CHAPTER 14
KARANLIK
İsmail Hakkı KılıçAhu’nun güzel dudaklarını seyrediyorum. Yine başımı dizine yatırdı ve o da beni seyrediyor. Dünyanın bir kenarında olan beni. Sevdiklerinin yüzüne bakamayacak kadar utanan beni. Hayallerinin ağırlığı altında ezilen ve katiyetle onlar kadar büyük olamayan beni. Onun güzel yüzüne bakarken “keşke her şey olabilseydim” diyen ve düşünen ben… Evet, her şey olsaydım, bir şey olmama da gerek kalmazdı ve sırf bir şey, herhangi bir şey olamadım diye bu denli üzülmezdim. Oysa şimdi dünya benden bunu istiyor. İyileşmem de buna bağlı. Bir şekilde emeğe koyulmalı, en azından, şöyle veya böyle, ya biraz dünyaya değer katmalı, ya da bana yetecek kadar üretmeliyim. Sadece nereden başlayacağını bilmiyorum. Keşke her şey, karşılaştığım her zorluk ve atacağım her adım Ahu’nun dudakları kadar sıcak olsa, keşke ona söylediğim yalanlar gibi sıcak olsa her şey. Şimdi bana baktığında, biraz gurur duyduğu bir şey görmesinin sebebi nedir anlamıyorum. Biraz, biraz daha, sonra biraz daha tiksiniyorum kendimden.
“Belki de en baştan burada olmamam gerekiyordu.”
“Ne demek istiyorsun Ahu?”
“Seni çözdüm… Evet, şimdi tam olarak anladım. Sen biraz şeysin… arabesk. Kendine kötü bir talih seçip onu ısrarla diğer hiçbir şeye bulaşmadan yaşarken ve kendini pişmanlıklarla, utançlarla baş başa bırakırken, bu duygudan yola çıkmışsın.”
“Hiç de bile!” diye itiraz ettim, sinirlenmiştim, bu çok çabuk olmuştu.
“Bir kere ben arabeskten nefret ederim. Tamam, acıdan ve geri dönülemez trajedilerden bir nebze hoşlanırım, ama onların özündeki sarsılmaz, yaşamca bir kuvveti anlamak içindir bendeki bu sevgi. Oysa arabesk, insanların kendi yetersizliklerini sevmesini sağlayan, onlara acılarıyla güzel olduklarını ve başlarına gelen şeyin başlarına muhakkak gelmesi gerektiğini anlatan, buna onları ikna eden kötü bir şeydir… Ben başıma gelen şeyler iyi ki de başıma geldi, diyemiyorum, kendimi bu arabesk tavırla seyredemiyorum. Sadece, bazen hayat beni utandırıyor, benim açımdan fil fare doğurdu, evet, ama bazen, kendi beklentilerimi değil de, başkalarını kendimle ilgili ikna etmem sonucuyla onların beklentilerini boşa çıkardığımdan, yaşadığım hayattan daha bir pişmanlık duyuyorum. Bu arabesk bir tavra sahip olmak değil, yerimde kim olsa, hemen hemen aynı şeyleri hissedeceği gerçeği…”
“Hiç de bile! Yerinde kim olsa seninle aynı şeyleri hissetmezdi. Bazıları senin dayandıklarına dayanamazdı, bazılarına da sinek ısırığı gibi gelirdi.”
“O halde hem güçlü bir yapıya sahibim, hem de güçsüz. Bunu mu ima ediyorsun?”
“Senin için en zoru ne mesela?”
“Utanmak.” deyiverdim, bunu da utanarak söylemiştim; “Geriye dönüp söylediğim şeylerden çok utanıyorum. Bir çocuk edasıyla ‘şöyle biri olacağım’ veya ‘şu mevkiye geleceğim’ gibi şeyler bunlar. Kendimi hep yarın açığa çıkabilecek, çok yüksek potansiyelli biri olarak görmem ve bunun ideolojisiyle yaşadığım, bu yüzden hiçbir başarısızlığın beni alt edemeyeceğine inandığım, oysa o an bir şey yapmaktan aciz olduğum, boşa geçmiş bir gençlik çağı. Beni mahveden buydu. Hep, bir gün, bir yerde kozasından çıkan bir kelebek gibi olacağıma, kanatlarımın çıkacağına, özgürleşeceğime inanırdım. Benim yegane ideolojim de buydu.”
“Herhalde bu ideoloji yüzünden, diğer ideolojilerden uzaklaştın? Böyle mi oldu?”
“Evet… Tam olarak böyle oldu… Sadece tek bir şey üzerine kumar oynayabilirdim. Ben de toplumu seçmek yerine kendimi seçtim. Bir başarı ve ardından gelecek huzur.”
“Ama başarısızsın.”
“Evet, başarısızım ve ben böyle yerimde durdukça bu başarısızlık giderek büyüyor. Bazen ne yapacağımı bilmiyorum. Bir intikam fikri ateş gibi bedenimi sarıyor. Oysa ne için, ne yüzle, kimi karşıma alarak intikam alacağım? Küçüldüğüm yerde hayatıma devam etsem, bir iş bulsam, evlensem, çoluk çocuğa karışsam, belki gençliğimdeki başarısızlığı unuturum."
“Biraz gerçekçi olursak, herkesin yaptığından farklı bir şey yaptığın için, ben seni ilgi çekici buluyorum.”
“Ne gibi?” diye sordum.
“Herkes aynı hayatı yaşıyor.” dedi, “Kendini kurtarmayı, taşıyabildiği kadar yukarıya taşımayı planlıyor. Bunun için düzenle savaşıyor. Statücü ve bencil insanların arasında yaşıyoruz. Etiketlerin arasında yaşıyoruz. Gerçek neliği nesnelerde ve insanlarda görüp takdir edecek gerçek yeterliliği değil. Bak, bir şey iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür, ama insanlık tartışmaları kapatmayı arzu ettiği için, bakınız bu iyi ki iyi, veya bakınız bu kötü ki kötü gibi kanıtlama yollarına girişip bizi bunlara esir etti. Bu aslında bir çeşit safsata. Ama olması gereken bir safsata. Yoksa tek yol, iyinin kötüyle aynı düzeye gerilemesi olurdu.”
“Biz bunun neresindeyiz?”
“Biz kötüyüz ve kötüye yakınız.” dedi, sonra düşündü; “İyi görünenlerin çoğu da iyiden uzaktır. Bilmiyorum. Sadece, iyiyi gördüğümüz zaman onu kalbimizle tanıyabileceğimize de inanmıyorum. İnsanlar sahip oldukları şeyleri her yolla kullanmaya alışmıştır. Kalplerini de akıllarını da. Çeşit çeşit yollar keşfetmişlerdir. Göre göre, baka baka anlayacağız da, soruyorum biz kimiz ki? Biz de bu katrana bulanmışlardan değil miyiz? Bu karanlık yerde, insanlar çıkar uğruna bozgunculuk edip yeryüzüne ve insana zarar veriyorken, bu zarar ve kötü her yolla karşına çıkar ve sen haybeye görür de etkilenirsen, yalnız zayıf olursun. Şeylerin gerçek yüzünü görenlerin diğerleri arasında bir yeri kalmaz. Yani, demek istediğim, bir tren kazası olsa ve birçok kişi ölse, her birinin nasıl öldüğünü araştırıp hayal eden kendini maruz bıraktığı dehşetin etkisiyle sersemler, oysa onların yalnızca öldüğünü dile getiren yoluna devam eder ve başka bir yığın dehşetli şey de duysa, güçlü kalabilir. Bu yüzden, şeyleri gerçek etkileriyle ve çarpıcılığıyla görebiliyor olmanın da bir artısı olmadığını anlıyoruz işte. İnsanı dağılıp gitmekten koruyan bir kalkanı olmalı.”
“Sanıyorum ben dağılıp gittim Ahu. Sanıyorum kötülüğüm de bundan kaynaklanıyor.”
“Peki nelerin iç yüzünü, gerçekliğini gördün de böyle oldu?”
“Ölümün.” dedim, hiç düşünmeden söyledim bunu. “Sevdiklerim öldü, böylelikle gerçek yalnızlığın, katran gibi koyu olan yalnızlığın ne olduğunu anladım. Eskiden hayali başımı döndüren başarılar bir hiç oldu, her şeyden elimi eteğimi çektim, kabuslar gördüm, kendimden geçtim. Sanıyorum insanı şekilsizleştiren acı böyle bir şey. Bir şeklim, duruşum varken giderek daha da yamuldum ve kemiksizleştim. Ayakta durmanın bir anlamı vardıysa ve bu anlam benden büyükse bile, ben bunu unuttum, zihnim daha fazla ağırlığını taşıyamadı.”
“Erkenden yol kenarına geçtin ve nefes almak istedin… Belki de böyle düşünmelisin. Başka bir yol arıyordun. Şimdi biraz kayıpsın. Ama o başka yolu bulabilirsen, mutlu biri olacaksın.”
“Sıkışmış hissetmeyeceğim, öyle mi?”
“Öyle.”
“Başkalarına ait bir hayatı yaşamadığımı da?”
“Evet.”
“Tamamen kendi kaderimin içinde yol almam, başka bir yolu değil, kendimi yürümem sonucu geçirdiğim dönüşüm sayesinde ve olması gereken bu olduğu için bu yeni yolu yürüyebileceğim yani?”
“Hay hay…”
“Şimdi düşünüyorum da… böyle bir derdim olduğu için yani… Sadece geçinmek, beslenmek, yani en temel ihtiyaçları edinmek için yaşamak zorunda olanlar ve hayatta yürüdükleri kendilerince bir yolu dahi olmadan, baştan o hayata sıkışıp kalanlar, onlar…”
“Ne olmuş onlara?”
“Belki de bencillik ediyorum Ahu. Belki de silkelenip kendime gelmeliyim. Para kazanmakla, bir sağlayıcı olarak yaşıma uygun yaşamakla ilgilenmeliyim.”
“Kazandığından daha fazlasını kazanmak istiyor musun?”
“İstemiyorum, işin kötüsü. Hiçbir şey yapmak da gelmiyor içimden. Herhalde ben bütün nihilistlerin şahıyım. Sanırım yaşamdaki tüm istek ve heveslerin bir gün boşa çıkabileceğinin kötü bir kanıtıyım.”
“Senin tekinsiz biri olduğunu düşünüyorum.”
“Benden uzaklaşacak mısın?”
“Bu halinle herhangi biri senden uzaklaşmalıdır.” dedi. İçimde bir his uyandı. Yoğun bir üzüntüye benzeyen bir his. Yutkundum. Ahu’nun ben bu haldeyken nasıl bir tavra sahip olduğunu, benden yana mı yoksa bana karşı mı olduğunu, beni bunca düşünerek aslında ne yaptığını, hiç mi hiç anlayamıyordum. Sanki bir an vardı da başka bir an burada olmayacaktı. Bunu anlıyordum ve belki de sırf bunu anladığım için onu aldatmış olmak bana kendimi kötü hissettirmiyordu.
“Yüzmek ister misin?” diye sordu.
“Bilmem.” diyebildim, “Saat daha çok erken.”
“Hadi gidelim.”
“Ben bu havuz işine uygun muyum bilmiyorum Ahu.”
“Hadi. Naz yapma. Ben hazırlıklı geldim.”
Sonra dediği gibi yaptık. Hemen oturduğum eve on beş dakikalık bir yürüme mesafesinde olan açık havuza gittik. Girişte hayli para verdiğimiz için yüzüm düştü. Ama üzerinde çok durmadım. Yol boyunca biraz gündüz vakti dışarıda olmanın keyfine varmıştım. Babam öldüğünden beri yüzmüyordum. En son da ihtiyara bir değişiklik olsun diye yine bu havuza gelmiştik. Şimdi kendimi biraz iyi hissettim. Etraf kalabalık değildi. Havuzun köşesinde bir yerde şezlonglara kurulduk. Ahu gerçekten iki sevgili olduğumuzu düşünüyordu ki beni dışarıya ikna edebilmişti, benimle dışarıda etkinliklere katılmak istiyordu. Beni en çok bayan tiyatro, sinema gibi seçenekleri hep geri çevirdikten sonra nihayet onun dediğine gelmiştik.
Bu halimle herhangi biri benden uzaklaşmalı. Ama Ahu bunu yapmıyor. Bana sırtını dönüyor ve ben de ona güneş kremi sürüyorum. Özgürüm, kuşatılmış değilim, sadece aldığım fazla kilolalardan olsa gerek bir nebze çıplaklığımdan utanıyorum. Ahu’yla biraz yüzüp sonra hemen şezlonglara kuruluyoruz, sırt üstü yatıyoruz yan yana.
“Gençliğimde pek çok olay oldu. Ama şimdi sadece yaşamam gerekiyor.”
“Hala gençsin.”
“Beni anlamıyorsun Ahu.”
Suyun şavkı vuruyor bize. Sonra şairi ve kediyi düşünüyorum.
“Ben dünyanın sonundaymış gibi hissediyorum. Sanki yaşayan son insan benmişim gibi. Belki de asıl sorunum budur. Benden sonra gelecek hiçbir şeye sevinç ve heyecan duymuyorum. Torun torba sevgisi ne ifade edebilir bir türlü anlayamıyorum da. Belki kötülük ediyorumdur. Belki ben başlı başına bir kötülüğümdür. Demeye çalıştığım şey, ne anlamı var, diye soruyorum, gençlik yaşanmamışsa, kötü yaşanmışsa şayet, diğer yaşları doğru yaşamanın ne anlamı var?”
“En önemlisi gençlikti, evet. Ama dediğim gibi, hala gençsin.”
“Ben kendimin sonundaymış gibi hissediyorum. Çok sık ölümü düşünüyorum Ahu. Nasıl öleceğimi merak edip duruyorum. Belki de annem ve babamı çok sevdiğimden böyle, bu haldeyim. Onların öldüğünü görmek beni hasta etti. Gerçekle başa çıkamadım.”
“Belki de…”
“Tamam, daha fazla konuşup içini karartmayacağım.”
“Tanıdığım en hasta insan sensin.” dedi Ahu.
Bu kez Ahu’nun bana acıdığını anladım.
“Eskiden bir şekilde,” diye başladım söze, “bir şekilde şansın benden yana olacağını ve benim, anlarsın ya, ışıltılı bir hayata, benim olması gereken fazla ışıltılı ve tasasız hayata kavuşacağımı sanırdım. Ama, oysa… oysa bunun için daha atılgan olmam gerekiyordu ve ben önüme çıkan her engelde arkamı dönüp uzaklaştım. Her defasına, beni kurtarmak için daha büyük bir şans gerekiyordu. Sonra fark ettim ki tüm bu engeller bir türlü aşamadığım devasa tek bir engel olmuş, beklemek, korkuyla beklemek beni hasta etmiş. Felsefece şeyleri düşünemez olmuşum, dünya sanki durmuş gibi, bir hareketsizlik, tembellik, Oblomovvari bir şekilde etrafımı kuşatmış, bütün insanlar Ştoltz olmuş. Çok şey yapmak istedim. Ah, Ahu, neleri değiştirmek istedim bir bilsen. Dünyayla başladım. Dünya beni önemsemedi ve diğerlerinin üzerimden geçip durmasına göz yumdu. Üzerimde bütün Ştoltz’ların ayakkabı tozunu taşıyorum. Cennet, cehennem veya Tanrı da beni eskisi gibi düşündürmüyor belki de, sevincimi bu yere aktaramıyorum, sanki her şey benle başlayıp benle bitecek ve ben şimdiden bitmesine razı oluyorum.”
“Hep aynı telden konuşuyorsun.” dedi Ahu, bu kez bana bir kez daha acıdığını anladım. Ben havuzun benden yana olan kısmına bakıyordum, Ahu da beni seyrediyordu. Uzun, çok uzun süre öylece durduk. Her şeye bir durgunluk hakimdi. İçimde bir şey oldu.
“Seni aldattım Ahu.”
Dönüp bir defalığına onun yüzüne baktım. Hayatımla ilgili bildikleri dışında bir şey, bir çeşit kayıp heyecan da olsa, bu itiraf Ahu’nun yüzünde anlam verebileceğim bir ifadeye dönüşmedi. Bir süre bana sabitlenen bakışlarını havuza çevirdi, sonra şaşkın, çaresiz, sıkılmış, hayal kırıklığına uğramış halde, o da benim az evvel yaptığım gibi havuzun bize yakın olan kısmını seyretti. Orada şişmanca bıyıklı bir adam torununu yüzdürüyordu. Bir an bize baktı, konuştuğumuz şeyleri zerre anlamadığı gibi, her an bir kavgaya sebebiyet verecek, bizi rezil edecek gerginlikte bir mesele içinde olduğumuz aklının ucundan bile geçmedi.
“Kalkıp gitsek… iyi olacak.” dedi Ahu, bana bakmaktan çekiniyordu. Sonra durdu. Bir şeyi fark etmiş gibi kaşlarını çattı. “Ayrı ayrı gidelim.” dedi, “Seninle yürümek istemiyorum.”
“Tamam.” dedim. Ağzımdan çıkan her söz yüzsüzceydi. Üstelik o kepaze halimle, Ahu’nun dahasını merak etmiyor oluşuna içerliyordum. Havuz bana iyi gelmişti, kısa günümün tek karı da buydu. Eve gittiğimde sıkılacaktım ve itirafımdan pişman olacaktım, ancak bu kez Emine tamamen benim olacaktı. O halde bu hem bir aldatma, hem de bir tercihti, ancak kesin olan bir şey vardı ki erkeklikten pekala uzaktı. Kötü bir hareketti. Muhtemelen beni daha çirkin, uzak durulası kılıyordu. En azından Ahu’nun yumuşak yüzünde, sinirle ağırdan katılaşan bir bilmece gibi olan yüzünde, kendime dair giderek daha az şey görüyordum. Bir günahla onun dünyasından uğurlanacak, iyi bir insana, çaba göstermeyi bilen birine haybeye kötülük etmiş olacaktım.
Genç Ben o gece bir kez daha uğradı. Ahu’dan bahsetti durdu. Bir ara kalkıp elimi sıkmaya yeltendi. Bir ara ayakta volta atıp durdu. Boş duvarı nasıl süsleyeceğime dair önerilerde bulunduğu da oldu hatta. Ben tek bir şeyi yaşayabilirmişim, bu da pişmanlıkmış, sonunda pişman olmayacağım hiçbir yola da çıkamazmışım, hem Tanrı da beni cezalandırıyormuş; çok kez yeteneğimi kaybedecek, benden daha aşağı olanların çenelerini görecek, yerlere kapanacakmışım, çünkü başarısızlığım başarısızlıktan daha büyük, diğerlerini de ilgilendiren saf, katıksız bir kötülükmüş. Oysa Genç Ben tüm bu zırvalıkları sayıp döktüğünde, benim tek dikkat ettiğim onun çenesindeki salyaydı. Konuşurken bir yerde ağzının kenarından akmaya başladı ve beni korkunç rahatsız etti.
-
Yazmaya geri dönmeliyim. Kendimi açığa çıkarmanın bir yolunu bulmalıyım. Ahu’yla o havuz başında vedalaştığımızdan ve kendimi Emine’nin kollarına bıraktığımdan beri, tuhaf bir sıkışmışlık hissediyorum. Sanki Emine bir son çareydi, düzgün bir yaşama giden bir tek yönlü biletti, ben de şimdi ardıma bakıp “elveda” diyeceğim yeri özlemeye, bu tek seçeneğimden başka yollar aramaya başladım bile. Ahu’yu kaybettiğimden beri onu daha çok düşünüyorum ve Emine’den bana benzediği her bir küçük detaydan, huylarından olup da onu kendisi yapan her bir hareketinden nefret ediyorum. Tamam, belki biraz abarttım, ama çok olmasa bile, ona bir parça nefretle yaklaştığım doğru. Sonra biraz da onu kendimden uzak tutmanın yollarını arayıp buldum. Kötü yazılar yazdım, bol bol sigara içtim, dışarıyı seyrettim, gökyüzündeki bulutlara baktım. Genç Ben beni daha çok ziyaret etti, onu Suavi’ye benzettiğim için bir aralık sinirlenip evdeki sandalyeleri sağa sola savurdu, hatta birinin bacağını duvara çalıp parçaladı.
“Bu sandalye bir deus ex machine!” diye bağırdı Genç Ben, “Oysa bizim hikayemiz bir hikaye bile değil. Sen hiçbir yere gitmiyorsun. Ben de hiçbir yere gitmiyorum! Ağzımızdan tükürükler saçarak didişiyoruz. Hangimiz bize daha çok benziyor bilmiyoruz. Sen Suavi’yi öne sürüyorsun. Sen bir aptalsın. Ama Suavi de bir deus ex machine! Hep öyleydi. Senin hayatına adım attığı günden beri…”
“Belki de deus ex machine sensindir. Diğerlerinden daha zorlu, daha renkli, daha saldırgan biri olarak, bende daha büyük bir yere sahip olarak, her şeyi yıkmak isteyerek geldiğin gibi…”
“Ben… ben… senin delirmeden az evvel her şeyi hatırlayıp da büyük resmi görmeni sağlamaktan daha fazlasını yapmıyorum.”
“Ama farkındasın ki şu an içkiliyim.”
“Öyleysen ne olmuş!”
“İçkili olduğumda, senin gerçek olmadığına daha kolay inanıyorum.”
“Ben en az senin kadar gerçeğim. Sen bu haldeysen, bir gün benim gibi olabildiğin için bu haldesin. Beni özlüyorsun çünkü.”
“Senden bıkıyorum!” dedim. Bir büyük yudum aldım biramdan. “Yazmaya geri dönmeliyim. Karanlığa sözlerimi borçluyum.”
“Oysa karanlık sana hiçbir şey borçlu değil! Ahu’yu neden kaybettiğini de kırk yıl düşünsen anlamayacaksın. Ama ben cevabı biliyorum.”
“Öyle mi? Söyle de beni bir dertten kurtar…”
“Çünkü o iyi biriydi. Oysa iyi insanlar senin tanıdığın hiçbir şeye benzemezler. Öyle çarpık yaraları yoktur ve bununla övünmezler. İyi oldukları gibi diğer şeyleri de iyi görürler.”
“Keşke o havuza düşüp boğulsaydım…”
“Bu dileğin katiyetle gerçek olamaz. Senin kendini öldürebilecek kadar sevmiyorsun.”
“Evet, kendimi ne kadar sevdiğimi söyle bana.”
“Deliriyorsun…”
“Deliriyorum…” dedim. Genç Ben’in yüzüne baktım. Suavi’ye gerçekten de benziyordu. Bu olunca dostumun ne yaptığını, kendine nasıl baktığını falan merak ettim.
“Senle bütün dünyayı karşımıza alacaktık Suavi. İyi örnekler olacaktık. Ama ben anladım ki, akılsızlar hemen her şey hakkında akıllılardan daha bir bilmiş konuşuyorlar. Meydan da hep onların sözlerine kalıyor. Bu sözlerle her şeyi kirletiyorlar. Hassaslar, bütün her şey onlara aitmiş ve yeryüzünde onlardan başka hiçbir canlı yokmuş gibi çarpık bir zihinleri var.”
“Yani seni pes ettiren aptallardı.”
“Hayır!” dedim, bir büyük yudum daha aldım; “Beni pes ettiren doğrudan aptallığın kendisiydi. Kaçınılmaz olan ve çaba harcamadığın her an, karşılıksız olduğun şey aptallık olduğuna göre, bu hal insanın doğal hali olmalıydı. Ben de aptallığa ulaşmalıydım. Biraz kafamda tartıp mana veremediğim şeylerden azad oldum, biraz sıradan şeylerden düşündüm, düşünürken giderek daha az heyecanlandım, zihnim şişmanlayan bir adam gibi kondisyonunu kaybetti, beynimde bir sis varmış gibi ve keyif alarak, vaktimi yok ederek, hiçbir şeyin peşine düşmeden, elimden bir sanat falan da gelmeyerek, yılların birbiri ardına geçip gitmesini izledim. Belki de seni yok etmek, tüm izlerini silmek, senin hayallerinin hiçliğe karışıp onca yazının ve gözyaşının altında kaybolup gittiğini görmek için, senelerce sadece ama sadece dönüşüp durdum. Nihayetinde ikimiz de her neye dönüştüysek onu tanıyamıyoruz. Nihayetinde Işıltılı ve onca havalı, caka satmayı seven bir gençten renksiz, kendinden başka hiçbir şeye benzemeyen, hayvani, ilkelerden tiksinen, insanları riyakar addeden ve onlardan kaçan, inziva aşığı bir şeye dönüştüysek, bunun bir anlamı vardı. Kayıp ve kazanç, her ikisinin birlikte yaşanışıydı bu…”
“Senin bir fikrin yok.”
“Hiçbir zaman olmamıştı. Yani, senin de yok…”
“Haklısın.” dedi Genç Ben, sonra bir ayağını kırdığı sandalyeye oturmaya kalkıp yere düştü, gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Biliyor musun?” dedi sinirden kızarmış haliyle ayağa kalkarak, “Oturmayacağım! Boş ver gitsin!”
“Ne yapacaksın o halde?”
“Bir yolculuğa çıkacağım. Uzaklara gideceğim. İkimizi birden metaforik bir mezara gömüp metaforik bir gökyüzü altında, metaforik bir havayı ciğerlerime çekeceğim. Sonra, senin en savunmasız anlarından birinde, ikimizi de gömmüş bir üstün güç olarak, daha umursamaz bir halde geri döneceğim ve cebimde mezarımızın toprakları olacak. Onları sen konuşurken ağzına tıkıştıracağım. İşte senden böyle intikam alacağım…”
“Sen hastasın!” dedim ona bakmayarak, aslında ona bakmaktan korkuyordum.
“Her ikimiz de öyleyiz.” dedi, evin içindeki yürüyüşüne tekrar başladı. Bu sıralarda ben, gözüme iliştiği bir aralık onu ne kadar yorulduğunu anlayacak kadar görebildim, üstünden başından terler akıyordu.
“Her şey aldatmayla ilgili” dedi daha sonra, “insan aldatır. Her şey bununla ilgili. Senin gibi bir sürüngen bile bunu başarıyor ve bununla övünüyorsa, öte yandan aldanan bu parlak heyecandan bir kırıntı dahi edinemeden saf bir acı çekmekle meşgulse, oysa, siz bu güven gerektiren yola birlikte çıkmışsanız, o halde söyleyebilirim ki, hayatın özünde aldanmak ve aldatmaktan daha yoğun, daha belirgin hiçbir şey daha yoktur. Ve geriye sadece karar vermek kalıyordur. Aldatan ve kolay yolu seçen, ama bu kötülükle kolayca yaşayan mı olacaksın, yoksa iyi olmanın bir manası olduğuna inanan ve inançları uğrunda ortaya emeğini koymaktan çekinmeyen mi? Soruyorum, en son ne zaman bir şeye emek verdin?”
“Şimdi de başıma iyilik meleği kesildin!”
“Ama hatırlarsan, iyi düşün, ben sevdiğim her şeye emek veriyordum.”
“Çünkü daha gençtin. Benim tanıştığım başarısızlıkların hiçbirini tanımıyordun…” Bir süre karşılıklı sustuk, Genç Ben ellerini iki yana açmış bekliyordu.
“Artık yazmam gerek.” dedim, “Vakti geldi de geçiyor…”
Razı oldu ve uzaklaştı. Gitmeden başını onaylar manada sallamayı ihmal etmedi.
-
Tanrım, senden kalemime şiirini bahşetmeni istiyorum. Hastaların, ezilmişlerin, yoksulların, ve daha nice canı burnunda yaşam gayesi verenlerin, tüm acı çekenlerin dertlerini anlatmanın, anlatabilmenin ve sonra bu dertleri atlatabilmelerine yardımcı olmanın edebi bir yolunu. Eh, elimden gelen yalnız buyken, bunu da kendimce bir ustalıkla yapabilmeyi dilemekten başka hiçbir şeyden de anlamayacağımı, kafamın gündelik meselelerin hakkından kolayca gelenler gibi öyle çeşitli dertler karşısında pek de adam akıllı işlemediğini kabul etmekle falan işe koyulabilirim. Tanrım, bize çok derin gelen ve ortada bir mana olduğuna inanmamızı sağlayan bir şey varsa, bu ancak insanların acılarında yatıyordur. Bunu eskiden çok iyi bilir, ancak biraz romantize ederdim. Şimdi o kadar da iyi bilmiyorum, ama bu kez acıların neye benzediğini biraz daha anladım ve romantize etmeden, onları oldukları hallerle görerek biraz daha babacan, faydalı bir konuma sahibim. Her şeyin fazlası zarar, bunu biliyorum, ama bazen bazı şeylerde aşırı gitmek istiyorsam, bu konu da onlardan biri. Düşünceye ve çabaya ihtiyacım var. Bir küreğe ve bir kazmaya ihtiyacım var. Yüzüm toprağa bulanmalı, ellerim demir ve pas gibi kokmalı. İnsanlar bana baktıklarında, ben yanlarından geçtiğimde, çabamın neye benzediğini hemen anlamalı. Kötü rüyaları, cehennem azabını, beni korkutan hemen her şeyi biraz daha unutmalı ve iyi uğrunda inançla hareket etmeliyim. Tanrım, o havuza bakıp kendimi boğmayı hayal ettiğim ve canıma senin emrettiğin gibi yaklaşmadığım için pişmanım. Tanrım, beni affetmeni diliyorum.