara karşı çaresiz kalabiliyorlar. Sanırım sevgiyle bağım da acıdan kaçmak üzerine kurulu.”
“Belki de biraz rahatlamalısın. Çünkü ‘şu an’ dediğimiz şey bir daha yaşanmayacak, geçti mi geri gelmeyecek. Bunun çok fark ettiğini, eğer ki gerçekten rahatlayabilirsen anlarsın, bana hak verirsin.”
“Sevginin bir buyruğu olsaydı, sanırım bu bahsettiğin şey olurdu. Sana aklımla hak veriyorum arkadaşım, ama yine de, insanın kendisini sevgiye de pek kaptırmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sanırım bu korkular da sevginin fazlasından doğuyorlar. Bir lanettir ki bunlar, senle birlikte olup sana eziyet ettikçe düşkünlüğe dönüşüyor ve senin saygınlığından götürüyorlar. Sırf sevgisi fazla olduğu için sevgisinden olan çok insan vardır. O halde başka türlü…”
“Biraz da buna bize getirileriyle iyi mi şeklinde bakmalı. Eğer ki fazla olan sevgimizin bize getirileri iyi değilse, o halde bu sevgi yanlış bir sevgidir. Sevgidir evet, ama karışıktır. Bir anlatıcı olabilir pekala, bize çok şey öğretebilir, ama bize iyi gelmez.”
“İnsanlara iyi gelmeyen ne çok sevgi var. Şimdi düşününce bunu anlıyorum Suavi.”
“Evet, böyle pek çok sevgi var.”
“O halde sevginin de bir doğrusu ve yanlışı olmalı. Biz de şimdi bunu düşünelim dostum, Suavi. Sanırım az önce sevginin bize iyi getirisi olması şartını koşmuştuk. O halde severken de bir nebze çıkarcı olmamız gerekiyor, yanılıyor muyum?”
“Sanırım haklısın, evet, severken de kendi iyimizin çıkarlarını gözetmeliyiz.”
“İşte sahici olmak dürtüsü bunu mahvediyor. İnsan kendi kendine, sevginin çıkardan üstün olduğunu söylüyor, bu yüzden de severken kendi iyiliğini göz etmeyi ihmal ediyor. Sonra bir bakmışsın, hayatın yokuş aşağı gitmeye başlamış. Bu meselede kendini kandırmadığını anlamak hiç de kolay değil. Öyle bir sevgi olacak ki şüphe götürmeyecek. Üstelik sana her anlamda iyi gelecek.”
“Emek vereceksin.”
“Emek verdikçe de daha mutlu bir insan olacaksın. Yaşadıkça dönüp arkana bakacaksın ve gördüğün şey seni memnun edecek. Yaşadığın hayata pişman olmayacaksın. Sıkışmayacaksın. Bunalmayacaksın. İçinde aldatmalar olmayacak. Bu sevginin kaynağı olan insan göçüp gitse bile onu sevmeye devam edeceksin ve bunun canını acıtması kötü bir şey olmayacak.”
“İyi bir noktaya değindin. Evet, canının yanması, bu sevdiğin insanla alakalı olsa bile, kötü bir şey olarak anılmamalı.”
“Öte yandan bu iyi bir şey olabilir mi Suavi?”
“Sanırım iyi de olamaz. Ama buna kötü demeye dilim varmıyor.”
“Al benden de o kadar…”
Bir süre susuyorum. Suavi’ye kanıtlamak istediğim bir şey var. Bunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Konuyu ilk başta neden açtığımı bile unutuyorum. Aklıma bütün sevdiğim insanlar geliyor. Sonra bazılarını yanlışlıkla, sırf kader yollarımızı kesiştirdiği için sevdiğimi, öte yandan bu insanların ruhumun aradığı ve eksik kaldığı diğer yarısı olmadıklarını anladığımı, yavaş yavaş, kötü acılar içinde anladığımı hatırlıyorum. Eğer ki ruhumun eksik kaldığı diğer yarısı olsalardı, pekala yollarımız ayrılmazdı ve ben nihayetinde bu boş duvara bakmak zorunda kalmazdım.
“Keşke yakınlarda gidebileceğimiz bir orman olsa Suavi, arkadaşım. Seninle hafta sonları yürüyüşler yapsak. Bana iyi gelirdi.”
“Bana da iyi gelirdi, evet.”
“Bazen ormanlarda çeşit çeşit ruhlar olduğuna inanıyorum. Gözlerimi kapattığımda bu ruhlar beni aralarına davet ediyorlar. Şişmanlık yok, oburluk yok, hastalıklar da öyle… Bedenden, bize, yani özümüze giydirilmiş bu kılıftan arınmış halde, havada uçuşarak ve diğer ruhlarla kaynaşarak, bu ormanı baştan sona seyrediyorum. Sıcak bir yaz gününde, kurumuş dudaklarına değen soğuk bir su gibi berrak, alabildiğine beni rahatlatan bir hayal. Biraz da hayatı sıkıntılı giden kimselerin intiharı düşlemesine benziyor. Ben de bu ruhlar ormanını düşlüyorum. Hayat bayatlamış bir mücadele değil. Hayat sürekli yenildiğin ve başkasının senin yerine seçtiği utanç dolu bir rekabet değil. Hayat kötü dostluklar ve ihanetler değil. Hayat yalancının teki olmak zorunda kalmak gibi pespaye değil… Şey, biliyorsun ben inançlıyım Suavi. Ama bazen şöyle etrafıma bakınıyorum ve kendime soruyorum: Tanrı daha iyisini yapabilecekken neden böylesi bir dünya yaratmayı seçmiş? Ha, soruyorum açık açık!”
“Belki de sorduğun bu sorunun bir anlamı olabilsin diyedir.”
“Eh, akıllıca, gayet akıllıca Suavi. Bu sorunun bir manası, bir espirisi olsun diye, yani tam da bu soru uğruna Tanrı dünyayı böyle yaratmış olmalı… Evet, düşününce aklıma yatıyor. Bunu bir cevap olarak kabul edebilirim… Ama kendi açımızdan baktığımızda, sanırım bu kez de Tanrı’nın zalim olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.”
“Daha demin inandığını söylüyordun oysa…”
“Hımm… Evet, öyle söyledim, inanıyorum da… Ama böyle şeyler düşünmeden yapamıyorum. Tanrı’nın mutlak iyi olduğunu kabul etmem gerekiyor. O ne yaparsa yapsın iyi olmalı. Peki o halde bunca kötülük nereden geliyor?”
“Belki de kötülük Tanrı’nın ulaşamadığı yerlerdedir.”
“Evet evet… Hakkın var. Kötülük Tanrı’nın olmadığı yerlerde başlıyor. Oysa onu anlamak, onun nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmek de kolay değil. Başta hakiki bir çaba ortaya koymalıyız. Gönlümüzle meselenin içinde olmalıyız. Beni bilirsin, her şeyden şüphe duyarım, kendimden de. Mesele Tanrı olduğunda da, doğal halim gereği inançlı da olsam, Elhamdülillah, bazı anlarda bazı şeylerden şüphe ediyorum. Mesela bazen içimdeki isyankar ortaya çıkıyor. Beni neden böyle yarattığını sorup ona sitem ediyorum. Sonra tövbe etsem de, bunlar geçiyor içimden.”
“Belki de Tanrı, bunun cevabını senin hayatına gizlemiştir.”
Verdiği tüm ılıman cevaplarla hoşuma gittiğini sanan Suavi, söylediklerinden etkilendiğimi anlayınca bilgece bir havaya bürünüyor. Bunu hissederek arkadaşımın çabasını küçümsüyorum, ama yine de yanıtları aklıma kazınıyor. Onlar hakkında uzun süre düşüneceğimi, daha bu düşünmenin başında olduğumu idrak edebiliyorum.
“Evet, haklısın, belki de Tanrı bunun cevabını, hatta tüm yaşamları hayatıma gizlemiştir. Ama aynı zamanda bu hayatı yönünü bulmanın çok zor olduğu bir labirent gibi karmaşık tasarlayan da o. Tabii burada zihnimden bahsediyorum. Zihnimin meselelerinden: ‘Ya şöyleyse’ler başlıyor, ‘ya böyle değilse’ler, ‘ya hiç anlayamadıysam’lar; adeta bunlar bir çemberde dönen dansçılar gibi kan ter içinde etrafımda turluyorlar, bense meydanda kalıyorum ve cevapları bulamıyorum.”
“Belki de bir cevaba da ihtiyacın yoktur, sadece yaşaman gereklidir.”
“Şu halimle sadece yaşamak dediğin şeyden daha büyük ne yapıyor olabilirim ki? Beni yanlış anlama arkadaşım, ama seninle her ne yapıyorsak da, bunu bile sadece yapmaktan ibaret olarak yapıyoruz. Bir üst lige çıkamayacağız, kendimizden bir büyük mesele yaratamayacağız, muhabbetlerimizin bizim dışımızda bir değeri olmayacak. En son hangimiz ölür de diğerini unutursa, her şey o vakitte son bulacak. Buna hazır olmalısın…”
“Buna hazırım.” diyor Suavi, ama sesi pek bir kısık çıkıyor.
“Değerlere dört elle sarılan, tartışan, kafalarında gerçekten fikirler olan insanlara nasıl hayranlık duyduğumu bilemezsin. Bunlar kendilerini eğitmiş insanlardır, kendilerini tanıyarak çıkmışlardır yola. Onlara baktığında, sanki yaşadıkları hayatı senden uzun yaşamış olduklarını düşünürsün, böylesi bir mertebe için gereken bunca yolu nasıl kat ettiler bir türlü anlayamazsın. Onlar sürekli taze kalmayı başaran yumuşak bir ekmek gibidir. Bizlerse küflenenleriz, bozulanlar, kaskatı kesilenler.”
“Şimdi de ikimize birden haksızlık ediyorsun.”
“Yo hayır, böyle yapmadığıma eminim Suavi. Bu bahsettiğim şey doğru. Bir şekilde bununla yaşamayı kabullenmeliyiz. Ha olur da bununla başka bir şey yapmamız gerekirse ve sen bir çözüm bulursan beni haberdar et. Ama şimdilik, küflenmiş bir ekmek mi, yoksa bayatlayıp kaskatı kesilmiş bir ekmek mi olduğuna karar ver. En azından birini seç.”
Şişeden büyük bir yudum içiyorum. Şarabın tadını hiçbir zaman sevmemişim. Kırmızı, kalitesiz, hatta bahsettiğim çürümüşlüğe benzer bir tadı olan, kötü bir şarap bu. Kokusu dayanılmaz, midemi harekete geçiriyor.
“Biliyor musun Suavi, bazı geceler rüyamda ikimizi olmamız gereken hallerimizle görüyorum.”
“Ya? Neymiş o hallerimiz?”
“Güzel giyiniyoruz. Üstümüze başımıza iyi paralar harcamışız. Sakallarımız saçlarımız falan hepten berberden yeni çıkmış gibi, yüzlerimiz ve ellerimiz daha aydınlık. Daha bir bütünlüklüyüz sanki. Yahut da ağzımızı açtığımız vakit daha bir ikna edici konuşuyoruz. Hayatlarımız bir yerde öylece çakılıp kalmaya değil, bir yerden başka bir yere, daha üstün, daha zor bir yere ulaşma çabasıyla anlam kazanmış, bu da tabii gözlerimizden belli oluyor. Ama genelde rüyalarımda bir sorun oluyor, biz tam olarak bu kişiler olamıyoruz. Bu kişiler bizim daha iyi hallerimiz olarak gelip bize musallat oluyorlar.”
“Her zaman anlatıcı rüyalar görürsün, ama ne anlattıklarını pek az anlarsın.”
“Haklısın. Hep benim yerime rüyalarımın ne manaya geldiğini kavrayacak bir arkadaşa ihtiyacım olur. Ama bu iyi bir şey. Yoksa büsbütün ıssız kalacağım. Neyse… Sen bu konuda hep en iyi oldun. Mesela ailem şu şişenin içine küçülüp de sıkışmıştı bir rüyamda, o vakit şıp diye anlamıştın meseleyi, güzel bir yorumda bulunmuştun, ne demiştin?”
“Ailenle arandaki bağların zayıfladığı bir dönemdi. Onların rüyanda küçülmeleri, gerçek hayattaki yerlerinin küçülmesiyle doğrudan ilişkiliydi, ama sen onları yanından ayırmak istemediğin için de bir şişeye tıkıştırıyordun.”
“Güzel, evet. Böyle bir yorumdu. O vakit daha etkileyici kelimelerle aynı yorumda bulunmuştun. Sonra da öldüler. Püf! Bir anda ailem bir hiç oldu. Yapayalnız kaldım.”
“O kadar da yalnız değilsin.”
“Bunu daha ne kadar yapacağız Suavi? Nereye kadar bu duvarı seyredeceğiz?”
“Dışarı çağırdığımda beni buraya sıkışmaya sen ikna ediyorsun! Hiç başlama!”
“Haklısın. Dışarıda içerken rahat edemiyorum ama. Hayvanlaşamıyorum. Şimdi senin yanında inlemekten gocunmadığım için ve içerken her bir yudumda inlemeye daha da yaklaştığımdan, ki bu kaçınılmaz bir şeydir, burada içerken rahat ediyorum. Bu duvar da bana tüm tanıdığım insanların yüzlerini gösteriyor. Biraz içtikten sonra hemen onların yüzlerini görmeye başlıyorum. İlginç, değil mi? Sanki bu yüzleri görmeye ihtiyacım var… Çünkü yeni yüzler bana hiçbir iyi şey getiremeyecek. Nasıl böyle oldum bilmiyorum, arkadaşım. Nasıl bu kadar korku içinde ve… Neyse…”
“İyisin, değil mi?”
“İyiyim. Sadece, başka türlü yaşasaydım muhakkak daha mutlu olurdum ve bunu bilmek kendime acımama sebep oluyor. Kendine acıyan insanlar sefildir Suavi, bunun dinde de yeri yoktur. Kendine acıyan insanlardan uzak dururuz, onlarla yolumuz kesişsin istemeyiz, onları gördüğümüzde aklımıza hemen karşı kaldırım gelir, ben insanlara karşı kaldırımı hatırlatan şeyim, başka hiçbir şey değil. Bir keresinde çok mutlu olacak gibi olmuştum, hayatım iyiye gidecek gibiydi, ama koruyamadım…”
“Olur öyle…”
Suavi’nin aklı şarabın dibinde kalan son yudumlarında. Şişelerimizi bir kez daha tokuşturuyoruz. Suavi bir şarkı açıyor. Sessizce şarkıyı dinliyoruz. Hayatımızda mütemadiyen sorduğumuz şey, “Şimdi ne olacak?” gibi bir sorudur, “Bundan sonra ne yapacağız?” Hiçbir şey. Hiçbir şey, çünkü bilmiyoruz. İnsanlık biz bu soruları sorabilelim diye bunca ilerlemiş, bize de yapılacak hiçbir şey kalmamış, çünkü azimli ve kumaşı sağlam insanlar tüm yapılacak önemli işleri kapmışlar. Biz köşe kapmaca oyununda dışarıda kalanlarız. Suavi ve ben. İhtiyarların arkadaşlığına benzeyen arkadaşlığımızla, aramızda konuşacak tek bir şeyimiz kalmamışken dahi sürdürdüğümüz köhne muhabbetimizle, dünyanın merak etmeyeceği, merak edenin de hakkımızda hiçbir cevaba eremeyeceği iki mızmız ve yarım erkeğiyiz. Biz sadece varız.
“Allah’a dua ederken, aklıma unutulup unutulmayacağım sorusu düşüyor. Bunu ilkin şeytanın bir vesvesesi olarak yorumluyorum. Ama sonra bu soruyu gerçekten de düşünüyorum. Her zaman gideceğim en son yer Allah’ın karşısında olduğum yer, bir seccadenin üstünde alnım secdeye değerken hissettiğim o rahatlama, başka hiçbir şeye benzemiyor. Bu dünyanın neden var olduğunu hem anlıyor, hem de anlamıyorum. İsyanım ve şükrüm yan yana geliyor, tahammülüm ve tahammülsüzlüğüm, ısrarım ve kabulüm, beni karman çorman eden tüm ikilemlerim, tüm iki ucu sivri değneklerim, hepsi yan yana benimle birlikte secdeye kapanıyor. Varlar, var olmaya devam ediyorlar, ama Allah da var. Tüm bu ikilemleri de yaratan o. Secde etmek, var olmanın çok uç bir biçimi, bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Ama günah işlemeye devam ettiğim için bir tek orada suçluluk hissettiğime göre, sanırım bende bir sorun var. Bilmiyorum…”
Yanıma dönüyorum. Suavi uyuyakalmış. Gözleri kapalı, ağzından salyalar akıyor. Böyle uzun süre uyursa boynunun tutulacağı kesin. Dostumun başının altına ufak bir yastık iliştirip kendi yerime geri dönüyorum.
“İşte böyle Suavi. Sanırım bu yaşadığım hayatı değiştirmem gerekiyor. Belki Emine bana iyi gelir, belki de Ahu. Belki bu iki hatundan birini seçmem gerekiyordur. Ama ben her ikisi de hayatımda olsunlar istiyorum. Ne kadar çok insan, o kadar az yalnızlığım. Yani o kadar iyi. Hani sana demiştim ya, eskiden yazarken birden çokmuş gibi hissederdim, çoğalırdım, artık bu da olmuyor. Yazarken de içimdeki diğer sesleri susturuyor ve bir tek ben kalıyorum. Çırılçıplak ve çirkin. Bu beni çok kızdırdı. En azından yazarken kalabalık olabilmeliydim. Ama ne yaparsın! Kabullendim, sineye çektim, yine de yazmaya devam ettim. Belki bir gün yine kalabalık bir sesim olur diye umutlandım. Benim gibi bir insan, benim gibi ıssız biri diğer sesleri bastırmamalıdır, çıt çıkarmamalıdır bu sesler konuştuğunda, oysa ben bunca yalnızlığıma rağmen, uğradığım her yerde tüm diğer sesleri bastırıyorum. Belki bu sırf kendi içimdeki sesleri bastırmayı öğrenmiş olmamdan ileri geliyordur. Ama çoklukta bir anlamı yok işte.”
Şişenin dibindeki şarap bitiyor. Belki birkaç damla daha düşer diye, ağzıma dayayıp başımı geriye atıyorum, bir iki damla daha geliyor. Duyguluyum. Gözlerim yaşarmış. Suavi iyi şarkılar seçmiş. Şimdi horlaması da hep açtığı şarkılarla uyumlu seyrediyor.
“Sevgili Suavi, keşke benim ne kadar parçalanmış olduğumu gerçekten anlayabilsen. Ama sen iyi birisin, bu yüzden dünyayı da iyi görüyorsun. Arkadaşlığımız asla bu hale gelmemeliydi. Eskisi gibi heyecanımız diri olsaydı keşke. Her şeyi ben berbat ettim. Benim ardı arkası gelmez depresyonlarım. Dünyaya ‘tamam’ diyişim. Her şeyden çabucak vazgeçişim. Bir tek kendimi nedensizce ve ölçüsüz düzeylerde sevişim… Allah’ı seversem kendimi anlarım sanıyordum. Namaza da kendi kirlerimi bulaştırdığımdan korkuyorum şimdi. Alkol kanımdan çıkana dek bekleyeceğim bu kez. Belki gerçek bir iman eden olurum. Belki içimdeki şüpheleri sustururum. Ama sanki şüphe hep benimle hareket ediyor. Ama beni takip etmeye o kadar alışmış ki bu şey, ben daha davranmadan bir sonraki adımımı bilebiliyor. Çok farklı hallerde düşündüm bunun sonucu olarak. İnsanları güçlü ve aciz olanlar diye ikiye ayırdığım oldu, iyi ve kötüler diye de, vicdanen yani… Ve hep her şeyi kendime sağladığım konumdan ötürü, bu konumun gerektirdiği şekilde düşündüm. Şimdi bir duvarın karşısında, Platon’un mağara alegorisinde gölgeleri seyreden biçareler gibi, geçmişimi seyrediyorum. İçimde hayaletler var. Çığlıkları bastırılmış hayaletler. Porselenleri kırılmış hayaletler. Kepleri buruşmuş hayaletler. Sesleri detone olup bozulmuş hayaletler. Sigaralarıyla boğulup duran hayaletler. Şaraplara sarılan uykulu hayaletler. Islak hayaletler. Kuru hayaletler… Hepsi de benimle bu yolu yürümeye and içmiş. Allah’ım, bazı anlarımda suçluluğumla beni cezalandırdığına ikna oluyorum ve bu vakitlerde suçumu biliyorum da. Ancak ne yapacağımdan emin olamıyorum. Nasıl senin iyi bir kulun olmaya yaraşır yaşanılır anlamıyorum. Anlasam da bahaneler üreteceğim. Yalanlar söyleyeceğim. Kendimi kibrimle rezil edeceğim. Büyüklenip küçümseyeceğim. İnsanların arasında, kanatları paramparça olmuş yarı kuş yarı insan bir melek gibi, onların acımalarına maruz kalarak günlerimi eksilteceğim. Allah’ım, çocukken daha bu dünyayı öğrenmeden öğrendim cennetini ve cehennemini. İsyan ettiğimde de, iman ettiğimde de korktum. Ama beni asıl korkutan hiçbir zaman ateş olmadı. Yahut da cennet değildi beni sonsuzluk için sevindiren. Doğrudan senden korktum Yüce Allah’ım, senin adaletinden, senin bu dünyadaki cezalandırmalarından… Uzak bir babadan korkar gibi korktum. Sonra şimdi bu yaşımdayken, cesaret edenlerin nasıl cesaret edebildiklerini anlamıyorum. Belki daha iyi bir kul olursam bunu anlarım, yola sağ ayakla başlar ve besmele çekerim. İçim rahatlar. Deliksiz uykular uyurum, beni uyutup yeniden uyandıran gücüne inanarak ve şükrederek, kendimi biraz olsun bırakabilirim…”