← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 17

UZAK

İsmail Hakkı Kılıç

Caddeden döndüğümden beri intiharı düşünüyorum. Hayatın böyle devam etmeyeceği belli. Gözlerimi kapattığımda çenemin altına bir namlu dayadığımı, ya da kendimi bir yüksekten çakılmaya bıraktığımı hayal ediyorum. Bunun rahatlatıcı bir yanı var. Böylesi özgür olmak bana iyi gelmiyor herhalde; sanırım özgürce yaşadığım bu kısacık hayatımın ucu bir şekilde, ben ne yaparsam yapayım buraya varacaktı ve ben yine en sonunda intihar etmeyi arzulayacaktım. Şimdi kendime zarar versem de, bu takdirde beni hırpalayacak, silkeleyecek, bana kızacak kimsem olmadığından, bu konuda daha da özgürüm işte. Kendimi bazı bazı gökyüzünde kanatları kırılmış, son çare süzülmeye çabalayan bir kuş gibi hissediyorum. Kederli, belalı bir kuş gibi. Beni hayal ettiğim şekilde görecek kimsem olmadığından, kendimi dilediğim gibi hayal etmeye de fazla imkanım olduğu için, bazen kapkara bir kuş, bazen koyu bir kahve gibi, bazen evde rastgele bir kapının arkasına asılmış duran bornoz gibi hayal ediyorum kendimi. Zihnimin tüm soyutlamalarını seviyorum. Ve inan ki sevgili okur, bu soyutlamalar bazen bedenimde bir rahatlık, mayhoş bir kaşınma hissine dönüşüyor, yattığım yerde keyiflenip kalıyorum, çünkü bu kaşınmanın tadı hoşuma gidiyor. Bunu babam bilmese iyi olur, diyorum sonra, öteki taraftan beni böyle tembel ve pes etmiş hallerimle seyretmesinden çıldırasıya korkuyorum. Ama ne yapalım, bunu ben seçmedim, şimdi çabaladıkça daha çok batıyorum. Daha az ve hep zorla barışıyorum bedenimle.

Şarkıyla sarhoş olmayı özledim. Arkadaşlarımın omzuna yaslanmayı özledim. Bir karanlıktan ışığa sızabilmeyi, içtiğim şeye dönüşmeyi, pusta ve zorda kaldığımda, akan bir su gibi yolumu bulabilmeyi özledim. İçimde şeytanlar olduğunu ve durmadan konuştuklarını anladığım ilk delilik günümden bu yana aklımdan korkuyor ve şüphe ediyorum. Her çabamı yarı yolda bırakmayı adet edindiğimden beri adımlarımın uğradığı son yerde çakılıp beni çevreleyen duvarlarım arasında sıkışıyorum. Kendine Vaveyla diyen bir kız tanıyıp onu çok sevmiştim. Onu duyduğumu ama göremediğimi bildiğim için, üst üste üç gece ağlamıştım. Sonra onun varlığını Tanrı’nın varlığına bağlayarak göğsümde bir iman duymuştum. Aynı iman Vaveyla’yla yollarımızı ayırmış gibi hissetmemle, dünyanın göbeğine yapışmış ironiyi anlıyor, işin kötüsü, bunu anlayan ve gören tek biçare canlı oluyordum. Vaveyla, şimdi neredesin? Nasıl oldu bileklerindeki jilet izleri? Artık insanlara kızmıyor musun yoksa, seni bir bakışla dışlamayı sürüyle adet edindikleri için; yoksa artık sen de onlar gibi bakışlarınla süzmeyi öğrendin? Çiçekli çantanı hala sırtında taşıyor musun? Üst üste sigara yakıp öksürmeye devam ediyor musun? Sevgili Vaveyla, seni neden hatırladığımı bilmesem de, seni hatırladığıma, bir zamanlar hayatımın bir evresinde yakınında olmuş olmaya şükrediyorum. Tanrım, neden insanlar yollarını ayırır? Tanrı’nın daha büyük dertlerle ilgilendiğini biliyorum. Masaya ulaşıyorum, kağıt ve kalemin karşısına geçiyorum, daha huzurlu hissettiğim bir an yok, şimdi satırlarca kanayacağım, karanlığın ve hiçliğin karşısında, hiçbir sonuç çıkmayacağını bilerek. Derken bir şey oluyor. Günün erken bir vakti olduğunu idrak ettiğim için veya çıkarsayamadığım başka bir sebeple kendimi yatağa bırakıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Hayaletler iman dolu göğsüme baskı kuruyorlar, beni imanımdan etmek istediklerini anlıyorum. İman akılsızcadır, iman tembelcedir, diyorlar, bense bu hayaletlere akılla da iman edilebileceğini göstermek istiyorum. Onlar bana çağımın geçtiğini söylüyor bu kez, meğerse sadece benim gibi bozuk ve hastalar, dünyanın gerisinde kalmış olan çürük yumurtalar iman edermiş. Tanrı’nın biz insanlar arasında yeri kalmamış. Her şeylerin de en güzel ve en iyi örnekleri imansızca ortaya konmuş, imansa insanı gerçeği görmekten uzaklaştıran, uyuşturucu benzeri bir alışkanlıkmış. İmanlılar korkuyormuş. En çok onlar korkarmış. Hayaletler bu son konuda haklıydı sevgili okur, korkuyordum. Çıldırasıya korkuyordum. Bazı yerleri ancak zihnimde ziyaret edebiliyordum artık. Hastaydım, hastaydım ve hastaydım. Eve kapanıp kalmıştım üstelik. Ama imanım bana korku veren şey olduğu gibi, cesaret de veriyordu. Belki de bundan daha doğrusu, korktuğum için iman etmiş, iman ettiğim için cesaretleniyordum.

-

Pencerenin hemen dibindeyim. İzzet Bey bacak bacak üstüne atmış, yanında erik kasesiyle beni seyrediyor. Pencere zeminden tavana dek yükseliyor, buradan düşsek, yere çakılana kadar hayli zaman geçer. “Daha önce böyle bir pencere görmüş müydün?” diye soruyor İzzet Bey, niyetini anlamıyorum. Sonra, “Eğer ki görmediysen, şimdi yüksekten korkmaman bir mucize!” diye ekliyor; “Korku böyledir genç arkadaşım. Zihne bir kere girdi mi, orada tekrar etmeye meyleder. Bunun önüne geçmek istiyorsan, korkunun üzerine gideceksin, başka bir çare yok.” Ve elini erik kasesine daldırıyor, ben eriklerden en tombulunu seçmeye çalıştığını anlayacak kadar tanıyorum onu. Sağ yanağıyla çiğnerse şapırdatacak, sol yanağıyla çiğnerse birkaç saniye daha sürecek yutması. Göz kapakları hafif çökmüş, yanaklarında, bir dal parçasını andıran lekeler var, biri Afrika Kıtası’na, diğeri de bunun simetrisine benziyor. Sakalları seyrek seyrek ve bakımsızca uzamış. Ama ben her bir saniye sonra, ben bir şey demeye niyetlensem bile güleceğini ve lafımı keseceğini biliyorum. Onun beni iyileştirme yöntemi bu çünkü. Ben daha söylemeden, ağzımdan çıkacak şeyleri komik bulmamı sağlamak. Korkunç olanı absürt olana dönüştürmek, bir şeylerin pazarlığını etmek, iyi bir takasçı olmak, sonra oradan ayrıldığımda, kendime bunun iyi geçtiğini söyleyip durmak. Bunu kaçıncı defa daha yaptığımı bilmiyordum, ama sanki her ay düzenli olarak İzzet Bey’i kliniğinde ziyarete geliyordum. Pencereye yaklaştım ve aşağıya baktım.

“Haklısınız, epey yüksek ve pekala ilk kez böyle yüksekten bakan biri korkabilir.”

“Ve korku bir kez zihnini ele geçirirse.”

“Olur olmadık korkmaya başlar. Evet, sanırım şimdi sizi anlıyorum İzzet Bey.”

Derken yüreğimi ağzıma getiren bir şey oldu. Kanatları kırıldığı anlaşılan, belki de bir kısmı çoktan nalları dikmiş bir sürü kuş ardı ardına düşmeye koyuldu. Pencerenin önünden geçip gidiyorları. Ben onların akibetlerini merak ettiğimden, hepsinin yere çakıldığı anı görebildim. Sonra kuşların sayısı çoğaldı. Onlarca, yüzlerce kuş gökyüzünden yağmur gibi yere uzandı. Çakılmak üzere olduklarında, son kez kanatlarını çırpmaya kalkışıyorlar, ama en son, ne yazık ki perte çıkıyorlardı. Dönüp İzzet Bey’e baktığımda, onun bunu her gün olan bir şeymiş gibi karşıladığını görünce şaşırdım. Sonra daha da arkamı dönünce, Suavi’nin orada, İzzet Bey’le ikimizin arasında bir yerde, sandalyesini çekmiş oturduğunu gördüm.

“Biz tanıştığımızdan bu yana bana haksızlık ediyor.” dedi Suavi. Kendisine hiç yakışmayan fötr şapkalarından biriyle aramızdaydı. Uzun üst dişleriyle pörsümüş alt dudağını eziyordu.

“Onun için iyi bir arkadaş olmak zorundaydım. Ama o hiçbir zaman aynı çabayı benim için göstermedi. Benim onu yalnızlığa terk etmemden korktuğu için, beni yalnızlığa terk etti. Bunda hiç tereddüt etmedi İzzet Bey. Sizi de benden sakladı.”

“Beni senden saklaması kötü olmuş Suavi, çocuğum, pek kötü olmuş.”

“Biz soyutlanıyoruz İzzet Bey. Sadece iyi ya da kötü günlere, bu günlerde söylediğimiz birkaç lafa, jestlerimize, masaya oturuş şeklimize falan dönüşüyoruz. Onun bilinç dışının bir parçası oluyoruz, hayvani güdülerinde, bir anda ayaklarına bağlanan taşız. Boğazındaki yutkunmayız İzzet Bey. Ben tersine evrimi savunduğum, karadakileri denizlere geri çağırdığım günden beri sanki başka birine dönüştüm. İzzet Bey, bizi çarpık rüyalarıyla değerlendirmesine razı mı göstereceğiz? Biz de sıramız gelince onu kendi çarpık zihinlerimizle cezalandırmayacak mıyız?”

“Ancak ikimiz bir olsak,” dedi İzzet Bey, “yine onunki kadar hasta bir zihin ortaya çıkaramazdık. Şimdi onu iyi etmeliyiz ki, çarpıklık konusunda ondan ileride olalım.”

“Kendi babayla zavallı adamın bacaklarını tekmeleyerek şakalaşıyordu. Annesini şehirli bir kadın olamadığı için aşağılayıp duruyordu. Ben iyi bir arkadaş olarak hepsini gözlemledim. Onda çıldırmışça, patolojik bir şeyler vardı, kendinden tiksiniyordu. Sanki şehirli ve nezih biri olmak zorundaydı, ancak yanlış bir aileye doğmuştu. Kadınlardan falan tiksinirdi, en az şehirli ve nezih insanlardan tiksindiği kadar tiksinirdi, böyle anlarda babasının diğer hanımları üzerinden annesini üzdüğü olurdu. Ah, ne desem, kötü biriydi bu adam İzzet Bey, sanki iyilik ona yeterli olamayan bir şeydi, bu boşluğu ancak daha yoğun ve gerçek olan kötülükle doldurabiliyordu. Sonra pişman ve hasta biri olduğunda, bu kez iyilikle de kendi açığını kapatamadı. İyilik de yapamıyordu. Amellerinin yetersizliği altında ezildi, ömrübillah kendiyle barışık yaşayanları uzaktan seyretmiş olmanın altında ezildi. Onun için bir kurtuluş yoktu.”

“Ama sen iyi bir arkadaş oldun ve onun yanında kaldın.”

“Evet, İzzet Bey. En sonunda beni de uzaklaştırdı. Keni başına ne yapacaksa?”

“Hiç!”

Bu laftan sonra birbirlerine yakınlaşıp kulaktan kulağa konuştular, fısıltıları arasında kesik kesik kahkahaları da duyulabiliyordu. Ben de eski yerime oturup sandalyemi biraz kenara, camın dibine dek çektim, böylelikle ikisini birden karşıma almış oldum.

“Şimdilerde,” dedi Suavi gülerek, “yazdıklarından bir roman derlemeyi planlıyormuş. Herhalde adını ‘Aptallar Yazabilir’ koyacak. Kendini her türlü takımdan saymıştır, İzzet Bey, ancak bir aptal olduğu hiç aklının ucundan geçmemiştir. Farkında olmadan başkalarının düşüncelerini okuyacak kuvvetli bir sezgisi olduğuna inanıyor, lakin iş bu sezgileri dinlemeye gelince çuvallıyor.”

“Oysa sezgi çok kıymetlidir. Kuvvetli bir sezgi, kuvvetli bir akıl demek.”

“Siz daha iyi biliyorsunuz. Bunu ona bir türlü anlatamadım. Bir aptal olduğunu, ne kadar koşarsa koşsun diğerlerinden geride kalacağını görmek istemiyordu. Bir şeyleri saplantı haline getirmekte ustaydı. Ailesinden daha evvel çıkmamış bir başarıyı saplantı edinmişti, sanki yurdun geri kalanı bunu saplantı etmemiş gibi, kendini yalnız sanıyordu. Meğer, yani bana söylediğine göre, onun ayağını tökezleten şey, içinde ona acıyıp duran bir sesmiş. Kendine bu sesin hayaletlerinin gözünden bakıp acıyormuş. Yine de hakkını yemeyelim. Vaveyla’dan sonra delirmeseydi, biraz daha iyi bir mücadele ortaya koyabilir, belki hedeflediği mertebeye biraz daha yaklaşabilirdi. Kendini şehirli ve nezihlerin arasında biraz daha şehirli ve nezih hissedebilirdi. Bazıları bunu kendine şart koşmadan başarır. Bazıları da kendini bunlardan saymak adına bütün ömür dirsek çürütür. Bilin bakalım bizimki ne yaptı? Hiçbirini!”

İşte böyle söyledi Suavi. Haklıydı. Başımı öne eğdim. Karnımdaki yanma şiddetlenince elimi yanan bölgeye bastırdım. Sanki bedenim dağılıyordu. Elim kanatlanıp uçacak, diğer uzuvlarım da peşinen havalanıp benden uzaklaşacaktı. Şehirli ve nezih birisi olmayı, biraz caka satabilmeyi, dikkatleri üzerimde toplamayı hep çok istemiştim. Ama ne şehir yaşamı bana göreydi, ne de benim caka satacağım üç beş yanım vardı, çok sıradan, hemen her konuda vasat, daha üstlere tırmanmakta iradesiz biriydim. İnsanların çok rahat başarılı olduğunu görerek geçirdim ömrümü, onlardaki bu rahatlığı kıskandım. Hasetimden üçe beşe nazar değiyordu. Ama ben hep olduğum yerde saydım. Şimdi bedenim ve ruhum çökerken, belki de asıl nedenin bu başarısızlık olduğunu düşünüp duruyor, rüyalarımda bazen hayatta aşamadığım bu engelleri aşıyordum.

Hem İzzet Bey, hem de Suavi saydamlaştı. Onların arkasındaki gri duvarı, duvarın orta yerindeki kırmızı şeridi görebiliyordum. Onlar fısıltıları bir kenara bırakmış, yüksek sesle gülüyorlardı şimdi.

“Ben çocukken çok misket oynadım.” dedi İzzet Bey, “Bana hayatta her istediğimi elde etmeyi öğreten bu oyundu. Ancak hiç unutmam bir keresinde, misketten kazançlı çıkmış evin yolunu tutuyordum ki, mahallenin iri yarı bir meczubu beni köşeye sıkıştırdı, misketle dolu ceplerimi boşaltmam için beni baskıladı, birkaç defa kafama vurdu. O gün iki seçeneğim olduğunu anladım. Ya karşılık verecek ve misketlerimi kurtaracaktım, evime kazancımla dönecektim, ya da dayak yiyecek, üstelik misketlerimden olacaktım. Suni bir derenin kenarına az biraz yakındık. Bir şekilde bu meczubu, pek az idrakı olan bu devi, dereye daha da yaklaştırmayı başardım. Sonra onu tüm gücümle ittim ve iki metre kadar yüksek duvardan aşağı düşürdüm. Acı içinde bağırıyordu. Ama beni bir gören olmadığı için hemen oradan uzaklaştım. Sonra öğrendiğime göre kolu kırılmıştı. Kötü bir yerden, kötü bir şekilde kırılmıştı. Ama ben misketlerimi kaybetmemiştim. Dayak da yememiştim üstelik. Hayat böyledir, oğlum, hayat böyledir.”

Ayağa kalktım, karnımdaki yanma şiddetlenmişti. Bir şey yapmam gerekiyordu. İzzet Bey’e daha fazla tahammül edemiyordum. Suavi’nin bir köpeğin suratını andıran suratını, at kişnemesine benzer kahkahalarına tahammül edemiyordum. Tanrı bana yardım edecekti. Kapıya yöneldim ve o ikisini ardımda bıraktım. Niyedir ben çıkışa yöneldiğimde sesleri daha da yükseldi, şiddetli, öfkeli bağırışlara dönüştü, karnımdaki yanma ve bulantım da iyice arttı. Ancak ben kapı kuluna dokunduğumda, birdenbire, bütün sesleri kesildi ve bir anlığına huzurla gözlerimi kapatabildim. Sonra kulpa bastırdım, kapıyı itiverdim, birdenbire beyaz bir ışık her yanımı sardı. Dokunaçlarım ve solungaçlarımla, bir balık adam olarak kendimi kırlarda buldum. Yemyeşil, çiçekli böcekli uzun çimenlerin arasında, bir tepenin eteğinde bulunuyordum. Kapı birdenbire kaybolmuştu, arkamı döndüğümde ağaçları gördüm, selvi kavakları ve top söğütleri, elma ağaçlarını, erik ağaçlarını, çeşit çeşit ağacı daha. Hepsi bir güzellik içinde birbirine karışıyordu. Bu pastoral görüntü bana huzur getirmişti. Sonra bir daha dönüp eteğinde dikildiğim tepeye baktım. Orada, yukarıda bir kadın yattığı yerde bir yükselip bir alçalıyordu. O böyle çarpılmış gibi yukarı aşağı yaparken, kolları toprağa, çimenlerin dibine çarpıp havalanıyordu. Ayakları bir baston gibi dümdüzdü. Bu kişinin Vaveyla olduğunu anladım. Göğsümde bir yumuşamayla tepeyi arşınlamaya koyuldum. Bir an önce ona ulaşamazsam, sanki kaybolup gidecek, diğerleri gibi, tepenin etrafında uçuşan saydam ruhlar gibi bir hayalet olacaktı. Buna izin veremezdim. Vaveyla’yla kavuşmamız gerekiyordu. Onun da bana ihtiyacı vardı.

Tepeye ulaştığımda, Vaveyla’nın çarpılmış gibi olan hareketleri bir son buldu ve kız bir masanın üstüne yatırılmış gibi havada hareketsizce asılı kaldı. Az önce toprağı döven elleri kasıklarının üzerinde kavuşmuş bekliyordu. Yüzünde uykunun çok huzurlu bir tasvirini andıran, muhakkak becerikli bir ressamın elinden çıkmaya benzer ifadesiyle duruyordu. Dokunaç ve solungaçlarım gitmişti. Yerinde bir sakal duruyordu. Sonra bir ses duydum. Derinlerden bir ses, perdesiz bir odanın duvarlarında çınlamış ve çoğalmış gibi bir ses.

“O sana hiçbir zaman aşık olmadı.” dedi ses, “Ama senin ona olan aşkına aşık oldu. Yine de bu yeterli değildi. Bu yüzden denesen de öpüp uyandıramazsın onu. Aşık olmadığı kimsenin öpmesiyle uyandırılamaz.”

“Bunu biliyorum.” dedim, kederli bir şövalye gibi hissediyordum kendimi. Kötü talihime yapmam gerektiği üzere çabucak boyun eğmiş, imkansız aşkımı seyrediyordum.

“Senin aşkın gerçek miydi bilmiyor. Onu korumak için canını ortaya koyar mıydın bilmiyor. Hatta korkakça bir şeyler görüyor senin aşkında. Kolaya kaçan türde bir sevme biçimi görüyor. Biraz da gururun kırılmışça seviyorsun onu, bunu da biliyor. Asla hazır olmadan aşık oluyorsun ona, her an, her dakika tekrar ve tekrar Vaveyla’nın ismini zikrediyorsun. Bazen hayatındaki büyük kopmayı onun güzelliğinden sayıyorsun. Bazen sevdiğin diğerlerinin kaybını da onun suçu sayıyorsun. Oysa o suçsuz, sadece sana, senin vaat ettiklerine kanmayacak kadar akıllıydı. Sonunda kendinle ve insanlarınla karanlığı boylayacağını biliyordu. Sen onu hep bir yardım çığlığı saydın. Belki de bu çığlık senden kurtulmak içindi. Bu yüzden yürekten koparılmış ve yakındı. Bunları hiç düşündüm mü?”

“Düşündüm.” dedim, çıplak ve kuru elimle gözümden damlayan yaşları sildim. Yüreğime bir öküz oturmuş gibiydi. Nefes almakta zorlanıyor, ama biraz da rahatlamak için ağlıyordum.

“Gözyaşlarını sonraya sakla.” dedi ses, “Vaveyla için çok ağladın.”

Bu kez Vaveyla birdenbire havalandı, bulutların arasına karıştı ve kayboldu. Anladım ki ses de gitmişti. Ancak etrafımızdaki hayaletler duruyordu. İleride üç kişi gördüm. Hayaletler bunları kırbaçlıyordu. Onlara yetişmek isterce ilkin elimi uzattım. Diğer elimle zincirlenmiş olduğunu anlayınca şaşırdım. Bu kez saydam bir kırbaç benim sırtımda da şakıdı. Büyük bir acıyla üç esirin peşine yollandım. En arkada duran Suavi’ydi, onu sırtından tanıdım. Onun önündeki bir kızdı, saçlarıyla Emine’ye benziyordu. Ve İzzet Bey de bu kez bize esirlikte yolumuzu gösteriyordu. Şarkı bitmişti. Dans bitmişti. Güzel olan şeylerin sonuna varmıştık. Şimdi kırlarda tepe tepe esaret içinde yürüyecektik. Belki onlar da kendi Vaveyla’larıyla vedalaşmışlardı.

“Artık şehre dönemeyiz.” dedi Suavi, “Vaveyla da büsbütün gittikten sonra, bu şaşaalı hayatta en ufak bir yerimiz de kalmamıştır. Belki de, bize göre olan hayat budur. Annelerimizin, babalarımızın seyrettiği bu manzaraları biz de seyretmeliyiz. Kavakları, söğütleri tanımalıyız, yılanları görmeliyiz, zaten bir mahalle yaşamı, ne şehirli olmaktır ne de köyden biri, köyü şehre taşıma çabasıdır esasında. En azından şimdi güzellikleri göreceğiz.”

“Ama esiriz.” dedim.

“Esiriz çünkü sen başaramadın.” dedi Suavi, Emine de bu esnada arkasını dönüp bana hayal kırıklığı içeren gözleriyle baktı. Sonra İzzet Bey homurdandı, Emine’yle sırasını makaslayıp yüzünü bana döndü.

“Belki daha çok okuyup daha çok bilseydin, doğalında bunları sevseydin, kafanın içinde adam akıllı bir merak olsaydı, o vakit işler başka olurdu.”

“Haklısınız İzzet Bey.” dedim. Onun sırtını kırbaçladılar.

Dördümüz, fantastik romanlardaki gibi, başına ortak bir kötülük gelmiş kahramanlardık. Birbirimizi çok veya az tanımamız bir şey ifade etmiyordu. Sonunda yolculuğumuz bir köy evinin önünde son buldu. Orada, baktığımız yerde bize benzeyen, ancak bizden çok daha yaşlı olan dört gölge gördük. Gölgeler bir organize halinde hareket ediyor, birbirleriyle yardımlaşarak ve şakalaşarak evin işlerini görüyordu. Bazen bazıları birdenbire kayboluyor, başka bir yerde beliriyor, ama yine de biz bu gölgenin hangimizin suretine benzediğini anlayabiliyorduk. Bir aralık benim gölgem olduğuna inandığım gölge, her şeyden sıkılmış gibi ama huzur içinde bir dal parçası alıp toprağı eşelemeye başladı, bu kez Emine’ye ait olan yaşlanmış gölge, gelip onun omuzlarına dokundu. Sanki mutlu bir evlilikti gördüğüm. Olması gerektiği gibi olan şeydi. Bu esnada Suavi ve İzzet Bey, yani gölgeleri, konuklara ait olduğu belli olan salıncağa geçtiler, yan yana oturup sallandılar. Benim gölgem, bir eliyle Emine’nin gölgesinin elini kavradı, bu kez kalkıp konukların karşısına oturdu. Onlar konuşmaya başladılar. Her birimiz bu ev gördüğümüz son şey olur sandık. Ancak sırtımızdaki kırbaçlar bir kez daha şakıdı ve yolumuza devam ettik. Böyle böyle, hemen hemen hepsinde aynı gölgelerin aynı şeyleri yaptığı sayısız ev gördük. Hayaletlere bakmaya kalktığımızda bu saydam ruhlar hiddetlerinden köpürüp bizi cezalandırdılar.

En sonunda, ellerimizin bağı çözüldü ve bir nehrin kıyısında serbest bırakıldık. Gölgelere dönmek de, nehre karışıp uzaklara gitmek de bizim elimizdeydi. Ruhlar kaybolmuştu. Biz bizeydik.

“İster bu evlerde, sevdiğimiz gölgelerden birinin yerini alırız, ister de bilinmeze doğru akar gideriz. Seçim bizim.”

İşte böyle söyledi İzzet Bey ve merak içinde her birimizi süzdü. Sanki baştan cevaplarımızı biliyordu.

“Ben nehirden yanayım.” dedi Emine.

“Ben de öyle.” dedi Suavi.

İzzet Bey onlara memnun gözlerle baktı. Sonra yargılarcasına beni baştan aşağı süzdü.

“Ben kalıyorum.” dedim. Çünkü nehirden ölesiye korkuyordum. Boğulmaktan ölesiye korkuyordum. Diğerlerinin kalmıyor olmalarına içerlemiştim.

“Biz şehri görmeliyiz.” dedi İzzet Bey. Diğerleri hemen bir “hurra” çektiler. Oysa ben artık şehri özlemiyordum. O yaşamın bir parçası olmadığına emindim. Buraya gelirken gördüğümüz son eve geri dönüm. Yalnız başıma geçip salıncağa oturdum ve etrafımdaki gölgelerin hareketlerini seyrettim. Gölgeler bir bir yok oldu, sonra hava karardı, sonra bir an boğulur gibi oldum ve kan ter içinde uyandım.

Uyandıktan sonra, rüyayı çabucak unuturum sandıysam da öyle olmadı. Ben de geçip dolaptan bir içki aldım, boş duvarın karşısına oturdum ve gözlerim bir yere odaklanmakta zorlanırken, midemi alkolle doldurmaya koyuldum. Vaveyla’yı hatırlıyor, bir şeyleri farklı yapsaydım şayet, onun da beni sevmesini sağlayabilir miydim merak ediyordum. Bir kızın aşkı uğruna hayatımın seyrinin bunca değişmiş olması ve bunu bir tek benim bilmem, bir sır gibi kendime saklamam tuhaftı, bazen canımı sıkıyor, beni kendimden utandırıyordu. Gelelim başka bir meseleye: Bu rüyadan sonra Suavi meselesi zihnimde nihayet bir sonuca kavuştu. Arkadaşımdan özür dileyecek, onunla görüşmeyi bir daha böyle damdan düşer gibi kesmeye kalkışmayacaktım, yalnız hastalığımdan utandığım için, yeri geldiğinde gerektiği gibi aramıza mesafe koymayı bilecektim. Bunu yapabileceğime inanıyordum. O günün sabahı Suavi’yi kahvaltıya çağırdım ve bu meseleyi hallettik. Uzun uzun sohbet ettiğimiz esnada bir nebze geçmişte bir zamandaymışız gibi hissettiğim bile oldu.

Tüm yaz boyunca, hava hiç o gün olduğu kadar soğuk olmamıştı. Hatta bir fırtına çıkmıştı, desem yeridir. Ağaçların yaprakları titriyor, mahallenin sokaklarında çer çöp uçuşuyordu. Suavi gittikten sonra, soğuk havaya rağmen balkonda oturdum ve insanları seyrettim. Vaveyla’yla, ben henüz gençken, onun yapmayı sevdiği gibi balkonlardan bakardık. Bunu hatırladığıma seviniyordum. Ama bu kızın her yılın belli zamanları olduğu gibi yine aklımı kurcalamaya başlaması beni rahatsız ediyordu. Beni kırmamak için benden güzelce ayrılmıştı, o günden beri herkesten güzelce ayrılarak intikam alıyordum. O kadar avare bir havaya bürünmüştüm ki bu olduğunda, sokak sokak, cadde cadde yürümüş, en sonunda ayağımı sakatlayıp topallamaya başlamıştım. Gökyüzünün çok berrak olduğu, havanın pek bir güzel olduğu bir gün çok güzel ağlamıştım ve ayağım iyileşmişti. Ay yüzeyinde yaşamanın neye benzeyeceğini hayal etmiştim o gün. Çok daha sonra, gerçekten ay yüzeyinde bir zaman yaşamışım gibi gelmişti. Kendimi kandırıyordum. Şimdide, geçmişte ve gelecekte. Ne şimdi benimdi, ne geçmiş, ne de gelecek. Bu yüzden hiçbir zamansallığa ait olamıyordum. Üst üste sigaralar yaktım, yüzümü buruşturdum, güne lanet okudum ve çok zaman kıç üstü oturup kaldım.

Herhalde benim böyle uzun uzun evde kalarak falan nasıl yaşadığımı merak ediyorsun sevgili okur, keşke sana tüm yaptığım şeyleri gösterebilseydim. Tellerden yaptığım heykelleri, sulu boya resimlerini, kara kalemleri, bazı kısa çizgi romanları, karikatürleri, kağıt ve kalemin buluşup para etmeyen tüm anlatılarını, bazı yazıların kenarlarına çizdiğim dokunaç ve solungaçları, tuttuğum günlükleri, anı yazılarını, denemeleri; okuyup ortasında sıkıldığım için yarıda bıraktığım kitapları, sonra feylesofların altını çizdiğim bazı sevdiğim cümlelerini, hemen hemen bana dair ve beni anlatan her şeyi keşke sana gösterebilseydim. Bu yazılar haricinde, sevgili okur ile başlayan ve sevgili okur ile biten itiraflarımı. Şimdi hepsi beni kuşatmış görünüyor. Artık her şeyden sıkıldığım gün, benden, yani emeğimden geriye ne kalacak?..