← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 11

DÜŞÜŞ

İsmail Hakkı Kılıç

Yağmur yağıyor. Bardaktan boşanırcasına yağıyor. Koyu yeşil kırlardayım. Nefes almam bile güç. Ağzımı açtığım her an yağmur suyundan biraz yutuyorum. Kuvvetli bir rüzgar esiyor. Fırtınaya benzeyen bir rüzgar. İleride, az ileride denizin olduğuna eminim. Hırçın, soğuk, koyu bir deniz beni bekliyor. Ufukta şimşekler çakıyor ve her şimşek çaktığında, ben o kısa an içinde nefesimin daha da kesildiğini hissediyorum. Ne gelirse Tanrı’dan ve ne gelirse iyi, sevilesi, bunu iyi biliyorum. Tüm güçlük içinde defalarca kez ayaklarım olduğu için şükrediyorum. Zorluyorum kendimi. Bir adımın ardından bir başka adım. Eğilip bükülüyorum. Elimde bir değnek var. Değnek de eğilip bükülüyor, her an rüzgar bizi yerden kesip uzaklara fırlatacak gibi. Cübbeme sarılıyorum. Cübbem sırılsıklam ve soğuk. Ama artık bu hisse alışmışım. Donuyorum, ama aynı zamanda bedenimi bir ateş de sarıyor. Belki hasta olup güçten düşmek üzereyimdir, belki de ben daha hasta olamadan, kıyıya varır varmaz bir deniz canavarı tarafından mideye indirilirim. Burada her şeyin olabileceğine dair bir inanca kapıldığım için, korkmanın da bir o kadar işe yaramaz olduğuna inanıyorum. İçimden kötü bir düşünce geçiyor. Denizi gördüğümde bunun son durağa ulaşmak olacağını anlıyorum. Gidilecek başka bir yerim olmayacak. Kimseye sığınamayacağım. Yağmurun altında eriyip gideceğim belki de, belki son dileğimi dileyeceğim eriyip gitmeden önce…

Kırlar bitiyor, ben de bir uçurumun tepesinden, aşağıdaki kayalıkları döven, denizin soğuk dalgalarını seyrediyorum. Köpürmelerin içinden iri at başları fırlıyor, içim korku dolu, bu at başlarının yükselip dişlerini bana geçireceklerinden korkuyorum. Yakınlarda bir yaşamın olup olmadığını soruyorum. Düşük bir görüş mesafesiyle birlikte, yine korka korka, uçurumun kıyısında hep sola doğru, yani durduğum yüksekliğin daha da yükseldiği yöne, tepeyi tırmanmaya koyuluyorum. Orada, yeşilin içinde yükselen bir gri, taştan bir deniz feneri var. İçinde muhakkak birileri olmalı, başka türlüsünün mümkün olmadığını düşünüyorum.

Ahşap kapıyı ardımdan kapatıyorum. İçerisi sandığım kadar dar ve karanlık değil. Yukarıya bir yerlerden ışık giriyor. Yarı aydınlıkta, merdivenleri birkaç adım çıkıyorum, sonra canım sıkılıyor, tekrar zemine ulaşıyorum. Ben nefes nefeseyken, bir anda, nasıl olduysa fark edemediğim bir masa, oracıkta beliriveriyor. Masanın üzerinde anahtarlar ve üzerinde damalı bir zemin gibi kareler oyulmuş, anahtarlar birbirlerinden uzakta, farklı karelerin üzerinde duruyorlar.

“Nihayet buradayım.” diyorum içimden, “Nihayet bu deniz fenerine ulaştım. Onlarca rüya, gecelerce hezeyan sürdü bu. Denizin farklı enlem ve boylarından, ruhum hep buraya, cevaplara ulaşacağım bu yere çekildi, şimdi bu anahtarlardan hangisini seçmeliyim, hem de seçtiğim bu anahtarla hangi kapıyı açmalıyım öğrenmem gerekecek. Ah, Tanrı’nın aydınlığı doluşsun zihnime, akıllıca bir hamle yapayım… Lütfen, Tanrım, başka bir fırtına ve başka bir fener olmayacak! Artık sona ulaştım. Belki en nihayetinde, seçimlerim izin verir de, denizin bu hırçınlığını dindiririm. Gökyüzü yeniden berrak bir mavi olur ve buraya güneş gelir, suyun yüzeyinde parıltıları seyrederim. Tanrım, içime kuvvetli bir his ver, buyurgan bir his…”

Anahtarlardan en solda olanı kavrıyorum. Şüphe korkunç, kemirgen bir his. Birden bir dürtü, artık yaptığım seçimden dönemeyeceğimi buyuruyor, ben de elimdeki anahtarla, ağlamaklı bir suratla, tereddüt içinde bekliyorum. Tam bu anda, masanın hemen arkasında, yerde ahşap bir kapak olduğu gözüme çarpıyor. Kapağın başına bir asma kilit vurulmuş. Bu kilitle bakışıyorum. Kilit üzerindeki anahtar ağzı ve hemen yanında duran iki vidayla, şapşal bir insan suratına benziyor. Gülüyorum. Aynı şapşal suratı kendi yüzümde kuşanıyorum.

Dualar ederek anahtarı deliğine geçiriyorum. Bir hamlede halloluyor. Şükrediyorum. Tanrı’ya benim doğru seçimi yapmama yardımcı olduğu için şükranlarımı sunuyorum. Kapağı kaldırdığımda epey aşağı giden bir asma merdivenle karşılaşıyorum. O an için, aşağı indiğimde havanın çok sıcak olduğunu düşündüğüm gibi cübbemi çıkarıp bir kenara fırlatıyorum. Altımda bir beyaz gömlek, ipek bir pantolon ve kravatım var. Gömleğimin kollarını dirseklere değin sıvıyorum. Yüzümde asma kilitte beliren gülümseme duruyor. Merdivenleri bir çırpıda iniyorum. Ayaklarım zemine değdiğinde içerisi zifiri karanlık. Bir şans ki duvarda gezinen elim bir anahtara dokunuyor, içerinin ışıkları, önce biraz titreyerek ve yanıp sönerek ortalığı aydınlatıyorlar. Burası tamamen beyaz fayanslarla döşeli uzun bir koridor. Koridorun orta yerinde, daha arkadaki cam kapıda sırtının yansımasını görebildiğim tuhaf görünümlü bir adam, beni bekliyor. Adamın kafası bir hayli büyük, öyleki taktığı fötr şapka başının ancak yarısını örtebiliyor. Bu adamı tanıdığıma eminim. Bir tereddüt halinde ona ağır adımlarla yaklaştıktan sonra, bu kişinin İzzet Bey olduğunu çıkarsayabiliyorum. Ancak İzzet Bey’in sadece başı bir balon gibi şişmemiş, yüzü de bir hayli deforme olmuş. Oturduğu sandalyenin karşısına, on adım kadar önüne, kenardan aldığı bir ikinci sandalyeyi yerleştiriyor ve eliyle oturmam için işarette bulunuyor. Karşısına geçip oturuyorum. Ve daha hiç konuşmadan önce, koltuğunun altında tuttuğu keseyi bana uzatıyor. Kesenin içinde yemyeşil bir parıltı var. Elim uzanıyor ve eriklerden birini yakalayıveriyorum. Çiğnemesi oldukça güç, sert, dişimi sızlatan, büyükçe erikler bunlar. Zaten İzzet Bey’in bir yanağı şiş ve çenesi de bu şişliği gidermek, parçalayıp tüketmek adına bir devenin çenesi gibi sağa ve sola hareket ediyor. Daha evvel bir şeyi bu kadar zorlanarak yiyen kimseyi görmediğime emin oluyorum. Ve o an erik yemeyi gerçekten sevip sevmediğimi soruyorum kendime. Bu soru beni rahatsız ediyor, başımda ve ellerimde bir kaşınma hissediyorum.

“Yüz yıldır buradayım!” diyor İzzet Bey, ağzının eriği parçalamak için aralıksız devam eden hareketini bozmadan söylüyor bunu; “Yüz yıldır buraya gelmeni bekliyorum. Yüz yıldır, sana denizin ruhları aracılığıyla cevapları fısıldıyorum. Yüz yıldır o giysileri cübbenin altında taşımanı sağlayan benim. Bu cevapları senden evvel başkaları da duyuyor ve buraya geliyorlar. Ancak hiçbirinin de çenesi bu erikleri parçalayacak kadar güçlü değil. Bu yüzden gerisin geri geldikleri yere yollandılar. Acılar ve hastalıklar içinde tükenip öldüler. Hiçbiri senin kadar inatçı değildi. Sen, düzenin senden istediği şeyden mütemadiyen kaçıyorsun. Oysa bir gün yaşlanacaksın ve yaşlandığında, gençken hiçbir şey yapmamış olduğuna pişman olacaksın. O zaman seni hiçbir şey kurtaramayacak. Bunu iyiden iyiye bildiğine eminim. Hatta bazı günler, sırf bu yüzden intiharı düşünüyorsun. Ne yapın buna izin veriyor, ne de sen kendinden eminsin. Bunu hem intiharın için, hem de senin düzende bir yer edinmek adına beslediğin korku için söyleyebilirim. Ama bir yola çıktın, daha fazla çürüyüp tükenmekten korktun ve cevapları duyarak buraya geldin…”

“Tamam. Diyelim ki öyle oldu. Peki ya şimdi… şimdi ne yapmalıyım?”

“Korkun yüzünden gözün eşiklere takılıp kalıyor. Sen o eşiklere baktıkça da, hep, dışarıda olmanın yükünü sırtlanıyorsun. Sana gereken cesaret anlarının bir bir elinden kayıp gidişini seyrediyorsun. Böyle yaptığın her bir seferde cesaret daha da güç bir hale geliyor. Hayaletlerin dişlerini daha çok biliyor, daha azman, daha bir yürekli kesilip sana musallat oluyorlar. Laflarıma takılma! Eh, ben burada gerçek bir psikoloğum. Sen tedavi olana kadar da başka hiçbir hastamı tedavi edemeyeceğim…”

“O halde ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.”

“Değilsin. Daha ilk lokmada erikleri sevip sevmediğinden şüphe duyuyorsun. Oysa onları istediğine emin olmalısın. Benim işim de, anlayacağın, seni erik sevdiğine katiyen ikna etmek. Bunun için bir yüz yıl daha beklemem gereksin, emin ol ben yine beklerim. Çünkü asıl yapılması gereken şey budur. Her insanın erik sevdiğine emin olmaktır. Bu hayatta şüphe götürmeyecek tek şey bu. Bunun için de düzene uymalı, emirleri takip etmeli, başını eğip adımlarını izlemelisin. Erik yemen gereken gün geldiğinde ise, iştahla o erikleri yemekten başka çaren yok.”

“Peki ya şimdiden erik yiyebiliyorsam?”

“İşte bu en kötü şeydir!” Sanki İzzet Bey’in balon başı biraz daha şişmişti, şakaklarındaki yeşil damarlar korkunç gergin görünüyordu. “İnsan istediği zaman değil, hak ettiği zaman erik yiyebilmelidir. İstediğin zaman erik yiyebiliyorsan, erik yemenin ne anlamı kalır? Benim görevim senin bu anlamı kavrayabilmeni sağlamak. İyileşmek de zaten bundan başka bir şey değil.”

“Peki ya sen de hastalandıysan?”

“O halde benim de iyileşmem gerekir… Dur, yoksa görünüşümde bir tuhaflık mı var?”

“Şey… başın…”

“Bir şey olmaz. İyi bir dinleyici olduğum için… şimdi… sana seninle ilgili bir gerçeği söyleyeceğim. Sanırım sen bir anomalisin genç arkadaşım. İntihar etmiş olması gereken, çoktan bu dünyaya elveda demesi gereken, ancak bir şekilde, hayata bir kıyısından tutunmayı başarmış, bir hatasın. Böyle bir şeyi düzeltmek de çok daha zor. Bunun ne kadar zor olduğunu hayal bile edemezsin…”

“İntihar etmemeliydim. Hayır! Yalan söylüyorsun.”

“Doğruları söylediğimi sen de biliyorsun. Biraz etraflıca düşünürsen beni anlarsın. Ama şimdi yapılacak bir şey yok. Seni bu halinle, yaşayanların arasında olmaman gereken halinle kabul edeceğiz. Yine de her aklı başında kimsenin, senin için iyi dileğinin nalları dikmen olduğunu kabul edeceğiz. Bir aşağılık kompleksiyle, ezilerek ve af dileyerek de olsa, kendince bir yolla erik sevmeyi öğreneceksin. Tamam, bir şeyler senin için yanlış gitti, bir yerde pes ettin ve arkana yaslandın. Ama hayat daha yeni başlıyordu…”

İzzet Bey ağzındaki eriği çekirdeğiyle birlikte yuttuktan hemen sonra keseyi elimden kaptı, elini daldırıp büyükçe bir erik daha aldı ve bu kez onu çiğnemeye koyuldu. Yüzünde durgun, insanın sinirlerini hoplatacak kadar çözülmesi güç bir ifade duruyordu. O an, bir rüyada olup olmadığımı sorguladım, ancak sanki, bunun rüya olmasına imkan yoktu. Bu yüzden yüzüme çarpılıp duran gerçekleri kabul ettim.

“Tamam…” dedim vakur bir tavırla, “Erik sevmeyi öğreneceğim.” Bu esnada başımı kaldırdım ve karşımdaki sandalyenin boş olduğunu gördüm. İzzet Bey orada değildi. Boş koridorda öylece bir süre durdum. Aklımdan bu yeni düşünceleri geçirdim. Belki de, gerçekten ilk önce bunu yapmam gerekiyordu. Kendimi böyle onarmalıydım.

“Erik sevmeyi öğreneceğim Yüce Tanrım. Emek vereceğim. Katranımdan da kurtulacağım. Pirüpak bir kimse olacağım. Alnım ak olduğu için de, başım dik yürüyeceğim. Bu yanlış hayatı telafi edeceğim. Bunun için çalışmaya yarın, hayır, hemen şimdi başlayacağım. Bir daha hasta olmayacağım. Panik ataklar, major depresyonlar ve intihar düşünceleri beni yıldıramayacak. Tüm acısına rağmen, derinlerime gömdüğüm tüm yaralara rağmen savaşacağım. İçimde hiçbir şey kalmayacak. Sağlıklı bir adam gibi, olması gerektiği gibi yani, içim bomboş olacak ve sorgulamadan, manasızlaştırmadan bana söylenen neyse yerine getireceğim. Dönüşeceğim Yüce Rabbim, alkolden ve beni uyuşturan diğer şeylerden uzak duracağım. Belki bir psikiyatra görünecek, ilaçlarımı da düzenli kullanacağım… Ah, yapılacak o kadar çok şey var ki!”

Ne kadar yürüsem de, bir türlü camekana ulaşamadım. Ben her adımımı attığımda, bu karanlık camekan benden uzaklaşıyordu. Sonra bir an, telaş içinde epey yürüdükten sonra, bir elin bu cama yaslandığını fark ettim. Bu kez büsbütün koşmaya başladım. Sanki olduğum yerde koşuyordum. Bir koşu bandındaki kişinin çabasını andıran bu çaban meyvesini vermiyordu, yine de sanki, milim milim de olsa biraz daha yaklaştığımı hissederek gayretimi sürdürüyordum. Çünkü ben böyle yaptıkça, camekanın ardındaki el de daha bir belirgin hale geliyordu. Son bir gücümü de kullanarak uzandım, elim bu elin hizasında cama değdiğinde, artık koşmama da gerek kalmadı. Sanki zaman durmuştu. Bunu hissedebiliyordum. Elim cama yapışmıştı. Öyle ki geri çekemiyordum. Çektiğimde, cam sanki esneyip bir lastik gibi uzuyordu. Derken nihayet camekanın ardındaki bu ele temas edebildim. Parmaklarımız birbirine kenetlendi. Bu kez karartı da ortadan kayboldu. Orada, elini cama uzatan kişinin babam olduğunu gördüm. Birbirimizi kuşatmak istediğimize, bunun bir mücadele olduğuna da, böylelikle çabucak emin oluverdim.

“Baba!” diye seslendim, “Sevgili babacığım… neden bıraktın beni?..”

“Seni bırakmadım oğlum.”

“Neden gittin?”

“Vakti gelmişti oğlum.”

Artık parmaklarıma kenetlenmiş eli bana acı veriyordu. Bu kez bir şeyler değişti. Ben de fark ettim ki, babama ait sandığım bu elin parmaklarının asıl sahibi, bir anda Suavi oluverdi. Genç bir Suavi, yaşam dolu bir Suavi, gülümseyen bir Suavi; ve Suavi bana derin derin bakmayı sürdürdü…

“Bir baba ve oğul gibiydi arkadaşlığımız.”

“Bitmedi Suavi, arkadaşlığımız bitmedi!”

“Ama devam da etmiyor. Kendi hastalıklarımızı katıp aramızdaki bu şeyi çürütüyoruz. Çare olamıyoruz. Çocuklarımız olursa, onlara anlatamayacağız bile. Hatta karılarımıza bile söz edemeyeceğiz. Çünkü o gün geldiğinde, aramızdaki şey hastalığından bitip tükenmiş olacak. Bize acı verecek. Arkadaşlar arkadaş gibi olmalıdır. Baba veya anne gibi, veya kardeş gibi de değil, sadece arkadaş gibi olmalı…”

“Koltukta uyuyakaldın Suavi. Ben de başının altına bir yastık iliştirdim.”

“Ama üzerimi örtmeyi ihmal ettin.”

“Hava sıcaktı Suavi…”

“Yine de esiyordu. Uyandığımda, bu yüzden eklemlerim ağrıdı.”

“Tamam, beni suçlamak istediğin kadar suçla. Ah, Suavi, parmaklarım acıyor.”

“Elini bırakamam arkadaşım.”

“Parmaklarım kırılmak üzere sanırım. Suavi, birbirimize zarar veriyoruz. Belki de senden uzak durmalıydım.”

Bu kez Suavi’nin tıpkı benim gibi giyinmiş olduğuna dikkat ediyorum. Ancak onun kravatında ince beyaz şeritler var ve bu oldukça hoş.

“Bu hayatı biz istemedik Suavi, ama ben, istemediğim bu hayatta benimle olduğun için şükran doluyum. Başka türlüsü olmazdı, arkadaşım. Kimse senin yerini dolduramaz çünkü. Ne Ahu, ne de Emine, ne de hayatımdaki herhangi bir başka biri, kimse beni senin kadar iyi tanıyamaz. Çünkü sen benim büyük dönüşümümü de biliyorsun, böylelikle tüm nedenlerimi zihninde ilişkilendirip, problemimde ilk nedene dek yol alabilirsin. Konu ben olduğumda, bir arkhe filozofu olursun, kimse seninle aşık atamaz. Beni okullarda ders ders anlatırsın, sırtımdan bir akademi inşa edersin, benim dünyayı tanıma ve içinde yer edinme çabamın nasıl başarısızlıkla sonuçlandığını, kalın kalın kitaplara dökersin. Ben kendimi anlatamıyorum. Denedim, biliyorsun, sürekli yazıyorum da, ama gerçek bir itirafçı olamadım, olamayacağım da, bunu bildiğimden, sana hep ihtiyacım vardı… Sevgili Dostum Suavi, benim büyük mirasım, yaşadığım şu şekilsiz ve eşi benzeri olmayan yenilgi dolu hayatımdır, bu hayatta varsa bir hikayemdir, bunu sana bırakıyorum. Ne olur parmaklarımı bırakıver…”

“Belki biraz daha canın yanmalıdır.”

“Belki de öyle… Ama belki de, canım hiç hak etmediğim kadar yanıyordur. Zayıfsam, mücadele edemiyorsam da, belki sırf bu yüzdendir. Ben artık bu hayatta ne yapacağımı bilmiyorum. Belki İzzet Bey haklıdır, belki çoktan ölmüş olmam gerekiyordur, yaşamam bir anomalidir. Ama ben nefes alıyorum Suavi, parmaklarımın acıdığını hissedebiliyorum. Bu bile yeter belki de… Suavi, canım arkadaşım, rüyamda kendimi okulda veya işte görüyorum, her gece böyle bu, zihnim beni dışarıdaki dünyaya karışmam konusunda uyarıyor. Artık korka korka uyumaya başladım. Bedenim zaten bir takım işkenceyle beni bu hallere düşürüyorken, bir de zihnim işin içine girdi, bu cezalandırma sürecine dahil oldu, ben de yumdum gözlerimi, nefessiz kalmaksa nefessiz kalmak, kolun uyuşmasıysa kolun uyuşması ve göğüs ağrısıysa göğüs ağrısı… Belki de hepsi bir araya geldiğinde, benim bir anomali olduğumu kanıtlama çabası içindedir. Belki ben, kaçamayacağım kaderime doğru ilerlerken, yani korkunç bir sona doğru yuvarlanırken, aslında daha ben doğmadan yazılmış bir şey vardır ve ben sadece burada yazılı olan trajediyi yaşıyorumdur. Bilmiyorum Suavi… Ah, Suavi… Parmaklarım acıyor. Tamam! Sana teşekkür etmeliyim. Seni daha iyi anmalıyım. Başka arkadaşlarım olursa, onlara senden heyecanla ve sevgiyle bahsetmeliyim. Sana hakkını teslim etmeliyim. Bir daha seni azarlamamalıyım. Ne duymak istiyorsun canım arkadaşım?”

“Bu da yeterli değil.”

“Tamam! Kahrolsun! Dümeni devralmana, bu ilişkide, bir üstlük altlık söz konusuysa, senin tepeden bakmana müsade edeceğim. Sana bu özgürlüğü tanıyacağım. Sırf senin gözündeki itibarımı, senden yüksekte hissettiğim alanımı korumak için dizginleri kuvvetlice tutabiliyormuş gibi yapmayı bırakıp her şeyi, ama her şeyi sana bırakacağım. Artık senin lafını dinleyeceğiz. Artık sana soracağız. Ya da… Belki… Bu çürümüş arkadaşlıktan, birbirimizin önünde saygıyla eğilirken kafalarımız tokuşarak çıkacağız. Tamam! Her şey olması gerektiği gibi eşit ve karşılıklı saygıya dayalı olacak. Lütfen parmaklarımı bırak Suavi! Lütfen, sevgili dostum…”

Camekan yok oluyor, Suavi yok oluyor. Koridor biraz daha uzuyor sadece. Ve şimdi arkamdaki gibi, önümde de bir asma merdiven var. Başka bir kapağa açılıyor. Üzerime bakınıyorum. Üzerimde kirli el izleri çıkmış, parmak boyalarla çocukların anaokulu duvarlarına baskıladığı izler gibi, ama sadece siyah. Silkelesem de gitmiyor, elimle bastırıp çitilesem de çıkmıyor, bu lekelerin kalıcı olduğuna zor da olsa ikna oluyorum. Asma merdivenleri çıkıyorum. Kapağı elimle ittiğimde, kendimi tepenin diğer sırtında buluyorum ve fırtına hala devam ediyor. Yağmur dinmemiş, hatta daha bir şiddetli. Şimdi cübbem de olmadığından, kısa zamanda hipotermi geçirecek evreye gelmekten korkuyorum, ancak başımı ne yöne çevirirsem çevireyim deniz fenerini bir türlü göremiyorum. Derken aşağıdaki koridora açılan kapak da kayboluveriyor. Bileklerime kadar uzanan otlar arasında, bazen büsbütün çamurlara gömülerek, sırttan aşağıya iniyorum. Artık gidilecek kimsem ve hiçbir yerim yok. Martılar etrafımda döne döne uçuşuyorlar, aşağı iniyor ve yukarı çıkıyorlar, bazen çamurlar üzerlerini kirletiyor. Gözlerimde korkuyla onları seyrediyorum, bazen de rahatsız olarak elimi kolumu savuruyorum. Kaçışıyorlar, en azından içlerinden kimi benden korkulacağına emin, diğerleriyse daha da bir hırçınlaşıyor. Sonra, bir anda kulakları sağır eden bir çığlık duyuluyor, ben dizlerimin üzerine çöküyorum ve martılar da hep beraber ilerideki bir cismin başına üşüşüyorlar. Korkunç bir merak içinde, güçbela doğrulduktan hemen sonra, bağırıp çağırarak martılara ulaşıyorum. Burada, başına üşüştükleri şey, çıplak bir kadın bedeni. Her bir yerinde morluklar ve diş izleri olan, süt gibi beyaz, güzelce bir ten.

Kızın yanına vardığımda yeniden dizlerimin üzerine çöküyorum. Ellerimle, kirlenmiş ve şişmiş ellerimle yüzünü kavrıyorum. Tanıdığım iki insanı birden de andırıyor, ancak onlardan herhangi biri de değil gibi. Belki onların başka bir alemdeki karşılığı, belki yalnız her ikisine de benzeyen başka bir kadın. Denizde boğulmuş. Belli ki bir şey de onu buraya fırlatmış. Vücudunda şişlikler var. Öleli en fazla birkaç saat olmuş. Yo! Belki daha da yeni. Ben aşağıdayken…

“Tanrım!” diye inliyorum başında, gözlerimden yaşlar akıyor. Siyah saçlarını okşuyorum. “Tanrım. Yücelerin yücesi… Bu kara zambağa hayat ver. Benim gayesiz yaşamımdan al ve bu güzelliği yaşat. Eğer herkes haklıysa, eğer sona ulaştıysam, eğer gerçekten olmamam gerekiyorduysa, en azından yeryüzüne bir mucizeyle veda edeyim. Tanrım, yaşamım anlamsız geçti, en azından ölümümü kayda değer kıl…”

O an çaresizlik içinde duamı sürdürüyorum. Kendimi yaşlanmış ve çirkinleşmiş hissederek, bu güzel kızın yanaklarını okşuyorum. Bazen gözyaşlarım onun vücuduna damlıyor, çarpılmış gibiyim. Nefes almakta güçlük çekiyor, acı içinde sızlayan karnımı, göğüs kafesimi tutuyorum. Ölüm beni derinden etkiliyor. Ama kendi ölümümü hiç o zamanki kadar güçlü istemediğimi de biliyorum.

“Bir mucize olsun Tanrım… Lütfen, lütfen, lütfen…”

Bir anda kadın öksürüyor, yanını dönüyor ve kursağından şırıl şırıl sular dökülüyor. Sonra hırıltılar içinde derin derin nefes alıyor ve bana bakıyor. Korkuyla çıplaklığını örtmeye koyuluyor, başımı yana, çamura çeviriyorum. Sonra birden, huşu içinde kendi üzerini örten elleriyle benim yüzüme dokunuyor. Artık Tanrı’nın canımı alması gerektiğine eminim. Şimdi biraz bundan korkuyor ve deminki yalvarmam ve dualarım için pişmanlık duyuyorum. Eğer buracakta ölmezsem, sırf Tanrı’yı aldatmaya kalkmamak için belki bir yerden atlarım. Gerçi bu da, Tanrı’nın lütfuna bir hakaret olur. Başka bir işaret görene kadar, kurbanlık bir koyun gibi beklemekten başka bir çare olmadığını anlıyorum. Kızın yumuşak elleri gözlerimin altına yaklaşıyor. Gözyaşlarımı siliyor ve çıplak bedeniyle bana sokuluyor. Bunun devam etmemesi gerektiğini anlıyorum. Bu günahtan nefret ediyorum.

“Tanrım, Yücelerin Yücesi Rabbim, beni bağışla… Canımı bağışla. Bu kızcağızı yaşattığın gibi, beni de yaşatıver. Ölmek istemiyorum… Ölmek istemiyorum… Ölmek istemiyorum.”

“Yaşayacaksın.” diyor kız birden, iç sesimi duymuş gibi. “Ama aşağılıkça yaşayacaksın. Şüphen büyüyecek ve seni kemirip duracak. Dilediğin hiçbir iyi şeye kavuşamayacaksın. Asla huzur bulamayacaksın. Ölmeyi dileyerek, bir hayvan gibi inleyerek yaşayacaksın. Kimse sana yardım edemeyecek. Sen de kendine yardım edemeyeceksin. Kötü niyetlerin cezalandıracak. Ağzından çıkmış her bilinçsizce laf seni cezalandıracak. Hiç doğmamış olmayı dileyeceksin. Yaşamaktansa, acı içinde bir ölüme bile razı olacaksın. Ama Allah korkun, seni bu aşağılık hayata devam etmeye zorlayan şey olacak. Yaralarını ilk ve son gören son olacaksın…”

Uyandım. Nefes alamayarak, soğuk terler içinde, ellerimde ve karnımda bir titremeyle, bir süre yatakta oturdum ve bekledim. Canım çok sıkılmıştı. Bir şey yapıp bu rüyanın tesirini üzerimden atmak, çabucak ve çabasızca mutlu olmak istiyordum. Ancak her zaman yaptığım gibi yapamadım. Yataktan çıkacak gücü bulamadım kendimde. Bir süre daha öylece oturdum. Sonra, hayatımda güzel gidebilecekken gitmemiş, yaşadığım, adım attığım her yeri cehenneme çevirmiş yaşamımı düşündüm. Ağlamaya başladım. Hıçkırıklara boğuldum. Ellerimi yüzüme bastırıyor, yüksek sesle inleyerek ve sarsılarak rahatlamaya çalışıyordum. Bu böyle dakikalarca devam etti. Sonrasında ne yaptığımı hatırlamıyorum. Belki yorgunluktan baygınlık geçirir gibi uykuma geri döndüm. Belki evin içinde biraz yürüdüm, belki balkona çıktım. Sonrası gerçek bir karadelik…