← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 16

DELİ

İsmail Hakkı Kılıç

“Trajediden sonra olanlar, trajedinin kendisinden kötüymüş. Bunu bilmiyordum Suavi.”

Arkadaşım başını iki yana salladı. Birlikte bir bankta oturuyorduk, önümüz ve arkamız ağaçlık bir alandı, huzurluydu, sadece biraz esiyordu.

“Biliyordun,” dedi, “sadece, bildiğine dikkat etmiyordun. Bazı dinlenmeler yorucudur, bazı uykuları uyudukça uyuyasın gelir. Bazen her şeyden daha ağır olan her şeyin içindeki sıkılmadır. Mutluluğun içindeki sıkılma, üzüntünün içindeki sıkılma, yeni olan hiçbir şeye heyecanlanamama, bir son duygusu içinde yaşamak her şeyi, ama sonun da bir türlü gelmemesi. Belki de bizim hayatımız buna benziyordur. Farkındasındır, liseyi burada, bizle birlikte okuyan herkes başka şehirlere gitti, burada kalanlar da gece gündüz çalışıyor, kimisi evlendi barklandı, bir biz kaldık işte. Seni de benim gibi bu hüzünlendiriyor.”

“Senle konuşmayı kestiğimiz zamanı hatırlıyor musun, bizim ihtiyar ölmeden önce, tam ne zamandı hatırlamıyorum ama, o zaman yakınlardaki tek arkadaşımdın, ama biz konuşmayı kestiğimde, niyeyse daha yalnız hissetmemiştim.”

“Zaten biz yan yanayken de, olabilecek en yalnız halimizdeyiz. Eskiden birlikte tiyatrolara gider uzun uzun konuşurduk. Sanat hakkında oldu mu susmak bilmezdik, felsefeyle kafa açardık, başkaları bize tuhaf gözlerle baktığında bu hoşumuza giderdi. Belki şu an hiçbir şey değişmedi, ama kaybettiklerimiz bizi böyle yaptı.”

“Şiir hakkında düşünüyorum Suavi, iyi ve kötü şiir hakkında düşünüyorum. Daha derinlere inmek istiyor, biraz da korkuyor, ama kendimi şiirle dönüştürmek istiyorum.”

“Başka yapılacak bir şey kalmadı, ha?”

“İnsan gerçekten kalbine dönebilir mi, sarılabilir mi yüreğine, yoksa bu yalnızca şiirlerde mi olur arkadaşım? Biraz huzur bulduktan sonra, yeniden o huzuru kaybedip aramamız mı gerekir ille de? O bulduğumuz şeyi taşıyamaz mıyız? Eğer böyleyse hayat neden buna izin vermez? Belki de yanlış hayatı yaşıyorum. Şu yarım yamalak imanım da kurtarmıyor beni. Belki yarından tez dünyayı araştırmaya koyulmalıyım. Sular seller gibi bilmeliyim ve bilmekle mutlu olmalıyım. Belki hiçbir şey için geç değildir.”

“Bazı şeyler için geç, hatta bazı şeyler, sanki asırlar öncesi bir zamana ait.”

“Heyecanımı kaybetmek hakkında yazıp duruyorum. İnanır mısın, sayfalarca yazıyorum. Ben varım, karanlık var, Sevgili Okur var, delirmek üzere olan zihnimin kuruntularını inceleyip duruyorum. Ve inanır mısın, benim dışımda bir dünya yok gibi. İnsanın mutlak izole oluşu. Mutlak yalnızlaşması ve değerlerden kopuşu. Ortaklaşacak bir şey bulduğunda, bu kez ortaklaşacak kimseyi bulamayışı. Her gecenin sonunda kendimi elekten geçiriyorum, daha iyi bir sulu boya resmi yapabilirdim, daha iyi bir deneme yazabilirdim, bazen hayali karakterler yaratıp onlarla konuşuyorum mesela, sonra, onları da daha iyi yazabileceğimi düşünüp kendime kızıyorum. Seni de anlatıyorum yazılarımda. Suavi bir ihtiyar oluyor, Suavi bir çocuk oluyor, Suavi çok biliyor, Suavi az konuşuyor, ama hep saygın biri ve iyi bir arkadaş.”

“Arkadaşlığımıza değer verdiğini biliyorum. Belki de bu yüzden ayrılamıyorum yanından.”

“Ama vakit tamam, öyle mi?”

“Senin için, çok çok önceden de böyleydi. Bırakılman, kendi haline bırakılman, terk edilmen gerekiyordu. Değerlerini kaybetmeye başladığında, saatli bir bombaya benziyordun. Başarısızlığı erken kabullenmiş, sadece hayattan intikam almak isteyen, ama bunu da yapamayacak kadar hasta, bir hayvana benzeyen… evet, gözümde böyle korkunç biri olmuştun. Ben de seni idare ediyordum. Neyse ki idare edilebiliyordun. Ama hep bir yerde tümden keçileri kaçırmandan korktum.”

“Keçileri kaçırmanın neye benzediğini bildiğimden, delilik bir daha geldiğinde onunla baş edebilecektim. Yani bir daha delirmemek adına, bir kez olsun delirmem gerekiyordu ve delirdim de.”

“Güzel.” dedi, “Sanırım şimdi kendi delirmemi bekleyeceğim.”

“Yanında olmayacağımı biliyorsun.” Kendime hakim olamadan, üzgün bir ifadeyle söyledim bunu; “İnsanların zor anlarında asla orada olmuyorum, olamıyorum işte.”

“Biliyorum. Herkes biliyor.”

“Sence bu yokuşu tırmanabilecek miyiz?” diye sordum, “Suavi, bizi bu hayatta başka bir heyecan bekliyor mudur?”

“Bence sabretmemiz gerek.”

“Kafamda kötü bir ses var arkadaşım. Yıllardır alay ettiğim, ama şimdilerde giderek daha ciddi bir hal alan, beni rahatız eden, kemiren bir ses…”

“Eğer ki düşündüğüm şeyse yapmamalısın. Bir tesellisi olacaksa, belki iyi hatırlamıyorsun ama, biz tanıştığımız zaman da sen yine böyleydin.”

“Nasıl?”

“Gelecekten endişe eder, geçmişe saplanır kalır, hayaletlerle boğuşurdun. Ben seni tanıdığım günden beri aslında sen hiç değişmedin. Sadece bazı şeyleri yapman zorlaştı. O da sinemaya, tiyatroya gitmek, uzun konuşmalar yapmak, hırs sahibi olmak gibi şeyler, yoksa özünde derdin hep aynıydı. Hayatının küçüklüğünden ve sıradanlığından yakınıyorsan söyleyeyim, bunu da sen istedin. Bir başkası sana asla engel olmadı, kimse bunu yapmaya yeltenmezdi de. Dönüştüğün şeye dönüşen sendin. Kendini suçlamaya başladın, yetmeyince başkalarını suçladın. Şimdi suçlayacak kimse bulamayınca da, itiraf ediyorum evet, biraz silikleştin. Ama buradan çıkabilirsin arkadaşım, tırmanabilirsin, yeniden uzun konuşmalar yapabilirsin. Belki bir kadına aşık olman gerekiyordur, belki yaşıtlarının daha kalabalık olduğu çevrelere katılman. Bilirsin ben hep rastgele arkadaşlıktan yanayımdır.”

“Bilirim.” dedim, rastgele edindiği arkadaşlıkları tasvip etmediğimi beyan edercesine.

“Kendini trajedi sonrası bir halde görüyorsun, ve sanırım kendine trajedi bundan kötü olamazdı, diyorsun. Bu da yine herkes için geçerli. İnsanların hemen hepsi farklı şekillerde yas tutarlar.”

“Ben yas tutmayı hiç beceremedim Suavi. Oysa ki kendime hep pragmatist yaşamam gerektiğini söyledim durdum. Yoluma en az kayıpla devam etmem gerektiğine inandım, belki de bunu takıntı haline getirdiğimden meseleyi diğer herkesten daha çok büyüttüm. Hatırlar mısın bir kız vardı, biz lisedeyken, bizim sınıfta, sen belki bilmezsin, öğretmenlerinin gözüne girmeye çok çaba sarf ederdi, komik bulurduk… Neydi adı? Hah, Selen… Selin… Sezen… Öyle bir şey miydi? Yok hayır, Selen Nur, evet. Bir keresinde sınıfta sessizce otururken ders notları tutmak yerine defterine bir şeyler karalamaya başladı. Bir çocuk gibi resimler çizdi durdu. Ben öğretmenin onun bu halini çabucak fark ettiğini anlayıp kızacağından korktum. Biraz da kendim için. Çünkü ben de zaman zaman, hatta sıkça denebilecek kadar çok, defterlerimin kenarlarına resim falan çizerdim. Ama hiç yakalanmazdım. Selen Nur yakalandı ve öğretmenden okkalı bir azar işitti, üstüne cevap vermediği için dersten kovuldu. Bunun üzerine, her ne kadar sınıftaki kızlarla aram iyi olmasa da, Selen Nur’la konuşmam gerektiğini anladım. Ve konuştum da. Onun neden böyle tuhaf davrandığını merak ediyordum. Meğer kardeşi hastaymış ve yeni öğrenmiş. Çok üzülmüştüm. Öğretmenimize de sinirlendim. Ama bir şey yapamadım, yapamıyordum. O kızın kardeşi yıl bitmeden öldü Suavi. O zaman yas tutan insanlara karşı daha hassas olmam gerektiğini anladım.”

“Ben Selen Nur’la arkadaştım, unuttun mu?”

“Öyle miydin?”

“Evet, öyleydim. Sadece bir türlü, seni aramıza dahil edemiyorduk. Ama biz konuşurduk. İyi bir kızdı. Kardeşi öldükten sonra hayatı biraz tepetaklak gitti. Ama sonra daha bir sıkı sarıldı her şeye. Bu kaybın onda böyle bir etkisi olduğuna adım gibi eminim. Şimdilerde çok başarılıdır.”

“Evet, bu olabilir.” dedim, düşünüyordum. “İhtiyarı da kaybettikten sonra, benim olan ve bana kalan şeyler daha çok bana kalmış ve daha çok benim olmuştu. Bunu anlayabiliyorum. İnsan daha fazlasını kaybetmek istemiyor Suavi. Ama kaybedeceğiz. Sıramız gelecek ve kaybedeceğiz. Sevdiğimiz insanlar ölecek, bir yerlerde toprağa gömülecekler. Devam etmek için onları unutacağız. Nasıl ki kendimizi her geride bırakışımızda unutuyor, içimize gömüyorsak, işte, aynen öyle devam edeceğiz.”

“Sanırım en zor yas bu.” dedi Suavi, “Kişinin kendi yasını tutması. Bir el her zaman omzunda oluyor ve seni kendine çekiyor.”

“Mezarlıkları sevmem arkadaşım. Zor olan şeyleri başarmak pahasına hırs güder, hep yarı yolda kalırım. Bu yüzden içim bir dolu mezarlıktır zaten. Bazen benim dışımdaki her şey silikleşir, utançlı anılarımı akla getirir, kendimden bir hedef tahtası yaparım. Küslükler hayatımın orta yerine çöker, pişmanlıklar konuşur, bana söz kalmayana dek konuşurlar. Bazen kendime nasıl olup da devam edebildiğimi sorup dururum. Beni seven insanlar çıkar karşıma, bazen bir kuzen ya da uzaktan bir akraba, kendimi başka bir resimde seyrederim, bunlar da olmasa, dışarıdan nasıl görünüyor bilmem, ama içeriden, hayatım tam bir rezil oluştur. Belki de inadım bu. Diğer herkes gibi olmamak inadı. Yazılar yazarak, resimler çizerek kendimi kurtarma telaşım. Her bakışta hissedilen bir telaş bu Suavi. Beni içten içe kemiren, şekilsizleştiren, yerimi kaybettiren bir telaş. Bir olamayış telaşı. Direksiyonda olmaya ve kaza yapacağını bildiğin halde bunları diğer yolculardan saklamaya benzeyen anlardır aslında bunlar. Ben hep kaza yapacağımı, kontrolü kaybedeceğimi bilirim. Kendime inanamam. Nikolay Stavrogin gibi, en skeptik bir skeptik gibi, her an bir yüksekten düştüğünü hisseden kişi olurum. Yere çakılmadığım bir kuyunun içindeymiş gibi, giderek daha güç nefes almaya, daha güç konuşmaya, kendimi daha güç yaşatmaya koyulurum ve elden ne gelir! Ah, arkadaşım Suavi, rüyalara, uzun uykulara, beni hayatın güçlüklerinden alıkoyan her şeye daha çok bağlanırım. Aşk çirkinleşir, şarkılar heyecanını kaybeder, insanlar gider, insanlar kolayca kapı dışarı edilir, bundan bir kazanç çıkmasını umarım ama çıkmaz, beni anlıyorsun, değil mi?”

“Anlıyorum.” diyebildi Suavi, anlamadığına emindim. O bende hala bir yaşam gücü olduğunu sanıyordu.

“Belki de daha kötü olmasının önüne geçmeliyiz.”

“Neyin?” diye sordu.

“Arkadaşlığımızın.” dedim, “Bize acı getirmeden önce, bizi birbirimize düşman etmeden önce, hala biz yan yana konuşabiliyorken, ben daha da kötüleşeceğimi biliyorum, bitirmeliyiz bunu. Birbirimize veda etmeliyiz. Belki mahallede karşılaşırsak selam veririz birbirimize. Gülümseriz. Belki ayak üstü dertlerimizi dinleriz. Ama ben artık bu haldeyken, kimsenin beni yakından görmesine izin veremiyorum. Sürekli yalanlar söylemem gerekiyor. Hastalığımı, beni bu dünyadan alıkoyan can düşmanımı bir bahane değil, bir gerçekmiş gibi gören gözlere ihtiyacım olsa da, ölesiye utanıyorum kendimden. Birkaç panik atağı, konforun dışında yaşadığım huzursuzluğu yenemiyor, sonra haneme yazan, sürekli beni daha çok kabuğuma hapseden bu yenilgileri kabullenemiyorum.”

“Bence…” dedi Suavi, yüzü ciddileşti; “Bence hata ediyorsun. Biz iyi arkadaşız.”

“Evet öyleyiz. Ama ben eski ben değilim. Seni eskisi gibi koruyup kollayamam. Bize yön de veremem. Artık bana üstün gelirsin. Ben de senin peşinden sürüklenmek zorunda kalırım. Niyedir bilmem Suavi, şu halimdeyken bunu hiç istemiyorum arkadaşım.”

“Gururuna yediremiyorsun.”

“Belki öyle, belki daha derin bir nedenden ötürü. Belki benim tüm hayat hikayem dahil bu meseleye. Yine de, iyi niyetle, sana düşman olmadan, hala daha senin hakkında iyi düşünüyorken ben, bunun bir sona ermesini, bunu kendi ellerimizle medenice yapmayı teklif ediyorum. Ben çok kötü düştüm Suavi. Kimse de beni ayağa kaldıramaz. Deneyen benimle birlikte yere kapaklanır. İdare edilmem, hastalığımı bilen biri tarafından kollanmam gerektiği de aşikar, biri beni panik anlarımda, zihnim sahte gerçeklikler yarattığı anlarda yatıştırabilmeli de, ama, belki de bir fedakarlık yapmalıyım. Yalnız kalmalı ve kendi başıma sorunlarımın üstesinden gelmeliyim.”

“Yoksa bunlar Emine’yle mi ilgili?”

“Hayır, sevgili arkadaşım. Emine’yle tanışamadığına üzülüyorum. Ama katiyetle onunla ilgili değil. O bunların hiçbirine değmez. Ona değer verip vermediğimi de bilmiyorum. Bir şekilde onu da kendim gibi kötüden saydığım için belki, yanında rahatım, o kadar. Anla beni Suavi, hatırlayacaksam, arkadaşlarımı iyi olduğum zamanlarımla hatırlamalıyım.”

“Yanlış düşündüğüne eminim.” dedi Suavi, bozulmuştu, ama daha çok benim hatam için endişeleniyordu; “Benim için senin başına gelenler bir sorun değil. Her an burada olmaya da hazırım.”

“Belki de sorun bu ya.” deyiverdim, bir an sonra söyleyeceklerimden korkuyordum. “Belki de ben senin için aynısını yapmazdım. Belki de ben seni yalnızlığa terk ederdim.”

“Gel vazgeç bu sevdadan!”

“Bunu düşünelim Suavi, belki birkaç defa daha görüşelim. Ben iyi olursam, bende iyileşme görürsen, arkadaşlığımızı bitirmeyelim. Ama ben kötü gidişimde devam edersem, beni yalnız bırak…”

-

Bunun nereden estiğini bilmiyorum. Ama büyük yalnızlaşmamın bir son durağı varsa, oraya ulaşmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Ben her şeyi mahvettim. Kendimi sanki bütün insanlığı yüz üstü bırakmış gibi hissediyorum. Şayet sanırım insan kendine hata ettiğinde, bunun bütün bir insanlığın başına gelmiş gibi hissediyor. Bu hastalık kaçınılmazdı. Eskiden de kendimi rahat olduğum yerlerden çıkmamaya şartlardım. Şimdi bir dört duvar arasında inleyip duruyorsam, bir domuz gibi kurulduğum yerde şişip yuvarlanıyorsam, hata belki de düşünme şeklimdedir, yani bende: Namibya’yı hiç göremeyeceğim, hem ölümle ilgili fikirlerimi dile getirmekten bile ölesiye korkuyorum. Sanki söylersem çağıracağım, çağırırsam da gelecek. Zayıflığın, batıl inançlarla bir korku evine dönmüş zihnimin esiriyim. Yıkık dökük, perili bir ev olan zihnimde kayboluyorum. Ve en kötüsü sevgili okur, bunlar edebi olsun diye söylenmiş şeyler değil. Suavi’yi de sırf arabesk olduğum için kendimden uzaklaştırmıyorum. Ben böyleyim, bunu daha önce de yaptım ve hala neden yaptığımı bilmiyorum.

“Hatırlıyor musun Suavi, okulda birkaç çocuk senin gözlüklerinle alay etmişti de onlarla kavgaya tutuşmuştum, o zaman sen şaşırmıştın, çünkü ben senin gözlüklerinle hep alay ediyordum, ama o zaman, işte sırf bu yüzden anlaman gerekiyordu, seni başkalarına bırakmamak istediğimi. Arkadaşlığımız da benim bencilliğim üzerine kurulacaktı. Şimdi hastalığım ilerliyor, daha akşam olmadan geceyi bekliyorum ki uyuyup yaşadığım hayattan eksilteyim. Ve bu halde senden istifade edemem, edemiyorum. İşte belki de bu yüzden yollarımızı ayırmamız gerek. Ben bu halimle kendisinden istifade edebileceğim birini bulursam, işte o zaman işler benim için yoluna girer. Hem daha kötü olduğumda, olursam, ki olacağım gibi, beni görmeni istemiyorum. Anla artık, ben odadaki en zeki, en kuvvetli kişi olmalıyım. Ama bil bakalım şu an yeryüzünde ne eksik? Evet, benden daha zayıf olan…”

Aslında hiç çalışmıyordum. Hiçbir yeni şey öğrenmiyordum. Sadece vardım. Sadece var olduğum için de, her geçen gün biraz daha kendimden eksiliyordum. Böyle böyle ne kadar devam edebilirdim? Bir hafta geçti ve her gün biraz bir şeyler okumaya çalışıp başarısız oldum, akşamları şarkılar dinleyip sulu boya resimleri yaptım. Bu kez daha koyu renklere boyadığım sayfalarda, daha yalnız adamlar duruyordu, gökyüzüne, evlere, ağaçlara bakıyordular ve hiçbiri katiyetle ben olmasam da, her biri bana dehşetli benziyordu. “Ama uzak ve bilmeden ötekini.” Sanırım artık anlıyordum. Sanki iyileşmek için, samimiyetle bir ötekini düşünmem, dert edinebilmem gerekiyordu. Benim bütün sorunum buydu. Ben kendime sıkışıp kalmıştım. Sadece ben vardım ve başaramadığım her şey. Bunlar beni kuşatmış, başkaları bana ulaşamasın ve gerçeğimi göremesin diye çevreme duvarlar örmüştü. Şimdi anlıyordum. Bütün yaşamım boşa geçmiş bir yaşamdı.

“Bir yaşamı iyi kılan şey emektir. Yaşamın içindeki en yüksek güç budur. Bunu yaşama veririz. Karşılığında yaşadığımızı hissederiz çünkü.”

“Haklısınız İzzet Bey, ancak ben emeğimi nasıl bahşedeceğimi bilmiyorum yaşama. Bu konuda özgür hissettim ama yontulmadım.”

“Yontulmalısın.” diyor İzzet Bey, kendinden emin; “Belki sen yolunu geç bulanlardan olacaksın genç adam, ama muhakkak yolunu bulmalısın.”

“Muhakkak, ben de bunu arıyorum.” diyorum. Yaptığım sulu boya resimlerinden bazılarını odamdaki panoya raptiyeyle sabitliyorum. Aslında, içimde bir kadın resmetme arzusu var, ancak artık, sanırım yaşla ve kötüye giderek, kadınları, kadın denen şeyi idealize etme gücümü kaybediyorum. Rüyalarımda birçok kadın görüyorum onları idealize etmek isteyerek, sonra anlıyorum ki, zaten rüyalarımda yaşadığım hayattan daha iyi bir yerde oluyorum ben. Bu da uyanınca beni darmadağın ediyor. Trajediden sonra olanlar, trajedinin kendisinden kötü ve rüyadan sonra olanlar da, rüyanın kendisinden beter bir halde. Anlıyorum, hayatımda kahramanca hiçbir şey yok, felsefece şeyler de yok hayatımda, keşke kardeşlerimi görseydim, diyorum, babamın diğer evlilikleri hayatıma mırın kırın ettiğim yakınlıklar bahşetseydi, kuzenlerim beni anlasaydı; ama anlamıyorlar, babamın diğer çocukları da bana hiç benzemiyor. Şimdi Suavi de gitti, en azından ben onu üzerek ve ona haksızlık ederek, onu hayatımdan uzaklaştırdım. Oysa duran hayatımda hiçbir şey olmuyorken, Suavi’yi hayatımdan kovduğum günden beri, öyle hissediyorum ki her an bir şeyler oluyor. Her an bir şeyler oluyor ve ben de içindeyim.

Emine’yi uzun süre göremedim. O bambaşka bir telden çalıyor. Sırf karşı daireye beş adım kadar atabilmek için ailesinin bir yerlere gitmesini bekliyor. Ben de onun bu korkaklığına kızıyorum. Ama yakalanırsak, o benim daireme girerken annesi veya babası kapı deliğinden bakarlarsa, haklı ki başımıza fena bir iş alacağız. Neyse, bu da benim yalnızlığımı uzattı sevgili okur, başka yapacak bir şey bulamadığım için de bunları sana anlatıyorum. Yoksa emin ol, çoktan yazmayı bırakmıştım. Karanlığa yazdığım sözlerle hayatımı heba ederken, pişman olmuyor muyum sanıyorsun? Dışarıda beni bir iş, okul beklemiyor mu? Rüyamda kendimi böyle yerlerde görmüyor muyum? Böyle, kendimi her şeyden geri kalmış gibi hissetmiyor muyum sanıyorsun? Ama emin ol, Savaş ve Barış’ı yazsaydım, Prens Andrey, Piyer gibi esaslı karakterleri, Napolyon’u, Kutuzov’u falan anlatsaydım, yine karanlığa anlatıyor gibi hissederdim. Çünkü sanırım çağımızda yazmak böyle bir şey. İnsanoğlu yazıdan uzaklaşacak, dertsiz yaşamına dert aranmayacak, mesele edilmesi gereken şeyleri daha az mesele edecek, incelikli düşünme yetisini kaybedecek ve düzen ondan nasıl olmasını bekliyor ve ona nasıl olması gerektiğini buyuruyorsa öyle olacak. Belki de bütün mesele budur, sevgili okur, içine riyakarlık karışmamış, saf ve temiz olan bir isyan, bir karşı duruş bulmaktır. Sonra bu isyan sancağını taşımak ve ona inananları peşinden sürüklemektir.

Ben bu isyan sancağını kalbime mıhladım. Düzenden etimle kemiğimle nefret ettim. Belki bir yerde toplum değiştirilebilir sandım. Ama böyle olmadığını anlayınca, bu kez toplum nefretimin odağı oldu, işte diğerleri ve Suavi de bu yüzden gitti. Şimdilerde boş duvara bakıp durmaktan sıkıldığım bazı anlarda televizyon falan seyrediyor, kötü haberlere, vakalara denk gelince yüzümü buruşturuyorum. Hatta sevgili okur, bazı günler kendi kendime kart oyunları oynuyorum. Kazanan benim, kaybeden benim. Bunun da ayrıca bir tadı olduğunu biliyorum. İyisi mi, senden uzaklaşıyorum sevgili okur, ben aslında durağanlığı, hiçbir şey anlatmayan anlatıları severken sen heyecan arıyorsun, sana bunu veremeyeceğimi bildiğim için üzülüyorum. Senin bu arayışın beni de kırıyor. Belki bir anlaşma yapmalıyız, belki Suavi’yi uzaklaştırdığım için seni de uzaklaştırmalıyım.

Eskiden uzun cümleler kurar, her şeyi en ince ayrıntısına varana dek betimlerdim. Şimdi bunu yapamıyor, betimlemelere dikkat etmiyorum. Çünkü gerçek hayatta da, bir şeye dikkat ettiğimizde, katiyetle onu betimleyecek kadar iyi dikkat etmeyiz. Bunu sadece iyi yazarlar yapar, ben de hiçbir konuda iyi olmadığım gibi, bu konuda da kötüyüm. Dün ne giydiğimi, ne yediğimi sorsan güçbela hatırlarım. Dünün haftanın günlerinden hangisi olduğunu soracak olsan şayet, muhtemelen yanlış cevap veririm.

“Trajediden sonra olanlar, trajedinin kendisinden kötüymüş. Bunu bilmiyordum Suavi.”

Suavi bunu bildiğimi biliyordu. Aslında en başından beri, ben hep buraya varmayı amaçlıyor gibiydim. Hayatın beni iyice yorduğu, kolumu kaldıracak halimin kalmadığı bu yere. Eğer ki sen de zihninin tembel olduğundan kuşku ediyorsan, kafatasının içinde bir sis varmış gibi geliyorsa sana, başkalarını suçla, ne bileyim devletleri, derin ve köklü gizli oluşumları; insanlığın açgözlü bir parçasının seni özellikle düşünmekten alıkoyduğuna inan. Bunu sanki düşündüğünde bir şeyleri değiştirecek kişi senmişsin gibi yap. Bir noktada, böyle yapa yapa belirli bir ideolojik yoğunlaşmaya erişebilir, hatta neme gerek, belki gerçekten düşünmeyi öğrenebilirsin de. Ama sanıyorum, öyle veya değil, bugün düşünmenin ilk aşaması, dünyanın bir avuç kötü adamın elinde heba olduğuna, bunu değiştirmedikçe iyi bir gezegende yaşamamızın mümkün olmadığına vesaire inanmakla başlıyor.

Eğer ki düşünseydim, eğer ki dünyanın sorunları benim sorunlarım olsaydı, eğer ki gücüm olsaydı kendimden gayri yaraya çare olmaya, eğer ki kendi ölümümden bu denli korkmasaydım, eğer ki sağlığımın yerinde olduğuna ara ara şükredecek olsaydım, eğer ki güzel aşık olsaydım, sevgiden ve inançtan bunların gerçekliğine inanarak bahsetseydim, bazı geceleri şarap sarhoşluğuyla ve keyifle sabah etseydim, eğer ki insanlara kahvaltı sofraları kursaydım, karpuzun tadını sevseydim, otobüs yolculuklarında dünyayı düşünseydim, ve eğer ki bunları bir zamanlar yapabiliyor olmak beni bu kadar acıtmasaydı, o zaman… O zaman da pek az şey değişirdi sevgili okur, insan kıymet bilmek bilmeyen bir canlıdır. Ben de bi zamanlar güçlü, diri ve sağlıklıydım. Hayatın bir mücadele olduğuna inanacak kadar toy ve gözü karaydım. Oysa ki insan kendi mücadelesini seçemiyor. Buna da kader diyoruz. Kaderimi sevemiyorum.

Gece yarısına yakın bir saatte kendimle cebelleştim ve dışarı fırladım. Hastalığım ilerlediğinden beri, özellikle akşamları dışarı çıkmak bana iyi gelmiyordu. Karnımda bir yanma, midemde bir bulantı hissediyordum, bazen ellerim karıncalanıyordu ve bileklerim ağrıyordu, daha da fazlası, anlatması güç olan fazlası vardı ve ben en iyi yolun kendimi bu acıya maruz bırakmak olduğunu bildiğim halde eve kapanmıştım. İşte bu gece kendimi aşabildim. İnsan, dedim, ara ara kendini aşabilmelidir. Nihayetinde sokakları kaybolmuş gibi yürüdüm, mahallenin gece kondu sokaklarından geçtim, kalabalıkları yardım, amaçsız insan yüzlerine bakmaktan kaçındım ve kendi ayak uçlarımı seyrettim. Sonra bir de baktım gibi arabaların vızır vızır geçtiği bir caddenin kenarındayım. Kaldırımda yürürken, birdenbire, etrafımdaki hareketlilik başımı döndürdü. Acıyla dişlerimi sıktım, bayılıp düşecek gibi olduğum anda, yokuşu adımlamak daha da zor hale geldi. O an Suavi’yi aradım, Emine’yi aradım, koluna gireceğim biri olsaydı, tüm bu olanlar daha kolay olurdu, diye düşündüm. Bir ara öne doğru eğilip diz kapaklarımı avuçladım, hızlı hızlı, derin derin nefes aldım. Kahrolası arabaların sesi kesilmiyordu. Yanımdan dehşetli bir hızla geçiyorlardı ve ben en yakın cadde ışıklarına bile epey yürüme mesafesindeydim. Belki de gerçekten bayılacaktım. Gözlerim kararmıştı zaten. Bedenimdeki son bir güçle, silkelenmek o halimde ne kadar mümkünse o kadar silkelendim ve yokuşu çıktım. Cadde ışığının altında bir süre sakinleşmeyi bekledim. Tanrı’nın beni neden böyle bir acıyla cezalandırdığını düşündüm, Tanrı’yı sorgulamanın bana düşmediğini bildiğimden aklımdan geçirdiklerime pişman olup tövbeler ettim, sonra halim ne kadar içler acısı olsa da, iyi bir kul gibi şükrederek evin yolunu tuttum. Dönüş bitmek bilmemişti. Apartmanın girişine vardığımda ellerim titriyordu, ben de avuç içlerimle bileklerimi ovuşturup yüzümdeki çarpılmış bakışı gizlemek adına başımı öne eğiyordum.