← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 15

HEYECAN

İsmail Hakkı Kılıç

Hareketsizce yattım durdum. Kalp krizi geçirmekten falan korkup yürüyüşlere çıktığım günlerin heyecanı olmadan, bilmem nereden evime dolaşan sinekleri öfkeyle seyredip başka başka şeylere kuruldum. Yine yazılar yazdım, Kalender’e yalanlar söyledim, Suavi’nin mesajlarına pek az döndüm, sırtımı kaşıdım, sırtı kaşınanlardan oldum. Dün bir aralık Emine ziyaretime gelmese ve halimden dert yanmasaydı, belki Ahu’yu düşünüp ağlar, büsbütün kahrolurdum. Oysa artık Emine’ye ve kemerli burnuna kalmıştım. O fark etmeden bir aralık kızın burnuna dokundum ve içimden daha evvel duymadığıma emin olduğum, başka hiçbir şiire benzemeyen bir şiirin mısralarını okudum. Tanrı’yı işime pek az karıştırdım ve bir çocuk gibi sevinçle sulu boya resimleri yaptım. Bütün bu resimlerin sonunda, tıpkı benim şimdi maruz kaldığım gibi parlak bir güneşin altında eriyip giden koyu, uzun gölgeli bir adamı resmettim ve onun bütünlüğüyle ne olduğunu düşünüp durdum. Her şey birbirine benziyordu ve bu dünya, kimyada kiral moleküllerde olduğu gibi birbirinin aynası olan iki şeyden, aldatan ve aldatılanlardan meydana geliyordu.

“… İşte böyle söyledim…” diye lafının sonunu getirdi İzzet Bey, benim evimde, benim koltuğumda otururken aslında olduğundan daha ufak görünüyor, azıcık ışık alan bu yerde karanlığa karışmış, adeta her saniye biraz daha kayboluyordu.

“Belki iyi bir cevap bu,” dedim, “belki de değil…”

“İyi bir cevap, çok çok iyi bir cevap, genç arkadaşım, bundan emin olabilirsin.”

“Hep böyle dişli miydiniz?” diye sordum, “İnsanlarla laf yarışına girmekten hoşlanır mıydınız?”

“E hoşlanmak gerekir! Ben de…” diye yanıtladı, “çocukluğum haricinde bu işten hep hoşlandım. Ergenliğime girene kadar pek çok ezildim. Sonra ama, bir yerde canıma tak etti, yumruklaşmayı da öğrendim. Kendini herkesten ileri sananlara cevap vermenin iyi bir yoluydu bu. Kavgalara karışıyordum. Üstüm başım mahvolsa da, ağzımdan burnumdan kan gelse de, herkes bana baktığında beni kınasa da, dövüşmekten büyük keyif alıyordum ve dövüşmediğim anlarda avuç içlerim kaşınıyordu. Hatta çok iyi hatırlarım, bir gün kendime tüm hayatımın bunu sürdürmemle geçip geçmeyeceğini sordum. Bana kalsa böyle devam edebilirdi. Ama ergenliğimin sonlarına doğru, bu kez dövüşmemenin dövüşmeye üstün geldiğine ikna olmam gerekti ve aklımı kullandım. O vakitler psikolojiyle ilgilendim. Keşke tahsilimi de bu yolla yapsaydım. Nasip olmadı…”

“Ben pek az dövüştüm.” dedim, “Hatta neredeyse hiç…”

“Bunu anlamak, yani sana bakınca bunu görmek, pek de zor değil. Sen bu dünyanın çetin meselelerine, tüm zıtlık ve kavgalarına uzak bir çocukmuşsun da, diğerleri birbirlerinin canını acıtmaktan zevk duyarken, sen savrulan yumrukların sana isabet etmesinden epey korkmuş, korku içinde kalmışsın gibi. Bu anlaşılabiliyor. Şimdi bile herhangi bir kavga yüreğini ağzına getirir. İçini cız eder. Biraz kadınsı bir özellik ama iyi erkekler de böyle naif olurlar. Hır gürden hoşlanmadığın, her şeyi en kibar ve incelikli yollarla çözmeyi aradığın anlaşılıyor.”

“Ben gerçekten böyle mi görünüyorum?”

“Pekala yalan söylemiyorum. Sadece ne düşünüyorsam o. Senin gibi naif ve incelikli birisi, diğerlerinin sahip olmak isteyip de olamadığı erdemlere sahip olan kişidir. Bu yüzden bu kötü bir şey değil.”

“Bazen ben de kavga etmek istiyorum. Birilerinin yüzünü tanınmaz hale getirmek…”

“Bunu yapamayacak kadar şefkatlisin. İnan bana, yarı yolda bir ağlama krizine tutulursun.”

“Peki ya böyle olmazsa ve ben aslında bütün hayatım boyunca kaçtığım şeye, şiddete aşık olursam? Ya benim asıl ve gizli yanım burada yatıyorsa? Ya aslında beni mutlu edecek, bana can getirecek şey yine ömür boyu kaçındığım yöntem ve yöntemlerse?”

“Denemeden bilemezsin.” dedi İzzet Bey, birasından kibarca yudumladı; “Ama ben yaşlı bir adamım. Lütfen benim üzerimde deneme…”

“Belki de şiddeti bir güç olarak ellerinde bulunduranlar, onu kullanmaktan en çok kaçınanlar olmalıdır. Yeri geldiğinde yararlı bir hizaya sokma aracı olan bu güç de, aslında bütün insanlık boyunca onu kötü ve yararsız şekilde harcayanların elinde olmuştur da, buna daha çare bulamamışızdır.”

“Belki de… Ancak niye böyle düşünüyorsun? Şiddeti hak eden biri mi var?”

“Bazen ben hak ediyorum. Ve bazen, kendime zarar verme yollarımı, pasif ve sürekli olan zarar verme yollarımı düşündüğümde, kendime okkalı bir dayak atsam daha kolay olmaz mıydı, diye soruyorum. Böylelikle bazı şeylerden sıyrılırım diye düşünmüyorum da değil. Bazen erkekleri hizaya getirmenin yolu dayaksa, ben de kendimi böyle hizaya getiririm.”

“Dayak atan olduğun gibi, dayağı yiyen de sen olacağına göre, bunu nasıl karşılayacaksın, bu önemli…”

“Kendimi dövdüğüm takdirde mi? Muhtemelen bir intikam alma yolu olarak dayağı yiyen tarafım, dayak atan tarafımı kendimi dövdüğüme pişman edene kadar uğraşır, sinir bozucu olmanın bin türlü yolunu bulur. Kendi kendimi sinir hastası edene kadar kendimle cebelleşir, kendimi sürekli gıcık ederdim. Aslında, geçmişe baktığımda anlıyorum, sanırım birden çok kez de, ben kendimi şöyle veya böyle pataklamışım…”

“İyi ya öyleyse, şimdi neye benzediğini biliyorsun.”

“Biliyorum evet. Siz hiç kendinize kızmaz mısınız İzzet Bey?”

“Ben kendimle güzel güzel anlaşabilmeyi tercih ederim. Başkaları da bunu anlasın isterim. Çünkü hayatı daha zor da, daha kolay da yapmak bizim elimizdeyken, ortaya iyi bir sonuç çıkarmalıyız. Elimizden gelen en iyisi de, bilhassa başkaları için de, hayatın daha kolay olduğunu, olabileceğini hissettirmekten geçiyor. İnan bana böyle bu.”

“Ben sırtımda bir kamçı olmasını yeğlerim.”

“Oysa genç adam, sen bu kamçının da yine senin ellerinde bulunmasını istiyorsun. Ola ki bu kamçı bir başkasının eline geçsin, bir kez bile şakımasına dayanamazdın.”

“Sanırım haklısınız.” dedim, yalancı bir gülüş takındım, ikimiz de rol yaptığımı biliyorduk, bu yüzden bir nebze kendimden utanmanın da önüne geçemedim.

“Biliyor musunuz, şu sıralar çok unutuyorum, İzzet Bey. Aklıma şahane fikirler geldiği için, ne kadar yaratıcıysam, ne kadar derinlere nüfus ediyorsam, aynı ölçüde bunları çarçabuk unutuyorum. Bunun çok sinir bozucu bir tarafı var. Pekala unutmanın acısına katlanmamak için, kendimi teselli etmek için yani, zaten bu düşünceleri başka hiçbir şeye dönüştüremeyeceğimi tekrarlıyorum içimden. Benden hiçbir şey olmayacığını, yaralı biri olduğumu, zayıf olduğumu, çürük bir yumurtaya benzediğimi, yuvasından düşüp çatlamış, yere saçılmış bir zavallı yumurta olduğumu yineliyorum. İçim her defasında, ben her kendimi önemsiz kabul ettiğimde acıyor, biraz inatçı olabilsem, diyorum, hayatta her zaman bir yeni koşuya daha yer vardır, diyorum, ama bacaklarım buna hazır değil. Ruhum da hazır değil. Belki de hiçbir zaman insanların takdirini kazanamayacağım. Belki de her zaman insanlar bana baktıklarında onları rahatsız eden zavallıca yanlarımı görecekler ve onları tiksindireceğim…”

“Ne yapmalı o halde?”

“Düşünce şeklimi değiştirmeliyim muhakkak. Ya da fikirlere önem vermeliyim ki aklıma geldiklerinde onları hemen bir yere not etmeliyim. Ama işte hem bunu yapmıyorum, hem de sonra sızlanıp duruyorum. Yaratmak isterdim İzzet Bey, bir şeyi diğer herkesten farklı görmek ve biraz soru işareti olabilmek. Derin duygularımla, onları insanlığa anlatmaktan başka çarem kalmadığında, bunu en bir sanatçı yollarla ifade edebilmek, başkalarına, en azından, belli benzer şeyleri yaşayan insanlara, hep duyumsadıkları derin bir bilmeceyle boğuşurlarken yalnız olmadıklarını hissettirebilmek, göğüslerinde bir çizgi halinde sızlayan ironilerini paylaşmak, yüklerini hafifletmek, dinlenmelerini sağlamak…”

“Yani başka insanlar için?”

“Bir kahraman gibi, başka insanlar için, evet… Oysa, sizin de anladığınız üzere, ben başkalarıyla arası pek iyi olan biri değilim. Aldatıyorum, yalan söylüyorum, yalnızlığa terk ediyorum, bunları neden yaptığımı bilmediğim halde, kendime hep üstün gelen cevaplarım oluyor, sonra kendimi ikna ettiğim gibi, hatalı hallerimi de uzun uzun sürdürüyorum. İyi olabilmek neden bu kadar zor, belki de, İzzet Bey, kahramanlığı tek bir şekil, şu bahsettiğim sanatçı yol dışında hayal edemiyor oluşum, beni bu hale getiriyor. Birçok şeyi daha sevmem, takdir etmem, planlarımın dışında gelişen veya orada olan şeyleri de sayabilmem gerekiyor. Birçok şeyi anlıyorum işte. Anladığımı görüyorsunuz, ama nedense benim durduğum yerden anlamak, kendimi bir kez daha sevmemek için bir yeni neden bulmaya benziyor…”

“Yanlışlarını anlatmak sende takıntı olmuş, genç adam. Bir şekilde anlatarak kurtulacağını sanıyorsun gibi…”

“İçime mi gömmeliyim? Unutmalı mıyım? Görmezden mi gelmeliyim? Katiyetle ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”

“Bilmiyorsun, evet.” dedi İzzet Bey, biraz benden sıkılmış gibiydi; “Bir gün sen de benim gibi yaşlanacaksın ve dönüp hatırlamaya çalıştığında, dert edindiğin şeyleri niye dert edindiğine anlam veremeyeceksin. O zaman belki de kendine kızarsın…”

“Muhakkak kızarım!”

“Emin ol o gün gelecek. Şimdi o yüzden, daha az düşün, içkini iç, hazır sırtında bir kamçı yokken, çalışmıyorken yani, boş günlerini kendine yararlı şeylerle geçir.”

“Size bir şiirimi okumak istiyorum İzzet Bey.”

“Öyle mi?” İzzet Bey şaşırmış gibi yapıyordu; “Neyle ilgili bu şiir bakalım?”

“Ben okuyunca anlarsınız.”

-

Beni bu genç yaşımda bunca esir eden ölüm,

Karanlık şiir, kötü yol, pişmanlık, asırlarca bekleyen alaca,

Bir turnaya mısralar döken dil, saf ve temiz olan ekin,

Yurdum diyebilmenin güzelliği

Ve benden tüm bunları söküp alan

Trajedi ve durağanlık, kaybetmenin tesellisi;

Baba ve ana adının yakınlığı,

Uzaklık, ilk ve son mısra anında tadılan sis,

Hepsi bir çukura sığabilmenin rahatlığı.

Çukuru kazıyorum, insanların yüzlerinde,

Çukuru kazıyorum, lafların iğnelerinde en çok;

Sona ulaşana dek, yani yorgunluğa,

Kendimi bir acıdan sayıyorum,

Acıdan ve alacadan uzak duruyorum kaçarken.

Sevgili okur, karnımda bir açlık, hiçe yakın bir emek,

Sayfalarca anlattığım bu oturup kalma,

Bir bekleyiş esasında çekilmeden evvel bir kuyuya;

Kuyularım ipsiz ve bir kefil aramak esasında,

Beni bekleyecek olan…

Kefiller aldatıcıdır sevgili okur, onlar da kopar bir yerlerinden.

Beni bu genç yaşımda bunca rezil eden yaşam,

Kadınların karnını sıcak hayal ettiren bilmezlik,

Sadece tahminlerdi şişelerin sonunda olan,

Bu yüzden içtik.

İyi olduğumuz ve az biraz hak ettiğimiz için,

Kendi eksenimizden geçirdik halkamızı.

Bu halkaya yabancıyız;

Bu halkadan kopacağımız ana dek varız,

Ve belki halka biziz:

Sonrası monoton, pas, kir ve isteksizlik

Ve yaratıcı adlarla kısır cümleler ve romanlar,

Kanıyoruz hep bir,

Ama uzak ve bilmeden ötekini…

-

İzzet Bey şiirden pek bir etkilenmiş gibi yaptı, bundan tez daha sessiz durdu ve bana daha az muhalefet oldu. Ben bu esnada, şiiri ona okuduktan sonra yani, bazı mısraların yazarken ve sonrasında aklıma gelmeyen başka anlamları daha olabileceğini fark ettim ve kendimden bir parça etkileniverdim. Ancak, bu şiiri yazmak hayatımda hiçbir şeyi değiştirmemişti. Ne cebim para görüyordu, ne insanlar benden haberdardı, ne de ben daha mutlu oluyordum; hiçbir açıdan şiir yazmak hiçbir anlama gelmiyordu. Sanırım benim de sorunum buydu. İnsanların gözünde kazanç olan şeyleri arıyor, ancak bu şeylerle ilgili bir girişimde bulunmaktan pek bir uzak olduğumdan, ne yaparsam yapayım risk alıyor, yine sonunda yüzünü karanlığa dönmüş bir kimseden daha fazlası olamıyordum. Eğer ki karnım daha çok doymuyorsa, para kazanıp takdir görmüyorsam, herkesin gözünde değeri düşmüş bir şeyle ilgilenerek kendimi küçültmekten başka bir şey yapmıyorsam, şiirin, edebiyatın, beni hemen her gün kalem ve kağıtla buluşturan zihnimin tek hevesli gücünün, tek cismani uğraşının, ne anlamı vardı? Emeğim ve ben katrana bulanıyorduk…

-

Emine’yle karşılıklı duruyoruz, halının üzerinde yerde ve bağdaş kurmuşuz. Ona az evvel artık aramızda hiçbir engel kalmadığını, tamamen tüm ilgimi ona verebileceğimi açıkladım ve şimdi hayal kırıklığıyla yüzündeki hiç tahmin etmediğin soğuk bir ifadeyi seyrediyorum. Muhtemelen onun arzusu başkaydı. Bunu bana nasıl açıklayacağını bilemediğini anlıyorum. Bir şey yapmam, o konuşup beni rahatlatmak isterken araya girmem gerekiyor. Başta sadece “Güzel!” diyebildi, işte tam da bu anda yüzü düştü. Sonra ona arkadaşlarımdan bahsetmemi istedi, ilgili bir dinleyiciymiş gibi yaparak da ben anlatırken araya sorular serpiştirdi. Suavi’yle bekleyeceğimden daha fazla ilgilendi, Kalender’i ise pek öyle samimi bulmadı. Bunun üzerine ben Suavi’yi biraz iyi, Kalender’i de kötü anlattım ve beni çok rahatsız eden mektuplarından birini ona okumaya karar verdim.

“Sevgili arkadaşım,” diye sade bir dille başlıyordu beni çileden çıkartan mektubuna Kalender; “uzun yıllardır senin hayatını seyrediyor ve senin benim hayatımı seyretmene rıza gösteriyorum. Ancak dile getirilmesi gereken her şeyi dile getiriyor muyuz, bundan emin değilim…”

Emine heyecanlanıyor, ben de en can alıcı yere kadar atlaya atlaya okuyorum. İşte burası.

“Benim memnun olmadığım şeyler olduğunu, bazen yaşamındaki hareketsizliğe dayanamayıp seni silkelemek için dürtülerimin açığa çıktığını biliyorum. Belki de bu mektuplaşmalarımızın falan benim aceleci, heyecanlı tarafımı dizginleyen tek şey olduğunu söylemek hata olmaz, sen de bunun farkındasın. Sanki mektuplaştığımız ölçüde seni olduğun gibi kabul ettiğimi düşünüyorsun, pekala hemen hemen tüm huylarınla seni kabul ediyorum da, ancak bir asalak gibi yaşayıp gitmene içim öyle pek de el vermiyor. Senin hayatının kontrolünü ele alman için bir şey yapabilecek olsaydım, hiç beklemez, hemen yapardım. Bazen sevgili arkadaşım, adına hayaller kuruyorum. Mesela, keşke bir okul kazansan ve bu bahaneyle İstanbul’a gelsen, gözümün önünde olsan, ben de seni meşgul etsem ve eriyip gitmene engel olsam… Ama korkarım ki sen bu hareketsiz yaşantına fazlaca alışmışsın. Ve korkarım bir eşiğin ardına atılacak ilk adım gözünde giderek büyümüş, imkansızlaşmış. Rahata fazla alıştın, korku içinde fazla bekledin, umarım bu hayatın içinde fazla sıkılmazsın…”

“O kadar da kötü değil.” diyor Emine, ben bu lafın, “Aslında Kalender doğruları söylüyor.” demek olduğunu anlıyorum. Bu kez yüzü düşen benim. Ama konuyu bir şekilde Emine’nin memnuniyetsizliğine getirmek istiyorum.

“Aslında” diyor, biraz dudaklarını seyrediyorum, “benim istediğim aramızdaki engel her kimse ondan kurtulman değildi.”

“Neydi peki?”

“Bizim aramızda fazla olan her neyse ona son vermekti. Seninle daha bir arkadaş olmaktı. Beni anlıyorsun, değil mi?”

“Anlıyorum.” dedim.

“Peki o nasıl karşıladı, yani söylediğinde?”

“Oldukça sakin, iyi bir insan gibi. Hoş, kötü bir tepki de verse ben vicdan azabı çekecek, onun benden daha iyi biri olduğuna yine emin olacaktım.”

“Anlıyorum. Yaptığımız şey çok kötüydü. Beni de çok rahatsız etti.”

“Bence o kadar da rahatsız olmadın.”

“Ne demeye çalışıyorsun?”

“Sanki bunu daha önce yapmış gibiydin.”

“Ya sen? Sen yapmadın mı?” diye sordu. Sustum. Karşılıklı bir rezilliği paylaştığımıza ikna olmuştum. Sonra güldüm. Hiçbir hareket olmayan hayatımdaki tek hareket, bir tırmanış değil, ama bir hareket. Emine’nin bacaklarına dokundum ve rezil bir adamın yapacağı gibi bu bacakları sıktım. Sonra o, birden beni sertçe öptü, rezil bir kadının karşılık vereceği şekilde.

Aramızda yaşanan herhangi bir şey aslında yaşanıyor değildi, daha anın içindeyken biz, bu şeylerin, tüm bu hareketlerin falan nihayi bir sonu olduğunu, olacağını bildiğimizden, dokunmalarımız sadece dokunmalardan, öpüşlerimiz sadece öpüşlerden ibaretti. İki insanın birbirine yaklaşabileceği en karanlık bir şekilde yaklaşıyorduk birbirimize, bir yarınımız yoktu, birbirimize dokunmadığımız anlarda birbirimize kattığımız hiçbir şey yoktu; bunu anladığımda Ahu’nun Emine’den üstün olduğuna, benden de üstün olduğuna emin oldum ve Ahu’dan nefret ettim. Ama onu korkunç bir biçimde özlüyordum da. Sadece, benim için Emine’den daha fazlası olamazdı. Bana beni iyileştirmek için dışarıda buluşma sözü vermesiyle arkadaşlığımız başlayan Emine, şimdi ben istediğim halde buluşma tekliflerimi reddediyor, beni sadece bana özgürce dokunabileceği yerlerde, yani evimde görmeyi tercih ediyordu. Pekala o da bu ilişkinin dokunmanın önünde veya arkasında herhangi bir şey getirmeyeceğini biliyor olsa gerek, yapabileceği ne varsa elinden geldiğince yaptı ve konuştuğumuz ya da birbirimize bakmamız gereken anlarda saygısızca konuştu ve bana saygısızca bakmayı sürdürdü. Bense daha açmaz bir durumdaydım. Tanrı’dan iyi şeyler istiyor, bu iyi şeylerle karşılaştığım takdirde de, bilakis kötü olanları ona tercih ediyordum. Lanetlenmiştim, lanetlenmiştik, bunun içinde eğlenmeye çalışıyorduk. Yaz da bitmek üzereydi. Yazın bitmesini istemiyordum. Güneşin altında ya eriyip gitmeliydim, ya da bir sonraki yaz başlayana dek bir kış uykusuna yatmalıydım. Tanrım, ya özgür olsaydım? Ya korkularım olmasaydı? Ya seyahatlere çıksaydım? Ya kimseden utanmadan dünyayı görmek isteseydim? Ya yol arkadaşları edinseydim? Ya derin derin nefes alıp manzaralara baksaydım?

“Dileklerimi yeni baştan dileyebilseydim, asla aynı şeyleri dilemezdim. Ya sen, sen ne düşünüyorsun?”

Alnı kırıştı, yüzüne düşünceli bir ifade takındı.

“Ben sanırım yine aynı şeyleri dilerdim.” dedi, “Aslında henüz bunlar gerçek olmadığı için, hala daha diliyorum da.”

“En çok dilediğin nedir?”

“Özgür olmak.” dedi, “Kendi ayaklarım üzerinde durabilmek. Kimseye muhtaç olmamak. Ailemle aramın bozulmasını da istemiyorum. Sanırım. Özgür olmam kimseye sorun çıkarmadan özgür olabilmeyi her şeyden çok isterdim. Sen?”

“Ben bir ata binmek isterdim.” dedim, “Her şeyi ve herkesi ardımda bırakıp bu atın sırtında, bilmediğim diyarlara, daha evvelden tanımadığım insanlara doğru bir yolculuğa çıkmak. Sonra yol boyu kavakları ve söğütleri görmek, uzun çalıların arasından geçmek, ay ışığına bakmak, güvenli bir maceranın içinde olmak. Bir de deniz fenerleri, son zamanlarda, yani bu yaz bir şekilde rüyalarımda bana göründüler, bu yolculuğumun sonunda, bir deniz fenerine ulaşmak, oradan uçsuz bucaksız derin suları seyretmek. Suyun dibinde bir yerim var mı anlamaya çalışmak…”

“Sen oldukça hayalperestsin. Gerçek olamayacak şeyler bunlar.”

“Evet biliyorum. Yine de hayalim bu.”

“Demek denize ait olduğunu hissediyorsun.”

“Karada bir yerim olmadığına eminim.” dedim, “Rüyalarımda denizi görmek beni üzüyor. Bir şey eksikmiş gibi hissediyorum. Olmam gereken yerde değilmişim gibi hissediyorum. Sonra burada, karada yani, yaşadığım küçük yerde, ne yaparsam yapayım bana yetmiyor.”

-

Söylediklerimde samimiydim sevgili okur, artık şarkılar benim için yazılmış gibi değildi. Büyük hatalar yapsam da büyük duygular yaşayamıyordum. Görüm derinleşemiyordu. Aşık olamıyordum. Yaptığım her şey sadece yeterliydi, dahası olamıyordu. Çözülmeyi bekleyen bir bilmecenin içindeymiş gibi de hissedemiyordum. Genç değildim. Sıradanlığa ve bir gün ansızın beni karşılayacak ölüme razı olmalı, daha az sıkılmanın yollarını bulmalıydım. Belki bir şeye aralıksız emek vermeliydim. Kaybolup gitmeye razı olmalıydım. Yaşadığım hayata aitmiş gibi yapmalıydım ve katiyen daha fazlasında gözüm olmamalıydı. İnsanları düşündüm, yığınları, ev ve iş arasına sıkışıp kalanları, durmadan çaba sarf edenleri, bir çatı altında olmaya bile hak kazanamayanları; yorulanları, didinenleri, erken yaşlananları…

Gecenin bir köründe uyanıyorum. Dişlerimi sıkmışım, çenemde bir ağrı var. Ellerim karıncalanmış ve uyuşmuş. Bir anlığına nefes almak zor geliyor. Başkalarını düşünüyorum. Konu bana gelene kadar ve kilitlenene dek her şey, düşünmeye devam ediyorum. Bana benimle ilgili hiçbir şey anlatmayan başkaları, onlar da kendi varoluşunu korumak için mücadele ediyor. Zihnime çocukluğumdan sahneler uğruyor. Bu vakitte nereden beni bulmuş bu anılar, hiçbir fikrim yok. Sokakta kaldırımda yürürken köpeklerden korktuğum anlar, arabalardan korktuğum başka bir zaman, annemin ellerine sıkı sıkıya yapıştığım akşamüstleri, çatıların üzerinde uçuşan martılar, yakınlardaki kirli deniz; o vakit Kalender de benim gibi oyuncaklarıyla oynayan bir çocuktu ve Suavi’yi daha tanımıyordum, ama korkunç bir hisse sahiptim dünyayla ilgili. Sanki daha baştan bu düştüğüm yerin, katiyetle iyi olmadığını kabulleniyor, bir çare aranıyordum; her şeyi güzel yapacak, hayır, her şeyi olduğundan daha kolay yapacak ve beni zorlayan, çıldırasıya sarsıp duran tüm engelleri ortadan kaldıracak bir çare. Bu yaşıma gelmiş ve bulamamışsam, sorun ya bendedir ya da dünyada. Bir an, düşünüyorum, sanki dünya bu çareyi kimseye vermiyor. Ya da, veriyorsa bile, işleri zorlaştırıyor. Asla kolay bir çare değil bu. Bir aralık, gençliğimin bir yerinde, zengin birisi olarak doğmadıysam da, öyle ölmem gerektiğine ikna olmuştum. Parayı bu çare saymıştım. Ta ki hastalığım eskisinden daha şiddetli bir halde gelip beni kıskıvrak yakalayana dek. O vakit, bu sefer de yani, paranın ne kadar aldatıcı olduğunu düşündüm. Arkadaşlarımla aram açılıyordu. Ailem göçünce bu kez, ölüme duyduğum şiddetli korku bir çoğaldı bir azaldı; kimi anlarda ani bir ölümün beni kıskıvrak yakalayacağını ve sonumun geldiğini kurguluyordum, dehşetli bir korku halis oluyordu bende, kimi anlarda ise gelip beni alması için ölüme yalvarıyordum.

“İşte sorunun bu!” diyor Genç Ben, “Çarelerden hiçbirinin gerçekten çare olduğuna inanmıyorsun. Ne zaman eline bir çözüm geçse, bir yola hazır olman ve bu yolu yürümen gerekse, korkaklık edip kabuğuna çekiliyorsun. Delirdiğin ve herkesin senin hakkında konuştuğunu, bir yerlere hakkında bir şeyler yazdıkları ve sana ders vermeye kalktıklarını sandığın zamanı hatırla; senin için bir masanın altına saklanıp dünyayı oradan yaşamaya kalkmış bir çocuk demişlerdi, sen de bunun üzerine bir cesaret gösterip her şeyi daha bir berbat etmiştin. Bu kez suçlayacak kimse kalmayınca, günlerce, gecelerce ağlayıp durmuştun. Sadece ağladığın ve kendine acıdığın anlarda kendini sevebiliyordun…”

“Şiirlerim için de hasta birinin şiirleri demişlerdi.”

“O zaman sen de şiir yazmayı hemen bırakıverdin. Hemen, anında kendinin beş para etmez olduğuna inandın. Oysa yapman gereken, artık şiir yazarak her ne yapıyorsan, daha güçlü bir damar yakalamaya çalışmak olmalıydı. Dile ve şiire emek veriyorsan, bunu daha ciddi, daha üst bir seviyeye taşımanın bir yolunu bulmalıydın. Emeğin bir yüzü emek, öbür yüzü katran, bu dediğimi unutma!”

“Eğer ki bana saygı duyulmuyorsa, tartışılıyorsam, hakkımda hoşuma gitmeyen şeyler söyleniyor, bir yerlere yazılıp çiziliyorsa ben yaşayamam. Hem, kimseye nasihat verecek halde olmadığım gibi, kendi karanlık dünyamı başkalarına da anlatamam.”

“Karanlığı dost bellemeye devam edeceksin yani? Her günü birbirinin aynısı olan kepaze yaşamını sürdürmeye devam edeceksin. Düşüncede hiçbir heyecan yakalayamayacaksın.”

“Arnavut kaldırımlı bir sokak vardı…”

“Evet, ben buldum. Her gün bir uçtan öteki ucuna o sokağı yürüdüm ve kafamdan şiirler yazdım. Şiirin gerçekten bir ayna olduğuna, özel olduğuna inanarak. Şairleri severek ve onları kafamda tartışarak. Masada kendime bir yer edinmeyi umarak… Ama sen… ama sen…”

“O masadan kovuldum. Dışlanmış, şeytani, kötü biri olarak, kötü olmakta ısrar ederek, o masadaki yerimden azat oldum.”

“Şimdi bununla ne yapacaksın?”

“Derdimi karanlığa anlatmaya devam edeceğim. Emeğim katran olmaya devam ederken, her bir gün kendime bir şey katıyormuş gibi sanarak, yanılarak, sofistçe açmazlarla, zihnimi dünyanın kazançlarından ve iyilerinden saklayarak, bir böcek gibi yaşamaya devam edeceğim. Bana elma fırlatan kimse de olmayacağına göre, karnım da aç kalacak. Böyle bayat kelime oyunları ve göndermeler yapacağım. Seni gördüğüm her an biraz daha korkacağım. Yazılacak hiçbir şeyim kalmayana dek yazacağım.”