← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 12

KEDİLER

İsmail Hakkı Kılıç

“Keşke çalışmayı bırakmasaydın.” dedi Emine, biraz acıyarak bakıyordu bana.

“Benim karanlığım da bu.” dedim ona, “Anksiyete tarafından kuşatılmak. Hiç beklemediğim anlarda, insanlar içinde öylece kalmak ve nefes alamamak…”

“Belki de iyileşmek için üzerine gitmen gerekiyordur. Sendeki sorun her neyse çok derin, buna eminim. Ve sen bu derinliğe batarak üstesinden gelemeyecek gibisin.”

“Tamam, pekala! Bu şey söylediğin gibi derin ve beni giderek daha da dibe çekiyor. Korkunç rüyalar görüyorum Emine. Bu rüyalar öyle yoğun ki, mesela şimdi sabahın bu vaktinde seninle buluşmaya buraya gelmeseydim, bütün gün tesiri üzerimde olurdu. ‘Hayırdır inşallah!’ derdim, ah vah ederdim. İçimde, çok derinlerde gizli bir inat var ve beni bu hale getiriyor. Hem aklım hem de bedenim bana düşman kesilmiş. En kötüsü de bayılacak gibi olmak, çıldıracak gibi olmak, ama hiçbir şey olmaması. Dostoyevski’yi bilirsin, Kirilov’u intihara sürükleyen şey gibi, bu yaşadığım şey de benim yakamı bırakmıyor. Hayatım bir ağlayıp sızlanma yeri, dünyaya bunun için gelmişim. Ve sanki bardağın dolu bir tarafı yok, belki içinde kalıp kalıp buz var, ben de dolu tarafı görebilmek için bu buzların erimesini bekliyorum.”

“Ama buz da olsa, bardak kimi açılardan doludur.”

“Belki de haklısın, belki de gerçekten bardak doludur. Bilmiyorum… Neyse, bugün ne hakkında konuşmak istiyordun?”

Emine elleriyle saçlarını okşuyor, buklelerini dolgunlaştırdığını sandığı kendine has bir hareketi yapıyor, gözlerini kısıyor, ben de onun bu hallerine baktıkça, beni olduğum gibi kabul eden Ahu’yla görüşmeyi neden azalttığımı anlıyorum. Bu aklıma gelince yutkunmam kaçınılmaz oluyor. Yine de Emine’ye belli etmemeliyim, ben de onun gibi gözlerimi kısıyorum.

“Biliyor musun Emine, sanırım benim kendimi arayıp durduğum geçmiş yaşantım, gerçek yaşantımdı. Şimdi bir bitkiye dönüştüm, bu yüzden tekrar kendimi aramaya kalktığımda başarısız oluyorum."

“İçimi karartıyorsun.”

“Tamam, yapmayacağım… Tekrar soruyorum o halde, bugün ne hakkında konuşmak istersin?”

“Sen hep böyle mi yaparsın?”

“Nasıl?”

“Hep böyle oturduğunda ettiğinde, ne konuşacağına önceden mi karar verirsin? Bence bu doğal değil. Bir muhabbet böyle olmamalı. Kendiliğinden gelişmeli, akmalı…”

“Tamam, sanırım aklısın. Ve evet, artık, uzunca bir zamandır, daha doğrudan yaşama isteğimden olacak, biriyle bir yere oturduğumda, az çok önceden ne konuşacağımızı falan bilmek istiyorum.”

“Böyle olmaz ama…”

Emine’nin yüzü düşmüştü. Bu sefer ben de bozuldum. Sürekli hayatımdan şikayet ettiğim için utanıyordum. Ama şu an hayatım böyleydi, bunu yapmamı gerektiriyordu, bu yüzden de elimden bir şey gelmediğini düşünüyordum. Belki de, hayattan şikayet etmeyeceğim ve mutlu olacağım günü hep yarınlara ertelemiştim, bu bir alışkanlık olmuştu. Ona ne tür şarkılardan hoşlandığını sordum, cevabımı aldığımda bu kez Emine’nin büsbütün zevksiz biri olduğuna kanaat getirdim ve aklıma yine Ahu geldi. Kendimi anlamıyordum. Ahu’da bunca beni tatmin edecek özellik varken ve o bana hep hoşuma giden şekillerde davranırken neden bana hiç uygun olmayan Emine’yi ona tercih ediyordum? Bu bilinmezden iyi bir sonuç çıkmayacağını bildiğim halde, neden yanlışta ısrar ediyordum?

“Ha, sana söylemeyi unuttum. Annem ve babam iki günlüğüne Düzce’ye gidecekler. Bu akşam yola çıkıyorlar. Belki akşam, onlar gittikten sonra sana gelirim. Birlikte yemek yeriz, belki bir şeyler seyrederiz.”

“Olur.” dedim, heyecanlanmıştım. “Düzce’de ne işleri var peki?”

“Annem Düzceli. Her yıl zaman zaman giderler. Babamın köyünde olduğu gibi uzun kalmasalar da… Bu sefer benim de gelmemi istediler. Ben de onlara bir iş görüşmesinde olacağım yalanını sıktım. Aslında, bu yalanın gerçek olmasını istiyorum da. Ama daha evvelki iş tecrübelerimden herhalde, çalışacak düzgün bir yer bulamıyorum. Biliyorsun işte…”

“Biliyorum…”

“Bir arkadaşım oldu.” dedi, biraz düşündü; “Çok güzel bir kızdı. Hatta en güzelimizdi. Yıllar boyunca da değişmedi bu. Hep en yakışıklı erkeklerin dikkatini çeker, ama, nasıl desem, onları cesaretlendirecek hiçbir şey yapmaz, belki de sırf bu yüzden daha bir kıymetli olurdu. Biz ona ısrar ederdik, bu yakışıklılardan birine tamam olsun diye, romantik bir şeyler yaşasın diye beklerdik. Ancak arkadaşım buna hiç yanaşmıyordu. Sonra, sanki böyle yapsa, bizim aklımıza uysa yani, hayatında rayında giden şeyler tepetaklak olacak, düzeni bozulacak ve kendi sevdiği şekliyle yaşamını sürdüremeyecek gibi hissederdi. Bir sürü yakışıklı erkek arasından, gitti epey çirkince, maymun kılıklı yerden bitme oldukça tuhaf birine aşık oldu. Tamam, bu çocuk onun güzelliğini takdir ediyordu ama arkadaşım nasıl ilişkiye yanaşmıyorsa, işte bu çocuk da öyleydi; dedim ya, tuhaftı zaten, biraz şeytan tüyü olan bir tip… Biz tabii bu çocuğu arkadaşımıza yakıştıramadık, ama onun çocuğu elde etme çabasına da seyirci kalmaktan başka şansımız yoktu. Sonra bu ikisi nihayet çıkmaya başladılar. Arkadaşım çok mutluydu…”

“Ya sonra?”

“Sonra mı?.. Çocuk arkadaşımı aldattı. Hikayenin böyle gideceği belliydi. Ama olan olmuştu. Arkadaşımın canı çok yandı. Biz o zamanlar yakındık. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım ama müdahil olamıyordum. Arkadaşım sürekli yiyordu. İlk önce zayıf bir kızken, birkaç ay içinde balık etli oldu, çok değil, güzelliğinden biraz kaybetti. Bu haliyle bile güzeldi. Ama kalbi kırıktı. Bir de, sanki bir aşk macerası yarım kaldığından mıdır, eskiden ilişkilere yanaşmayan kızın tek düşündüğü şey bu olmuştu, iyi bir ilişki yaşamalıydı, yoksa kendini temizleyemeyecekti. Tam o vakitlerde, şansına bir güzel ilişkisi oldu. Ama bittiğinde arkadaşım çoktan tanınmayacak hale gelmişti. Bir şekilde, bu güzel ilişki ona yemeklerin sağladığı şeyi sağlayamamış olmalı. Arkadaşım artık şişman ve çirkin bir kızdı. Hoşlandığı erkekler, yani yakışıklı oğlanlar, artık onda bir şey göremiyordu ancak arkadaşım henüz kendi durumunu kabul edememiş olduğundan aynı özgüvenle davranmayı sürdürdü. Biz kızlar, yani yakın arkadaşları, onun bu dönüşümünü tedirginlik içinde seyrediyorduk. Belki biraz onu her haliyle kabul ettiğimizi göstermek istiyorduk. Bilmiyorum… Belki hatanın birazı bizdeydi, şimdi bir şey söylemek çok güç…”

“Sonra?”

“Sonra… İşte, arkadaşım her ne kadar kaçınsa da aynaya baktığında gördüğü şeyi, yeni gerçekliğini yani, kabul etmek zorunda kaldı. Artık ne yakışıklı oğlanlar, ne de çirkinleri, onda bir şey bulmuyordu. Biz kızlar bunu bir trajedi olarak görüyorduk. O da bizim onu böyle gördüğümüzü bildiğinden, sık sık kabuğuna çekiliyordu. Bu hikayeden benim çıkardığım ders, her şeyin zamanında olması gerektiğidir.”

“Belki tekrar zayıflayabilir.”

“Belki… Belki de hep böyle kalır, hatta daha da şişmanlar. Ve şansına, kilonun kendisine pek az yakıştığı insanlardan biri olduğu gerçeğini de asla değiştiremez.”

“Anlıyorum.”

“Bu beni düşündürüyor. Ne yaşayacaksam zamanında yaşamak ve içimdeki yoğun arzuların baskısından kurtulmak istiyorum. Hatta kimi hatalarım da hep bu düşünceden dolayı oldu, diyebilirim. Yaşam her an ellerimden kayıp gidebilir gibi hissettiğimden, son damlasına kadar içmem, artık nihayet önümdeki bardağı boş görmem gerekiyordu. Bir de, belki de ailem çok muhafazakar olduğundan, onlardan saklı da olsa, bir inatla inançlarına ters gitmeyi alışkanlık haline getirdiğim için. Bak… görüyorsun, ben de çok hata yaptım.”

“Ama bu hatalardan haz duydun.”

“Biz buyuz.” dedi Emine, “Sonunda pişman olacağını da bilse, hazlardan kaçamayanlar, hatalarına aşık olanlar, kendilerini bu hatalar uğruna tüketenler…”

-

Emine’nin ensesine dokunuyorum. Ensesi tüylü, göğüsleri ufacık. Sevmediğim iki şey. Ama şimdi bu beni rahatsız etmiyor. Ne ara bu hale geldiğimizi sorguluyorum sadece. Akşam karanlığında onu böyle görmek bir mitten fırlayıp yeryüzünü ilk defa görmek gibi. Ama gerçeklik de var. Ben bu gerçekliğe dönmek istiyorum. Bir yandan da günahına ortak olduğum bu kızın hemen karşı dairemde yaşıyor olduğunu bilmek beni geriyor. Düşünüyorum. Ya bir gün Ahu içeri girerken karşılaşırlarsa? Bu aşamaya kadar bu sorun olmazdı, evet. Ama şimdi, ben Emine’nin vücudunu okşarken her şey değişti. Kendimi yine içinden çıkılamaz bir durumun içine soktum. Her şey bittiğinde düşünceden kıpkırmızı olmuş bir halde, kaçamak bir tavırla koltukta oturduğumda, Emine bir terslik olduğunu anlıyor. Yüzündeki ifadeden aramızdaki şey her neyse bunu ailesi dönene dek sürdürmek istediğini anlayabiliyorum. Bir şeyler geveliyor, ben de bir şeyler geveliyorum. Sonra gelip başını kucağıma yaslıyor ve gözlerini kapatıyor. Ben de Ahu’nun kucağına böyle yatıyordum. Şimdi her şeyi batırdım. Bir şey yapmam ve ya Emine’den, ya da Ahu’dan derhal kurtulmam gerekiyor. Ancak hangisini seçeceğimi bilmiyorum.

“Emine?”

“Ne var?”

“Şey…”

“Hadi durma, çıkar ağzındaki baklayı! Yeterince iyi değil miydi?”

“Onunla alakalı değil.”

“Anladım.”

“Ne anladın?”

“Devam etmesini istemiyorsun. Bunun yaşadığımız son şey olmasını istiyorsun. Yüzün seni ele veriyor. Yüzünü saklayamayan birisin.”

“Öyle miyim?”

“Evet, öylesin… Her neyse. Ben de yapmam gerekeni biliyorum.”

“Neymiş o?”

“Seninle derhal görüşmeyi kesmek ve benden korumaya çalıştığın her neyse, her kimse hatta, seni onunla baş başa bırakmak. Kenara çekilmek yani…”

“Bunu yapabilir misin?”

“Bunu yapacağım…”

Emine’nin saçlarını okşuyorum, onun yaptığı gibi bukleleriyle oynuyorum. Emine’nin yüzünde üzgün, biraz da sinirli bir ifade var. Her şeyi anlıyor oluşuyla bu kadar sıradan bir mücadele içinde olması beni şaşırtıyor. Bu kez benim onu anlama isteğimin arşa çıktığını hissedebiliyorum. Zihnine girmek, aklında ona işkence eden şeyleri tartmak… Belki ailesi dönene kadar daha fazlasını yaşayabilecekken burada kesecek olmaya üzülüyor, belki yalnız kalmayı sevmediği için birdenbire ayaklanıp gitmek yerine kucağımda yatmaya, usulca bacaklarımı okşamaya devam ediyor. Evet, bu konuda haklıyım. Bir hayvanın tuzaktan korktuğu gibi korkuyor yalnızlıktan. Öyle korkuyor ki, en sonunda yapacağı şeyin usulca evine dönmek olduğunu bildiği halde, bunu ne kadar geciktirirse o kadar karlı olduğuna inanıyor. Bir an için, aslında sık olmasa da, onun bu duygularını anlamaya çalışırken oluyor herhalde, ben de yalnızlıktan korkuyorum. Hatta bir tiksintiye varıyor bu duygu. Yalnız olmak hiç de katlanılır bir şey değil. Emine’nin başını dizimden kaldırıp oraya bir yastık koyuyorum. Sonra arkasına geçip sarılıyor, onun uzandığı gibi uzanıyorum. Şimdi ikimiz bir koltuğa güçbela sığıyoruz. Emine’nin tüylü ensesi beni iğrendirmiyor, bu tüyleri onun kadınlığının doğallığına yoruyorum. Öyle ki az zamanda gözümü alamaz oluyorum. Göğsü inip kalkıyor, karnı da öyle, ancak daha yavaş. Ayaklarımız birbirine değiyor.

“Sen gerçek bir günahkarsın.” diyor Emine. Uzun bir sessizlikten sonra söylendiği için, bu cümle tahmin ettiğimden daha derin bir etki bırakıyor bende. Kendimi gerçek bir günahkar olarak görmeye hazır olmasam da, başka bir şansım olmadığı için, istemeye istemeye kabul ediyorum. Başımı sallıyorum. Benim günahımı yakaladığını, az çok nasıl bir suç işlediğimi anladığını da varsayarak sessizlik içinde onun hükümlerine teslim oluyorum. “Şu zordaki halinle, hastalığına rağmen kadınların duygularıyla oynuyorsun…” Bunu da söyledikten sonra öfleyip püflüyor, bu kez her an karnını saran kolumdan kurtulup kapıya yollanacağını, bunu yapmak için an kolladığını hissedebiliyorum. İşte tam bu anda, bir tuhaf duygunun esaretiyle Emine’ye daha bir içten sarılıyorum.

“Ama bir gün bunları yapamadığında, sana bahsettiğim arkadaşımın başına geldiği gibi, fırsatın varken kalbini kırdığın her bir kız için pişman olacaksın. O zaman vicdanın sana cehennemi yaşatacak…”

“Bunları nereden biliyorsun?”

“Çünkü seni tanımaya gayret ettim. Senin kadar dikkatsiz olmamaya gayret ettim. İnsanlar böyle şeyler yapar. Çünkü böyle incelikler bize kendimizi iyi hissettirir. Böyle incelikler de olmasa dünya senin dikkatsizce yol aldığın bayat yerden daha başka bir yer olmaz, olamaz… Ama işte, sen de bu dünyada yol alıyorsun…”

“Ne yapıyorum… yani yol alarak?”

“Dünyayı daha bayat bir yer haline getiriyorsun. İnceliklerin kıymeti kalmıyor. Onlar ölüyorlar. Sen ve senin gibi dikkatsiz, bencil erkekler yüzünden…”

“Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordum tedirginlikle. Bu kez derin bir nefes aldı, bir sinir emaresiyle ciğerleri boşalana kadar aldığı soluğu geri üfledi. Elimi karnından çekti, doğruldu, başını ellerinin arasına alıp öylece bekledi.

“Senin bir hata olduğunu daha seni ilk gördüğüm anda anlamıştım.”

“Peki neden devam ettin?” diye sordum, kendimi yüzsüz bir kimse gibi hissederek.

“Bilmem…” dedi, “Belki de yalnız olduğumdan. Belki gözlerin hoşuma gittiği için. Belki bir hata da olsan sahici bir yanın olduğundan ve bu bir nebze hoşuma gittiğinden. Keşke kendimi anlayabilsem. Sen her şeye neden, sonuç veya gaye gözüyle bakıyorsun, oysa benim içimde her şey bir nehir gibi, sürekli akmakta, hırçın bir denize dökülüp oradan kıyılara vurmakta! Bilmiyorum… Sanırım kendime yüklenmem gerek. Her şey bu kadar çabuk buraya vardıysa hatayı kendimde aramam gerek. Sonuçta sen isteyeceksin ve ben de ‘hayır’ diyeceğim, böylelikle bu şey doğru olacak. İkimiz de istediğimizdeyse bir hata oluyor. Hep böyleydi, her zaman, her zaman…”

“Şimdi ne yapılabilir?” diye sordum biraz öfkeli görünerek ve dikkatsizce.

“Hiçbir şey!” diye gürledi Emine, sonra bir kez daha, kısık bir sesle söyledi bunu; “Hiçbir şey yapılamaz… Geçsin, diye beklerim. Ama kısacık bir haz için günlerce pişman olacağımı biliyorum. Hatta bu yaptığım şey ruhumdan koca bir parçayı ısırıp koparmana izin vermeye benziyor. Ama sen ne anlarsın?.. Neyse! Yapılacak bir şey yok. Bir dahakine, senin gibi birini gördüğümde yolumu değiştireceğim.”

“Benimle konuşmayı kesecek misin?”

“Sen de böyle istiyorsun. Artık sebebin her neyse, bilmiyorum…”

“Hayır, ben sadece…”

“Tekrar aramızdaki şey yaşanmadan önce nasılsak öyle olalım istiyorsun. Anladık! Bu benim için konuşmayı kesmemiz, demek. Çünkü bazı şeyler geri dönülemezdir. Geri dönmeye kalkarsan kırıcı olur. Baharatsız ve kuru kuru yaşanmak istemeyen şeyler de vardır. Sen bu şeyleri, bu önemli şeyleri yani, hep mi böyle yaşarsın?”

“Bilmem…”

“Bu kötü bir şey. Çok kötü bir şey… Belki şu an fazla duyguluyum, belki hormonlarım bana bunları söyletiyor, belki yarın keşke dilime hakim olsaydım, diyeceğim, bilmiyorum. Tek bildiğim, bir şeyler yaşandıktan sonra pişman olunmasının manasızlığı, hele de o şey çirkin değilken! Sen güzel olduğunu sanıyorsun ve herif pişman oluyor, bir daha olmasın istiyor, bu çok kırıcı! Evet, hem de çok…”

“Özür mü dilemeliyim?” diyebildim ve sustum. O da susuyordu. Birbirimizi boğan bir sessizlik içindeydik. Böyle olunca, çok sevgili arkadaşım Suavi’yle yaptığımız gibi boş duvara döndük. Emine’nin burnunun yanındaki çizgiler daha kesin görünüyor, sinirine ayrı bir hava katıyordu.

“Ben artık gideyim.” dedi. Bu kez bu lafın arkasındaki utanmasını görebildim. Ona acıyor, ancak düşüncesini değiştirmek için hiçbir şey yapamıyor, bu kez de bana acıyordum; böyle bir acıma döngüsü beni esir almıştı ki çaresizce bileğini kavramaya uzandım. İlkinde elini geri çekti, ikincisinde bana karşı koymadı, sadece biraz başını yana doğru eğiverdi. Kalkmaya kalktığı anın duygularının daha az yoğun olduğu bir an olduğunu anlayabiliyor, içi az evvelki kadar karışık değilken onunla tekrar bu meseleyi konuşabilmenin bir yolunu arıyor; aslında, daha ziyade söylediklerinin hala arkasında mı diye, çoğunlukla bunu merak ediyordum ki, ben onun bileğini yakaladığımda diğer eliyle elimi sıkması, biraz da meseleye ılıman yaklaştığı olarak görülebilirdi. Emine benimle her ne yaşadıysa bunu yaşamaya devam etmek istiyor, bunun önünde bir engel olan benim duygularımı ve Ahu meselesini de hem anlıyor, hem de hem bu duygulardan, hem de Ahu’dan, daha adını bile bilmeden, nefret ediyordu. Aslında şimdi onu öpmeye kalksam buna gayet sevinirdi. Ama sonra ben tekrar pişman olacağım için, bu kez daha büyük bir üzüntü duyardı. Bunları bilmek beni de arada bırakıyordu. Belki de öylece durmalıydık…

“Aramızda ne yaşarsak yaşayalım,” dedim birden, “toplumsala uymadığımız sürece asla mutlu olamayacağız.”

“Ve sen de bunu yapamıyorun…” diye yanıtladı. Başımı onaylar manada salladım. Derin bir nefes aldım, o da derin bir nefes aldı.

“Belki de Emine, hiçbir zaman yapamayacağım. Ama önemli olan şimdidir. Ben de şimdi başkalarını ikna etmeye dayalı türden bir ilişliye katiyetle hazır değilim. Rıza da göstermiyorum. Belki sırf böyle yaptığım için, birlikte olduğum kızların alnına leke çalıyorum. Ama özünde, her ilişki bir anlaşmaysa eğer, ben çok az kısıtlamaktan ve sınır çizmekten yanayım. Yaşanacak her şey tutkuyla yaşansın ve…”

“Ama birlikte yol almak…”

“Evet, bu yol alma işi bana göre değil. Ben birlikte durmaktan yanayım. Hayata bir mola. Benimle olan kişi başkalarının yanından geçip gittiğini görür, sonra bir yerde buna dayanamaz ve benden ayrılması gerekir. Bunu yaşadığım için biliyorum. Sevdiğim herkese arkalarından bakakaldığım için. Asıl sorun belki de dilimdir diye çok düşündüm. Çünkü konuştuğumda, az çok anlamışsındır, hoşa giden şeyler söylemekten uzağım. Daha çok kafa karıştırıyorum ve insanı soru içinde bırakıyorum. Kendi kendimi rezil edecek şeyler söylediğim de olmuştur.”

“Şu diğer kız?..” diye sordu Emine, artık anladığını belli etmekten çekinmiyordu.

“Hayır, aramızdaki şey toplumsal bir boyut kazanmış değil. Birbirimizi görüyoruz, o kadar. Bizi bağlayan bir söz vermedik.”

“Peki ya sevgi? O kız seni sevmiyor mu?”

“Sevseydi bile bundan emin olamazdım.”

“O niyeymiş?”

“Şüpheciyim ben. Büyük bir şüpheciyim. Stavrogin kadar büyük! Bu yüzden de asla emin olduğumdan emin olamayacağım. Bu beni tüketen bir şey aslında. Ama mesele sevgiyken, her şey bin kat daha zor. Sürekli kafanda bir yerde o şüphe duruyor…”

“Herkesin şüpheleri olur.”

“Olur tabii! Ama ben nefes alamıyorum. Geceleri uyku uyuyamıyorum. Şüphe ettiğim kötü şeyler, gerçekten daha gerçek oluyorlar, kapılıp gidiyorum. Neden böyleyim bilmiyorum. Bir anda, bana gizliden gizliye ihanet edildiğine inanıp bütün bir günümü karartabilirim. Duygularım bana işkence eder ve kimseler görmezken rezil bir adam olup çıkarım.”

“Peki ya şimdi, sen bu kıza ihanet etmiş olmadın mı? Beni de kullanarak?”

“Bilmem. Ben yaptığımda bu ihanet değil, zararsız bir kaçamak oluyor, hayır, hatta kaçamak bile değil…”

“Kafanın içini değiştirmen lazım.”

Emine koltuğun diğer ucuna doğru kaydı, biraz düşünceli bir çehreyle halının desenlerini seyretmeyi sürdürdü. Benden tiksiniyor gibiydi.

“Aramızda her ne olduysa, bir daha olmayacak. Zaman zaman birbirine yardım eden iki komşu, iki arkadaş olacağız. Dahasını başka bir anında bir daha istediğini ise duymayacağım. Lütfen! Bu çok önemli. Beni anlıyor musun?”

“Anlıyorum, tamam…”

“O halde iyi, ben artık yavaştan gideyim.”

“Gitmesen… İki arkadaş gibi sohbet etsek, her neye dönüşeceksek biraz provasını yapsak.”

“Bilmiyorum ama…”

“Yalnız kaldığında iyi hissetmediğine göre, yaşanacak en son şey de yaşandığı için, şimdi kalkıp gitmenin hiçbir anlamı olmaz.”

“Belki de haklısın.” dedi ve gözlerini halının desenlerinden boş duvara çeviriverdi. Kaşlarının kırıştığını görebiliyordum. O mucizevi an yaşanıyordu, Emine duvarın gayesinin ne olduğunu birdenbire idrak edebildi ve bu andan sonra benim söylediğim şeylerin bazılarını pek az duydu.

“… Ben de eskiden daha yoğun yaşardım.” dedi bir an. Sonra bu eski şeyleri bana anlatamayacağını anladı ve yüzünü buruşturdu. “Seni anlıyorum. Aslında anlamamam gerekir. Yaşadığı şeyleri şerefsizce yaşayan kimseyi anlamamak gerekir. Ama seni anlıyorum. Hem aramızdaki çekime karşı koymak mümkün da değildi. Ama sen sonunda pişman olacağını bilerek hem kendini hem de beni sıkıntıya soktun…”

“Haklısın…”

“Belki de, şu öteki kız olmasa bile, sen yine de pişman olacaktın, çünkü biz komşuyuz ve hiç istemediğimiz anlarda birbirimize rastlayabiliriz.”

“Yine haklısın…”

“Aslında ne düşünüyorum biliyor musun?”

“Nedir?”

“Madem bir günah işledik ve… ve… nasıl desem, bu günahtan dönmenin bir yolu yok. O halde bunu bir daha işlemenin de bir mahsuru olmaz. Yani gittiği yere kadar…”

“Belki gittiği yer burasıdır.”

“Beni istemediğini mi söylüyorsun?”

“Seni istiyorum.”

“O halde?”

“Sadece, bu beni kaygılandırıyor. Devam edersem endişe içinde bırakır ve düzeltmek için bir şey yapıp konuyu içimde kapatmadıkça da daha kötü olurum.”

“Anlıyorum.”

Emine’nin yüzünde yine aynı üzgün ifade belirmişti. Onu öpmek istiyordum. Uzun uzun öpmek ve bedenine sarılmak. Belki giysilerini bir kez daha çıkarmak ve vücudunu izlemek. Ama bir yanım ona saygı duymuyordu. Belki de ondan daha duygu dolu davranışlar bekleyip tahammül edemediğim kadar büyük bir anlayışla karşılaştığım için, bir şeylerin yanlış olduğu hissine kapılıyordum. Bir şekilde, o günahsız kalmalıyken, şimdi gerçeği bildiği halde aramızdaki şeyin devamına razı olduğu için, günahıma ortak oluyordu ve bu kez ben ona iki misli leke çalmış oluyordum. Bunun da bir tadı vardı. Kendime hakim olamadım ve elimi beline götürdüm. Yavaş yavaş parmak uçlarımla belini okşadım, sonra yaklaşıp sarıldım ona. Yüzünü bana dönmüyordu.

“Bilmiyorum… Kendi söylediklerime inanamıyorum! Allah’ım…”

“Bu ikimize de lezzetli gelen bir günah.”

“Beni bu günaha sürüklüyorsun. Yine. Ve bu kez ben daha fazla şey biliyorum. Belki ben de pişman olacağım.”

“Muhtemelen olacaksın.”

“O halde doğru şeyin ne olduğuna karar vermeliyiz.”

“İstemiyor musun?” diye sordum, sonra elini tuttum. Emine’yle göz göze geldik. İçimden onu riyakarlıkla suçladığım anın bu olduğunu hatırlıyorum. Aslında bu günahı işlemekten hiç de rahatsız değildi, hatta fazladan bir tat alıyordu bundan, ama az da olsa memnuniyetsizmiş gibi yaparak kendini benim önümde aklama çabası içindeydi. Öpüştük. Dudaklarını bırakamadım, bedenini okşamayı bırakamadım. Giysilerimiz kısa bir süre içinde yerlere saçıldı, o an Emine’ye aşık olduğuma, onun bu riyakarlığının da, ona olan hayranlığımı ikiye katladığına emindim. Ahu’yu aldatmak, her ikimizin birden bilinçli bir şekilde bunu yapması, içimdeki hayvanın kendinden geçmesine yol açıyordu. Emine bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Bu yüzden ne zaman bir şey söyleyecek gibi olsam, sanki ne olduğunun bir önemi yokmuş gibi elini dudaklarıma bastırdı. Daha fazlasını duymak istemiyordu, umrunda değildi, tek önemli olan şey neyse onunla ilgileniyordu. Bu beni daha bir baştan çıkardı, kendi içgüdümün peşinden gittim…