← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 13

HUZUR

İsmail Hakkı Kılıç

Aklıma erdemlerin en iyileriyle ilgili bir düşünce uğradı geçen, ama buraya yazmadığım her şey gibi bunu da unutuverdim. Bu olunca da sevgili okur, aramızdaki paylaşımın ne denli önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum. Sen şimdi benim nasıl birisi olduğumu biraz daha anladın ve muhtemelen içinden benim erdemler hakkında konuşacak son kişi olduğumu düşünüyorsun. Ama yanılıyorsun, sevgili okur, çünkü erdemleri düşünmek bedava, onlar hakkında herkes düşünebilir. Ki bana kalsa, bir katilin bile erdemler hakkında düşünmesini teşvik etmek gerekiyor. Gözlerimizi kapatıp hayaller kurduğumuzda hepimiz aklanmış insanlarız. İyiyiz, bir çocukluğumuz var, sevdiklerimiz duruyor, bunu anlamak çok da zor değil. Hepimiz, o her birimiz hayata sıfırdan başlamanın arındırıcı gücüne ihtiyaç duyuyoruz. Kendi başıma kaldığımda günahlarımı düşünmüyorum, günahlarımı bulaştırdığım insanları da düşünmüyorum, belki benim için, beni eskiden tanıyan birileri, nasıldı da ne hale geldi, diyebilir, belki hayat benden daha fazlasını bekliyordu. Belki ben kendime dur dedim. Ve hayatım renklerini kaybetti, dünyayı siyah beyaz görmeye başladım, aklımdan hasta oldum, derken geriye dönük düşünüp de, aslında baştan beri hasta olduğumu anladım. Sonra bunu bahane ettim, sonra ortada bir bahane olmadığını, hatta abartmak ne kelime, hastalığımın gerçek boyutunu göremediğimi bile düşünmeye başladım. Boş bir duvara baktım, rahatsız bir koltukta oturdum, yanıma insanlar geldi, insanlar gittiler, yalnızlığın göğsümde tarifi olmaz bir his olduğu kanaatine vardım. Çok zorladım belki de, daha fazla denememem gereken yerde, olmayan birçok şeyi oldurmaya çabaladım ve gücüm kalmadı. Çok acı bir tecrübe yaşadıktan sonra Tanrı’yı bulmak kolay, önemli olan hayatta her şey iyiyken, yine ve yeniden Tanrı’yı bulabilmek. Oysa ben biraz gücüm olsun hemen günaha sarılıyorum.

Evde oturup duruyorum. Belki de hepsi bu yüzden. Bana korkunç bir çile gibi gelen, saatlerin geçmek bilmediği o çay bahçesinde çalıştığım anları bile, bana böylesine özleten bu hiçbir şey yapmama halim, beni sırf heyecan olsun diye tehlikelere sürüklüyor. Ama herkes gittiğinde, gerçekten ne Ahu’yu düşünüyorum ne de Emine’yi, bazen bu iki kızın birbirine ne kadar az benzediğini aklıma getiriyorum, o kadar…

Takip edecek kimse kalmadı. İzini sürecek kimse kalmadı. Gidilecek kimse kalmadı. Bir tek sen varsın, sevgili okur; bir tek sen beni anlayabilirsin, ve ben seni takip edemem, ancak seni beni izleyebilirsin, bu halde benim için burada yine bir kazanç yok. Günlerce başıma ağrılar giriyor. Günlerce karnıma da ağrılar gidiyor. Ama ben biliyorum ki bu ağrıla doktora görünmekle geçmeyecek. Bu ağrıların daha derin, geçmişimle pek çok ilişkili bir sebebi var. Ama belki bir şey, bir şekilde… bana yardımcı olabilir.

Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, şişmanlamış ve yaşlanmış yüz, gençliğimin bir anda son anlarına ulaştığım korkusunu duymama sebep olan yüz, sanki bana ait değil. Sanki ben hala gencim ve kendimin karşısında oturuyorum. Karşımda, etrafta bir ayna olmadığında, biraz da alkolün etkisindeyken gördüğüm kişi, benim bir zamanlar başka birisi olmak isteyerek beğenmediğim kişiyle aynı, ama şimdi anlıyorum ki asıl olmam gereken kişi de bu. Belki de ben, bir başkası olmak isteyerek ancak ve ancak kendim olabiliyorum.

“Hiçbir şey bilmiyorsun ve dünya hakkında hiçbir şeyi merak etmiyorsun. Okuduğun kitapları hep yarım bırakıyorsun. Hiçbir şey sana senin çürümüş aklın dışında iyi gelecek gibi görünmüyor. Ve bu çürümüş aklından da hep pis şeyler geçiriyorsun. Herhalde, ben başka birisi olmak isteyerek bu sonuca vardım.”

Karşımda oturup bana biraz öfke biraz da sitemle bakan gençliğim herhalde böyle şeyler söylüyordur. Aslında, daha fazlasını da söyleyebilir ama ben, senle aramızdaki iletişimi bozmamak için biraz sansür hakkımı kullanıyorum.

“Hatırlıyor musun her akşam bir simitçiye oturur ve derslerden başımızı kaldırdığımız gibi, sırf biraz nefes almak, sırf biraz da dünyayı anlamak için çok çeşitli şeyler okurduk. Biraz devrimciliğe öykünür, biraz anarşist olurduk, düzen ve kural gereği, düzen ve kuralı anlayarak saygınlık elde eden sıradan insandan daha farklı, düzen ve kuralın dışında olduğu halde saygınlık elde edebilen bu insanlara benzemenin yollarını arardık. Sonra, belli bir zaman ve yaşanmışlık üstüne, bunu hakkıyla yaptığımızı sanarak kendimizi kandırdık ve düzen ve kuralın ne zaman azıcık dışına çıksak, hayatımızın tepetaklak gittiğini izlemek zorunda olduk. Aslında sadece kendi hayatımıza diğerlerinin yaptığı kadar değer veremiyor, kendimiz için kendi hayatımızda mücadeleyi sürdüremiyorduk. Bu, yani hayatının tepetaklak gitmeyişi, bir şeyleri rayına oturtabilmek düzenle kurulan bir anlaşmaysa, bizim elimizin sıkılmasına gerek yoktu. Şimdilerde dönüp geriye baktığında, aldığın birçok karardan utanıyorsundur. Bazı şeyleri de sıkıntıyla hatırlıyorsundur…”

Ona ne kadar haklı olduğunu anlatamıyordum. Gençliğimin hayaleti karşıma geçmiş, etten ve kemikten bir insan gibi, bir vücuda sahip gibi, capcanlı duruyor, bazı anlarda ben ondan gözümü kaçırdığımda, anlıyordum ki işkenceci bir iblis misali sırıtıyordu.

“Hatırlar mısın kendine arnavut kaldırımlı bir sokak bulmuştun da bütün öğle aralarında bir uçtan öteki uca yürüyüp durur, şiirlerin mısralarını zikreder, kendince bir şekle soktuğun insanın kavramca bir haline duyduğun inancı pekiştirirdin. O zamanlar Tanrı yoktu ve yeryüzünde yalnız ve biçare olmadığına inandığın, doğru gaye etrafında bir araya gelmeleri halinde Tanrı kadar mutlak bir varlık olacağına inandığın insan, bir şeyler yapmalıydı ve sırf bu bir şeyler yapma içinde bile, her gün bir öncekinden daha coşkulu kutlanacak bir bayram olabilirdi. Madem ki cennetin var olup olmadığını bilmek mümkün değildi, o halde yeryüzünü bir cennete çevirecek ve bunu eşit ve adilce yapacak bir çabanın, ufak bir domino taşı olabilmek bile başlı başına gayet yeterli bir hayal, kurulması elzem bir düş olabilirdi. Sonra, devrilmen gerektiği anda, bir domino taşı olarak başka bir domino taşına çarpmak yerine boşluğa devrildin ve senin mitin, diğerlerinden ayrı hikayen de tam olarak burada başladı. Bir trajedinin, sayısız kere kendini devirip duran ve diğerlerinden uzaklaşan bir domino taşının trajedisi, bu ilk anla birlikte başladı ve devrilmelerin ardı arkası gelmedi. Akıllı adamlar sana bakıp senin yerine utandılar, ama daha da kötüsü, aptal adamlar bile sana bakıp senin yerine utanabiliyordu.”

Arkama yaslandım, başımı ellerimin arasına aldım, bazen de kulaklarımı tıkadım. Genç Ben konuşmaya devam etmek, bana acı çektirmek, bana lanet okumak, onun için her şeyi nasıl berbat ettiğimi anlamamı sağlamak istiyordu. Genç Ben’in gözlerinde bir şimşek çaktığını, bu çakan şimşeğin benim felaketim olmak istediğini, bana saldırdığını anlayabiliyordum. Bu yüzden bakışlarımı ondan kaçırmam gerekiyordu, ama bir lanet gibi, bakışlarımı nereye çevirirsem çevireyim bu gözleri görüyordum. Kollarımda bir yanma ve uyuşma hissedip kalbimi yokladım, oysa kalbim bundan çok daha fazlasına da dayanabilecek gibiydi. Böyle olunca, bunu anlayınca yani, bakışlarımı kaçırmayı bıraktım ve Genç Ben’in şimşekler çakan gözlerine döndüm. Nasıl da berbat hazların peşine düşüp ufalmış görüyordu beni. Nasıl da onun bütün dileklerini geçersiz kılmakla suçlanıyordum. Nasıl kötü biriydim, nasıl onun sözlerini, tüm sözlerini ve azmini hiç etmiştim, bunu nasıl tek başıma yapabilmiştim…

“Hatırlar mısın kendin için her zaman yalnız olmayı planlar, başkalarının yeltenmediği, yeltenemeyeceği fedakarlıkları yapabilecek biri olmayı diler, sürekli bunun için de kendi kendini ikna etmeye çabalar, ama her nasılsa, ne kadar kendini iyiliğe şartlarsan, işte o kadar da eylemde iyi olandan uzaklaşırdın. Ve işte bu bir şekilde senin kaderin oldu. Bir süre sonra iyi olandan uzaklaşmanın daha kolay olduğuna ve kolay olanın insanın kendi iyiliği için tercih edilmesi gerektiğine inanarak yaşamayı sürdürdün. Burada iki yanlış vardı. İlkinde zayıf olmayı, enayice davranmayı, kendi haklarını hiçe saymayı daha üstün bir iyilik gibi gördüğünden hatalıydın, ikincisinde ise bencilliğin bir insana yardımcı olabileceğine gerçekten inandığından körleştin. Kötü olamamak, nasıl bir insanı kötü yapıyorsa, iyi olamamak da bir insanı kötü yapıyor, belki de iyi olmak için, önce ya biraz kötü ya da biraz baştan iyi olmak gerekiyor. Böylesine mantıkça kusurlu, akla sığmaz bir denkleme ulaştığına göre, yani son kanaatin bu olduğu için, belli ki bir yerlerde çok büyük hatalar işledin ve şimdi ne baştan biraz iyi olabiliyor, ne de azami bir kötülük sahibi sayılabiliyorsun, sen, baştan sona, her bir zerrenle, en tiksindirici kötü neyse, ona dönüştün…”

Düşündüm, kara kara düşündüm. Genç Ben birden bire ortaya çıkmıştı. Genç Ben sana benziyordu, sevgili okur, senin konuşkan bir haline. Ne zaman sana kendimi anlatsam, bir yerde, uzakta ve derinde bir yerde, Genç Ben’in yaptığı gibi bir sesin harekete geçtiğini, kendini bana duyurmaya çabaladığını hayal ederdim. Şimdi bu hayalin iki omzu bir başı olduğunda, ruhum işkence görüyor, kırbaçlanıyor, acı çekiyordu. Kendime gelmek için, kendimi aklamam gerekse de, Genç Ben her ne söylerse söylesin benden bir adım önde gibi görünürken, ben kendime çare olamıyor, kendimi kendi elimden kurtaramıyordum.

“Saygı duyman gerektiğini öğrendiğinde, üzerinden çok zaman geçmiş birçok hikayende, anladın ki saygısızlık etmiştin, ve saygı duymadığın kim varsa, bu sana nasıl bir ders verdiyse artık, hepsini özlemle anıyordun. Şimdi ne zaman öleceğini hesap etmeye çalışıyor, sonunun tez zamanda gelmesi için Tanrı’ya yalvarıyorsun. Kimsenin seni kurtaramayacağına eminsin. Vaktiyle bir dev sandığın kendinden de özür diliyorsun, çünkü bir cüce olduğunu, herkesten daha aşağılık olduğunu, geçimsizliğini bir türlü sindiremiyorsun. Kendi hayatını bir turist gibi yaşadın, bütün köklerini baltalarla paramparça ettin, dönebilecek hiçbir yerin yok. Seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşmedin, bu sonuçların içinde sıkışıp kaldın. Oysa buraya gelmen gerekiyordu. Belki bu dönüşümü de yaşaman gerekiyordu. Yarım bıraktığın her şey bir son bulmalıydı…”

“Yeter artık!” diyebildim kendi kendime, sözlerim duvarlarda çınladı, ağlamak üzereydim. “Ben hastayım. Hasta biriyim. Hiçbir zaman elimde değildi. Asla bir değişim yaratamıyordum. Çok istediğim halde sıradan şeyler benim için zor olmaya başladı ve giderek imkansızlıklara dönüştü, insanlardan saklanmaya başladım. Zarar görüyordum…”

“Sen bir zavallısın.” diyordu Genç Ben, alkol sanki ikimizin birden kanına karışmış, ortak ruhumuzun derinlerine sirayet etmişti.

“Biliyor musun, dünyayı değiştireceğimi sanırdım. Dünyayı değiştiremesem bile, akışında bir şeylere dokunacaktı yaşamım. Bir yer edinecektim. İsmim bir boşluğu dolduracaktı. Bir anlama sahip olacaktım. Bir bütünlüğü olacaktı bana dair her şeyin. Oysa ki çok küçükmüşüm, hamurumda yokmuş. Bunun için de, bu gerçeği görene kadar, kendi hayatıma zarar verip durmuşum. Şimdi ne şiir kurtarabilir beni, ne de şarkı. Benim kadar ileride ve uçta olanlar, yalnızca düşmelidir, son bir adım atmalıdır, uçurumu biraz daha görmenin baş döndürücülüğünden sıkılıp kendini boşluğa bırakmalıdır.”

“Demek sonumuz intihar olacak?” dedi Genç Ben.

“Seni korkutmak istemem.” diye yanıtladım.

Uykunun kollarına sarılıyordum. Uyku bir vücut kazanmıştı. Güçlü bir kadın gibiydi. Hayatın dertleriyle boğuşan bir başkasının kollarına benziyordu. Kaderimi değiştirmeliydim. İyi yaşamalıydım. Ölümü böyle böyle, uzun uzun düşünmenin bir faydası yoktu, Genç Ben’in nefretine çare olamazdım, kendimi, küçüklüğümü, büyüklüğümü, üstelik içinde bulunduğum fanusun sıkışıklığını da kabulleniyordum; bu benim bahanemdi, dünya hakkında düşünmeme bahanem, değişen şeylerin özünü yakalamaktaki beceriksizliğim, kendi sözlerime yabancılaşmam, sürekli etrafımda azalan insan sayısı, kalbimin sıkıştığını sandığım panik gecelerim, ailemi özleyip durmam, işsizliğim, kendime olan nefretim ve kendimi abartılı hallerde sevmem; gözlerimi kapatıp kulaklarımı tıkasam da, bunu, avucumda bir gülleyi tutar gibi yakınen hissederek bilmeye devam ediyordum, işte bu yüzden bir hayalete sarıldığımda gözlerimden biri yaşarıverdi ve biraz zaman içinde yastığım iyice ıslandı. Nefes alıyordum, düşünüyordum, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi atılma anımı hesaplamaya gayret ediyordum, Tanrı’ya yalvarıyor ve ondan daha iyi bir hayat istiyordum. Ama hep sessizlik vardı. Bitmeyen, kendi içinde başka sesleri doğuran ve mütemadiyen bir yeni sese daha gebe kaldığını yakınen bildiğim bir sessizlik. Bu sessizlikle belki de sevişen bendim, tamam, benim bir parçam, bir üvey evlat, bir dışlanmış ses, bir baba, bir yaratıcı, bir öfke, bir tohum. Bu ses diğer bütün seslerin de doğmasına sebep oluyordu ve ben onun önüne geçemiyordum. Tanrı gözyaşlarım hakkında ne düşünüyordur? Eğer ki bir insan yalnızken ağlıyorsa muhakkak hak etmiştir. O halde şimdi Tanrı’nın beni affetmesini beklediğim yerdeyim. Bunu anlayabiliyorum.

Belki de erdemlerin en iyisi affetmektir. En zoru, en kuvvetlisi de kişinin kendini affetmesi. Kendini tüm suçlamalarından azad etmesi, aklaması, kendini kendi elleriyle yıkaması. Ama buna önce inanmak gerekiyor. Bir adım atmak. Sonra peşine bir adım daha. Biraz yol kat etmek. İnsanların seyrinden çekinmeden bunu yapabilmek. Başkalarına hesap verme anını ertelemek, hatta büsbütün yok saymak. Hayaletlerini bir çuvala tıkıştırmak ve bu çuvalı peşinde uzun uzun sürüklemek. Yattığım yerde dönüp duruyordum. Bir yerlerim uyuşuyordu. Kalbimde bir sıkıntı var mı diye elimi göğsüme bastırıyordum, böyle anlamanın mümkün olmadığını bilsem de bu bir refleks haline gelmişti. Sadece ben vardım. Derin bir karanlık, koyu bir zaman, bayat bir beden ve tam olarak bunlardan herhangi biri olmayı kabullenemeyen benliğim. Genç Ben artık yaşlanmış ve Genç Ben’in asıl görüntüsü nasılsa şimdi onun tam zıttına benziyor, böylelikle ben onun, Genç Ben’in kendisini meydana getiren fikrin yani, çok uzun zamandır benimle olduğunu anlıyorum, öyle ki önce bu fikri eskittiğim gibi, şimdi bu hayalet de birdenbire asıl formuna kavuştu, yaşlandı yani, ve sararmış gözleriyle bana bakıyor. Yüzündeki saldırganca ifadeye gülerek karşılık veriyorum, kasılan her bir kas bende çılgınca bir merak uyandırıyor, bir sonra bu kasılmaların yüzün hangi bölgesinde olacağını kestirmeye çalışıyorum, ayaklarımı sallıyorum, boynumu kaşıyorum, biraz biraz da gözümün yaşını siliyorum elimin tersiyle.

Tanrım, neden beni iyi biri olarak yarattın? İyi, hassas, fazla fazla nem kapan, dağınık, kendine çare olamayan, zavallı bir iyi olarak doğduğum günden beri, benim sahip olmadığım güçle yaşayanları kötü bildim. Ah, kendimi hep fazla iyi olmakla falan suçladım durdum. Bir yanım kendimi kutsamama neden oluyordu. Bir yanımla kendimden tiksiniyordum. Aslında hep yeni yollara iyi niyetlerle çıktım, ancak bu yollarda çok çabuk çürüdüm. Bir şey eksikti. İyinin, insanın çabasını sürdürmesine yarayan bir şekli, pekala bende bulunmuyordu. Belki de denersem, aslında öyle çok da büyük bir potansiyelimin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmem gerekecekti. Belki en çok da bundan korkuyordum. Şu veya bu şekilde, eninde sonunda hiçbir boşluğu dolduramaz oldum, salt kendime kaldım ve şimdi bununla yaşamaya devam etmem gerekiyor: Yazmak mı, sadece sızlanmak, şiirlerimin hiçbiri birbirine benzemiyor, rüyalarımda korkuyorum, çok korkuyorum. Kendimi okulların karanlık koridorlarında, bir yerlerde iş güç sahibi ve mütemadiyen büyük kalabalıkların içinde buluyorum. Kimi zaman köpekler etrafımda dişlerini gösteriyorlar, kimi zaman yığınlar halindeki yılanların orta yerine düşüyorum ve kaçmam gerekiyor, kaçamıyorum. Böyle olduğunda hep bu rüyaları unutmak istiyorum ama sabah olduğunda yapacak bir işim olmadığı için onlarla yüzleşmem gerekiyor. Yazdığım satırları kendime saklıyorum. Bu, onları karanlıktan korumamın en geçerli bir yolu. Sahibine ait de olsa, o satırlarda gezinen bir çift göz…

“Yaşamak, bir suça bulaşmak ve kamburundaki belalardan kaçınmak. Dahası değil…”

Böyle yazmışım. Dahası değil… Üç nokta… Dahası değil, dahası değil. Beni düşündürüyor. Acaba bunu yazarken hangi belayı düşünüyordum. Hangi suça bulaşmış sayıyordum kendimi? Şimdi aklıma hiçbir şey gelmiyor. Belki biraz çocukluğumu geçirdiğim kuzenlerimi anıyorum. Onlarla bulaştığımız belaları ve sonrasında korku duyduğumuz, saklandığımız anları hatırlıyorum. Başka da bir şey düşünmek mümkün değil. Belki şu an başımda olan belaya bir çare bulmalıyım. Emine’yle koridorda göz göze geldiğimizde bana bakışlarında seçtiğim şey korku. Biraz da tiksinti. Dışarıda buluşmayı falan da bıraktık. Son görüşmemizin üzerinden tam bir hafta geçti. Bir kere Ahu geldi, Allah’tan karşılaşmadılar, onun dışında ben hep kendi başıma oldum.

Eskiden herkesten daha zekiydim, sevgili okur, mesele herkesi buna inandırmaktı. Ve ben bu konuda da fena değildim. Şimdi sadece hastayım. Ölüm haberlerinden falan korkuyor ve kendi ölümümü, bir gün kesinlikle gerçekleşecek son anlarımı aklıma getirip kendime işkence ediyorum. Belki anlatıcı ben olmasaydım bunu daha iyi anlardın. Pekala ben yaşadığım her şeyi, olanlara daha çarpık bir görüntü kazandıran bir mercekle seyredip kendimce bir süzgeçten geçirdiğimden, muhtemelen eksik ya da farklı anlatıyorum. Ama bana inanmalısın, sevgili okur, ben ki akıldan uzaklaştığım ve dünyayı merak etmeyi bıraktığım dakikadan beri çok zor bir durumdayım. Kendime sorup duruyorum. Dünya böylesi berbat bir yerken ve insanlar savaşlar ve açlık gibi korkunç gerçeklere bir çare bulmak istemiyorken, bulamıyorken, buna mani olmak imkansızken yani, neyi ne gerekçeyle merak edip bilmek isteyebilirim? Sonunda kafası enteresan bir yığın şeyle dolmuş ve şişman bedenini oradan oraya sürükleyen, sonra hor gördüğü cahil kitlelerin alkışlarıyla ancak kibrini biraz daha bileyen, ayrıcalık isteyen ve bunun için yaşayan, şımarık çocuklara benzeyen, aslında sadece herkes gibi olmama imkanı olduğu ve bu uğurda kendini güdüleyecek nedenler bulduğu için yine herkes gibi olmayan, olamayan, kendini her daim dev aynasında seyreden geçimsiz bir kimseye dönüşsem, bilgime de sanki ancak benimle var olabilecek bir nitelik gibi saygı gösterilse, mutlu olur muydum? Herhalde bu hayattan keyif almanın kendimce yollarını biliyor olurdum. Yine enteresan yollar olurdu bunlar. Ama bunu istemedim. Çünkü sahici olmayacaktı ve muhtemelen mutsuz olacaktım. Keza sahici olmaktı dileğim ve şimdi üzerime yıktığım enkaz kadar sahiciyken, ben, yine, yaşadığım yerde, tek başıma, unutulmuş ve çürümeye yüz tutmuş halde ve pekala mutlu da değilim. Böyle olması kaçınılmazdı belki de, umarım kızmazsın sevgili okur, ben daha yaşarken bu dünyaya elveda dedim.

“Çenemden dökülen dokunaçlarım saksafona sarılıyor. Güzel bir şarkı, aslında bir vokal melodisini seçip çalıyorum. ‘No need to run, and hide, it’s a wonderful, wonderful life…’ Notalar bu kelimeleri çağrıştırıyorlar. İşte yine denize açılıyorum. Saçlarıma güneş doluyor. Dokunaçlarımdan biri havaya bir zafer yumruğu edasıyla kalkıyor. Bir deniz yaratığı olarak, bütün hayatımı karada geçirmem gerekiyor sanmış ve nihayet nihayi yerimin denizlerin dibi olduğunu anlama mutluluğuna ve şerefine nail olmuşum. Belki duyduğum tüm çığlıklar bu denizden gelen sirenlerdi. Denizin dibinde yosun tutmuş taştan fenerlerden çıkan ışıklar karanlığı yarıp beni bulmayı ümit ediyordu. Artık çirkin olmadığım bir yerde olacağım. Kimse dokunaçlarıma ve solungaçlarıma bakıp benimle alay etmeyecek, çocuklar parmakla beni göstermeyi bırakacak. Lanetim tersine dönecek. Sevilen, sayılan ve sırf bunun için parmakla gösterilen, daha ihtişamlı biri olacağım. Tanrım, bana yardım et. Denizin derinliklerinde kaybolmamam için. O fenerli bulmam için…”

Banyoda büyük bir kovayı suyla doldurup başımı içine sokuyorum. Su sıcak. Belki orada, denizin derinlerindeki sular da sıcaktır. Bunun gerçek olamayacağını bilsem de, hayali güzel, ben de bir süre nefesimi tutmuşken, o derinlerdeki suların sıcak olduğunu hayal etmemin bir zararı olmayacağına inanıyorum. Biraz fazla duruyorum öylece, artık karnıma ağrı girene ve aklıma beni utandıran anılarım uğrayana dek bekliyorum. Pişmanlık mı beni boğan yoksa bu içi su dolu kova mı? Bilmek mümkün değil… Tanrım, keşke iyi yaşasaydım. Keşke bir trajedim olmasaydı. Trajedileri yaşamadan bilseydim ve bir seyirci olmanın rahatlığıyla onlarla ancak uzaktan ilgilenseydim. Çocukken de bunu diledim, şimdi yetişkin biriyken de diliyorum. Hep, utanan, sıkılan, kendiyle derdi olan, insanların baktığında pek bir hoşa giden şey katiyetle göremediği, kısık seslerle yargılanan, hata yapan, hata yapmaya meyilli ve istekli olan… Tanrım, kendimden iyi bahsettiğim gün, sana daha çok dua edeceğim. Belki… Belki mi?

Şu an gecenin bir yarısı. Müzik yok. İnsan sesi yok. Sokaktan bir yaprak bile geçmiyor. Her defasında duyduğum it sürülerini de duymuyorum. Karanlık evin her bir karanlık köşesi, sanki benim genişleyip dört bir yana dağılmış gölgem. İnsanlığın tarihini yazanlar ve ona yön verenlerin yalan söylediklerine dair bir iç görüyle uykumdan uyandım, bu yalanı yer yüzünden kazımak ve hakikati saklandığı yerden bulup çıkarmak için and içtim, sonra bu yeminle nasıl yeni bir hayat kuracağımı hesapladım, karşılaşacağım tüm zorluklar gözüme kolay göründü, devletçe sırları ve hamleleri, sonra tüm kapalı kapılar ardında söylenen sözleri söyleten ince nedenleri derinlemesine bilmek istedim. Allah’ın adıyla bilmek ve daha fazla bir dinsiz gibi yaşamamak. Kendimle gurur duymak ve dünyada dengelerin değişmesi gerektiğine gönülden inanmak. Belki biraz şairin dediği gibi evime, yani kalbime dönmek…

Bunlar asla olmayacaktı.

Uyumaya çalıştım ve belki biraz daha ağlarım da rahatlarım diye ümit ettim. Sonra neden yalnız kaldığımı düşündüm: Cevabı basitti. İnsanlar bana davranmalarını dilediğim gibi davranmıyordu ve ben her insan ilişkisinde, her bir karşılaşmada, komplekslerimin altında eziliyordum. İşte sevgili okur, benim tek meselem bu küçük eşiğin gerisinde durmak olabilirdi, benden daha büyüğü katiyetle mümkün değildi ki içimden çıksın; yaşanmamış hayat da neymiş, diye düşündüm, kötü yaşanmış hayat hiç susmuyordu.

Kulaklarım çınladı, gözlerim biraz biraz yaşardı. İsteksizliğimi düşündüm. Hayatta bir gaye edinemeyişimi. Her şeyden sürekli tiksinip durmamı. Bunun felsefece bir karşılığı olup olmadığını tartıyordum. Belki ben böyle yaşayarak ve böyle düşünerek yalnız değildim. Ama hiçliğin bir kenarından bunu felsefece anlatacak sözlere ve kavramlara ulaşmam mümkün olmadığından, her zaman yaptığım şeyi yapmaya devam ettim. Edebice bile olamayan, ama niyetli, pişmanlık ve yeis dolu sözler, sadece kelimelerin kelimelerle yan yana gelmesiyle oluşan, daha başka bir değer kazanmayan satırlarca iç dökme… Kağıdın ve kalemin başına geçip, içinde bir şeylerin onarılmasını umma, her zor günü aynı kötü alışkanlıklarla sürdürme…