← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 7

KÜNYE

İsmail Hakkı Kılıç

Benim bir sağduyum yok. Sanırım toplumda yeteri kadar olup da bende eksik olan şey bu. Bunu nereden anladığımı soracaksın, belki beni köşeye sıkıştırmak isteyeceksin… Şöyle ki, geçtiğimiz gün, dün veya bir önceki gün, tam olarak hatırlamıyorum, Ahu’yla karşılaşmamak için bu kez çay bahçesine değil de bir kafeye oturduğumda, iyi giyimli, fötr şapkalı, hatta köstekli bir saati bile olan yaşlıca bir beyefendiye rastladım. Sonra bu adam hakkında aklıma gelen ilk şey sinirlerimi hoplattı. İlk izlenimlerim bana söylüyordu ki bu beyefendi görünüşlü ihtiyar, bir şekilde yaşadığı her şeyi çevresine uyumlu bir şekilde yaşamıştı ve böylelikle insiyatif alma hakkına da sahip olmuştu, hayatında uyumlu olmayı bildiği için de, kendi seçimlerinin ne olduğunu da bu yolla bilmiş, bunları yaşamakta bir beis görmemiş, hatta çevresini de kolaylıkla ikna etmişti. Belki yakın çevresinde hayranlıkla bile karşılanıyordu. Benim durduğum yerden, bir genç olarak yaşlı bir adamı kıskanıyor olmak fazlaca acı vericiydi, ancak ben biliyordum ki önümdeki zamanı nasıl kullanırsam kullanayım asla bu kadar beyefendi gözükmeyecek, hatta yaşlılığımda aksi bir ihtiyar olacaktım ve muhtemelen o vakit de gençleri kıskanacak, yaşama dair tüm güzel şeylerden nedensizce nefret edecektim. Sen artık beni az buçuk tanıdığından istikametimi de kestiriyorsun. Neyse… Sonra beklemediğim bir şey oldu, bu yaşlı adam belki de benim onu izlediğimi anladığından, kalkıp yanıma geldi, oturup oturamayacağını sordu ve kendini tanıttı. Kendisi bir psikologmuş ve ben onun ilgisini çekmişim. Yalnız insanlar, bilhassa benim gibi kendi yalnızlıklarında tedirgin olanlar ilgisini çekiyormuş. İtirazda bulunmadım. Beni ikna etti, ona kendi hayatımdan biraz anlattım.

“…sonra,” dedim, “yani o gün bugündür işte aynen böyle yaşıyorum.”

“Hepsi bu kadar mı?” diye sordu, sana yazdıklarımın çok az bir kısmından ona bahsetmiştim, yüzünde bir gülümseme duruyordu. Sinir bozucu bir gülümsemeydi bu, insanın kendinden şüphe duymasına neden olabilirdi, bir çeşit karşı gelme, itiraz, ancak bunu çok az laf söyleyerek yapma oyunuydu, ben de bu oyuna dahil olmak istediğimden, o nasıl gülüyorsa aynen öyle gülüyordum.

“Tam olarak neyi merak ediyorsunuz?” diye sordum bu kez.

“Ruhunuzu.” diye yanıtladı, “Ruhunuzu, genç adam… Yaşadıklarınızı, yani, tüm o başınızdan geçen acıları göğüsleyen yanınızı. Belki giziniz budur, belki kendinizi dünyaya dilediğiniz gibi açma imkanınız olmuyordur. Ancak sizde yaşama tutunmanın bir ısrarını görüyorum, gördüğüme eminim. Israr ediyorsunuz. Ve bu iyi bir şey.”

“Hepimiz yapmak zorunda değil miyiz?”

“Yapmalıyız” dedi, yüzünde bu kez sıcacık bir gülümseme belirdi.

“O halde?”

“Beni yanlış anlamayın,” dedi ellerini açarak, “ancak yerinizde olup da çok daha karamsar olacak bir sürü insan tanıdım.”

“O halde bu konuda da sevinmeliyim?”

“Tabii ki sevinmelisiniz.” dedi, “İnsanlar güçlü olmak için bir neden bulamıyorlar. Gayeleri olmadığında, yaşamda zorluklarla yüzleşecek güçleri de olmuyor. Yüzleşemeyecekleri, kendilerini yavaş yavaş tüketen zorluklar çıkıyor karşılarına bu kez.”

“Ben iyi durumdayım yani?”

“Sizin de gücünüz azalmış. Bu belli oluyor…”

“Peki ne yapmam gerek?”

“Belki yeni bir hayal kurabilirsiniz.” dedi ihtiyar, babacan bir tavırla güldü. Alt dişleri o kadar inceydi ki ben her seferinde sırf bu detaya takılıp kalıyordum.

“Yeni bir hayal kuracak gücüm de yoksa?”

“O halde biraz seyirci olmaktan zarar gelmez. Böylelikle, nasıl bir hayaliniz olacağını da anlama fırsatınız olur. Biraz zaman kazanmak belli ki bu, biraz bir şeylerden hoşlanmak, heyecanlanmak. Belki resim yapmalısınız, belki heykel de ya da başka bir uğraş…”

“Böyle şeyler yapıyorum zaten…”

“Belki de daha ciddi yapmalısınız. Bir üst seviyeye gelmek gibi bir amacınız olmalı. Ve tabii severek yapmalısınız. Hayatınıza bir mana katmalısınız… Böylelikle…”

“Evet?”

“Böylelikle ısrarınızın bir anlamı olmalı. Siz de yaşama tutunmaya ısrar ederken bu gerçeği biliyorsunuz. Hayatınız, ısrarınızın ardından bir iyi şeye, birçok iyiye belki de gebe olmalı ve nihayet doğum vakti geldiğinde buna değmeli. Belki böylelikle daha az sıkılır, daha az kaygılanır, daha çok tatmin olur ve anın tadını çıkarırsınız.”

“Bilmiyorum.” dedim. Başımı ellerimin arasına almıştım.

“Etrafınıza yaşam saçmalısınız genç adam.” dedi bu kez, gözlerini kıstı; “Birçok şeyi birlikte sevebilmeli ve sevginizle hepsine birden yetebilmelisiniz. Sıkılmamalısınız. Çünkü her an öğrenmeye aç olmalısınız. Yanlış ve doğruyu birbirinden ayırmalı, neden doğru yaşamayı istediğinizi bilmelisiniz. Bunlar aslında iş işten geçtikten sonra insanın kendine söylediği şeylerdir. Ancak sizin daha vaktiniz var ve gençsiniz de, bir ilginin veya hayalin peşinden uzun bir yol yürüyecek haliniz de var. Belki yeniden doğduğunuzda, size bu tavsiyeleri verdiğim için bana teşekkür etme fırsatınız olur. Ancak pişman olmamak istiyorsanız içinde sıkılmayacağınız o yaşamı kendi başınıza yaratmanız gerekiyor. Bunun başka bir yolu yok genç adam.”

Benim iyice bunaldığımı görünce tekrar aynı babacan tavırla güldü. Ve birdenbire, sanki çok uzun süredir dostmuşuz gibi, erik yemek isteyip istemediğimi sordu. Ben de absürde katılmak için onaylarcasına başımı salladım. İçtiğimiz kahvelerin parasını ödedik ve karşı kaldırıma park edilmiş yeşil, eski model bir sedan arabaya bindik. Evi yukarılarda olmalıydı, bütün bir mahalleyi görebileceğimiz kadar yükseğe, manzaranın güzel olduğu yerlere tırmandık. İki apartmanlı bir sitede oturuyordu. Hemen sitenin dışında, kaldırımın az içinde bir çardakta beklememi buyurdu. Beş dakika sonra aşağı bir kap içinde eriklerle indi ve karşıma oturdu. Az evvel kafede oturan iyi giyimli adamın içinden, hiç de beklemeyeceğim türden rahatlıkta, sanki yeni bir adam çıkıvermişti ve ben bu esrarengiz psikoloğu her bir doğallığına şaşırarak, biraz da bu doğallığı hakir görerek tanıyordum. Eriklerden yedim ve sessizce durdum.

“Gençliğimde…” diye başladı söze, “yirmili yaşlarımın başında… bir sene boyunca yaşamdan elimi eteğimi çektim. Çok zordu. Bir kıza aşık olmuştum ve kız duygularımı incitmişti, biliyorum, ciddi bir mesele gibi görünmeyebilir. Ama benim içimde bir şey ölmüştü. Ve bir şekilde, nasıl olduysa, her şeyden geri kaldım. Parklarda uzun yürüyüşler yapıyor, derslerimi aksatıyor, bir avare gibi yaşıyordum. Arkadaşlarımı iğrendirmem uzun sürmedi. Hayatımda büyük bir temizlik oldu genç adam, ne kadar zayıf halka varsa bağımı kopardım. O avare halimle beni kabul eden üç beş arkadaşımın da canını sıkıyordum. Kimse beni anlamıyordu. Bir anda, çeşit çeşit metafor zihnime hücum etmişti ve baktığım her yerde bu ayrılığı görüyordum. Güzel bir kızdı. Büyük gözleri ve siyah, dalgalı saçları vardı. Yaşam doluydu. Ona baktığımda, yaşamım onun yaşamıyla karışsın istiyordum. Ve bu istek bana eziyet ediyordu. Çünkü imkansızdı. Böylelikle onunla karşılaşmamak için, bütün hayattan kaçtım. Kendimi eksik ve yetersiz hissediyordum, ayrıca bu isteğim gerçek olmadığı takdirde yaşamın bir manası da yokmuş gibi görünüyordu. Artık bazı günler yürümekten ayaklarımın tabanı yara olurdu, o kadar diyeyim! Ama yine de yürüyordum. Bir amacım olmadan, bir şeyin peşine düşmeden, önümde bir boşluk ve kafamda çizilmiş bir rotayla adımlarımı hızlandırıyordum. Yağmur yağdı yürüdüm, kar yağdı yürüdüm, çamura battım toza battım, tek düşündüğüm şey bir soruydu. Kendimle ne yapacaktım? Bunu bir türlü cevaplayamıyordum. Korkumdan kendimi bir yerden atmak falan gibi fikirlere de yanaşmıyordum tabii. Bir şekilde, kendimle yaşamaya devam etmeliydim. Duygularım bir tünelin içindeki karanlıkta kalmışlar gibiydi, sanki hep bilinmeze doğru gidiyordum. İnanır mısın on kilo vermiş, bir deri bir kemik kalmıştım. Artık aşk acısı, kısacık bir hikayeden tuttuğum yas, beni fiziksel olarak da tüketiyordu. Sonra bir yaz günü, avarelikten sıkıldığım bir gün, bir bahçeden erik topladım ve ceplerim dolana kadar buna devam ettim. Nasılsa fark eden olmayacaktı. Bir bankta oturdum ve karnıma ağrılar girene kadar bu erikleri yemeye devam ettim. O gün birdenbire iyi olduğumu anladım.”

“Bu kadar mı?”

“Bu kadar… Daha ne olsun ki genç adam? Hayatta sadece aşk yok.”

“Ama bir şeyden eksik kaldığında onu ararsın.”

“Bu doğru. Ne yalan söyleyeyim öyle yapıyorsun. Ama sonsuza kadar arayamazsın da. Bir yerde, başka lezzetlere ‘tamam’ diyebilmen gerekiyor, hayat senden bunu istiyor. İşte, benim düşüncem, yani ben seni kafede gördüğüm ilk anda anladım ki, senin eksik olduğun şey de bu. Sen, bir şekilde, hayatta daha evvel yabancı olduğun tatlara açık olmalı, yoluna ne çıkarsa ‘tamam' diyebilmelisin. Erik yemelisin, genç arkadaşım, güneşin tadını çıkarmalısın.”

“Bunu yapıyorum da…” dedim kendimi savunmak isteyerek, “sadece…”

“Sadece ne?”

“Hayatta erik yemenin… veya şeftali veya üzüm, artık büsbütün acı bir tadı olduğu ve sana hiçbir şey vaat etmediği bir evredeyken, insan yarını hesap edemiyor. Kötü bir gidişin içinde olduğumdan, ben fark etmeden bocaladıkça, kötü bir sonu da çağırdığımı hissediyorum. Bir felaket olabilir, çıldırmak olabilir, intihar olabilir…”

“Ama sen, benim tespit ettiğim üzere inatçı bir dirence sahipsin.”

“Evet, belki de öyle. Ama siz de psikolog değilsiniz.”

“Değilim evet.”

“Neden yalan söylediniz?”

“Bir an için öyle söylersem daha rahat karşılayacağını düşündüm.”

“Bunu sık sık yapar mısınız?”

“Gençlerle konuşmayı mı? Eh, sık sık gençlerle konuşurum ben. Onlara baktığımda, dertlerini gördüğümde, onlarda onların göremediği şeyleri görürüm. Aslında her şeyin üstesinden gelebilecek güce sahiptirler, ama bilmezler.”

“Sanırım ben de bilmeyenlerdenim…”

Biraz onun geçmişinden konuştuk. Çalıştığı türlü türlü işlerden bahsetti. Birçok işte çalışmıştı ve mevkisi sürekli değişmiş, yer yer yükselip yer yer düşmüştü. Şimdi yine çalışma hayatına devam ediyordu. Bana hem yeni hem eski anılarından anlattı, bunlar bir yere varmayı amaçlayan hikayeler olmasa da, bana İzzet Bey hakkında, adı buydu, bir yığın yeni şey öğrettiler. Gerçekten fazla erik yemiştik. Çardaktan handiyse bütün mahalle görünüyordu. Evler çeşit çeşit boy ve renkteydi ve saymak imkansızdı, birbirlerine yakın ve sıkışıktılar, yüksek katlı binalar uzun odun parçalarını andırıyordu.

“Çok fazla insan, yani çok fazla yaşam var genç arkadaşım. Şimdi buradan baktığımızda evler birbirine çok yakın görünüyor. Ama diplerine girsen, bu insanların ağzında bitiversen ve onları şöyle biraz uzunca izlesen, birbirlerine bir hayli uzak olduklarını da anlarsın. Aralarında bir dayanışma yoktur, yardımlaşmaya inanırlar, ama asıl çabaları, en gizli arzuları bu yakınlıktan kurtulmak, yükselmek, elle tutulur şeyler kazanmak ve daha üstün bir statükoya sahip olmaktır. Hayatın amacı buymuş gibi hissettirir. Yoksulların iç içe yaşadığı tüm mahallelerde böyledir bu. Sonra daha dikkatli bakarsan, bir konuda iyi olan, gerçekten iyi olan, sivrilebilen tüm insanların bu sıkışık yaşamdan doğduğunu görürsün. Tarifi olmaz bir hırsla mahallelerinden kurtulmak isterler. Önlerinde ne varsa dört elle sarılırlar. Beceriklidirler. İzole olmamış bir yaşam onlara becerikli olmayı, duyularını açmayı öğütlemiştir. Her an ölecekmiş gibi yaşadıklarından başarıları yarına erteleme lüksleri yoktur. Kalabalık yaşam böyle bir itkidir ve adamın ensesinde boza pişirir, kulağına fısıldar, onu harekete geçirir. Herkes, kendince diğerlerinin saygısını kazanmanın bir yolunu bulur…”

Mahalle hakkında söylediklerine hak veriyordum. Ancak ben bir şekilde, zenginleşmeden ve elle tutulur bir şey başaramadan çevremden izole olduğum için, bir istisnayı oluşturuyordum. Bu yüzden bu söylediklerinin dışında kalmıştım. Genelde becerikli olduğum alanlar yalnızlığıma kaldığından da, zaman geçtikçe yaptığım her işi daha bir savsaklayarak yapıyor, tekniğimi kaybediyor, daha kötü ürünler ortaya koyuyordum. Suavi bazen büyük ressamlarda falan olduğu gibi, giderek daha beceriksiz biri olmamı aslında fazlalıklardan kurtulup kendimi bulmama yoruyordu. Oysa ben kendi duygu sürecimin farkında olduğumdan, yaptığım şeylerin giderek halis bir üretimden uzaklaştığını ve kimseye de iyi hissettiremeyeceğini sezebiliyordum.

“… Birbirlerini saygıyla anmaları ve birbirlerinin hikayelerini seyretmeleri, onların tevazu sahibi olmalarını sağlayan şeylerdir. Büyük hayaller kurmaz ve gerçekten ayaklarını çekmezler, zeminle hep temas halinde olmalılardır ve böyle gerçekçi olmayı erken yaşta öğrenmeleri gerekir. Bu yüzden biri hayal kurduğunda, kendini olduğundan farklı gördüğünde hemen anlaşılır. Mahallenin dizginleri harekete geçer ve hayalperestin başına büyük belalar almasını önlemeye koyulur. Diğerlerini nasılsa öyle olmayı öğrenmenin gerekliliği vurgulanır, bu, bütün mahallelerin altın kuralıdır. Şartlar farklı olabilir, ama herkesle birlikte oradayken, orada olmayı bilmek gerekir. Tabii trajediler de çıkar, ama mahalle bilincine sahip olanlar, bu trajedilerden kaçınmanın, bir trajik kahraman olmayışın bir başarı, hatta erdem olduğunu da inanırlar. Asıl dizgin de bu inançtır. Çünkü her an kapını çalacak trajediye hazırlıklı olmak gerekir, trajedi seni bulsa bile sen trajik olmadan hareket etmelisindir…”

Sonra buna benzer, yani mahalle bilinciyle alakalı bir yığın şey daha söyledi ve bu mahallede yaşamanın ona kattığı şeyleri sıralayıp durdu. Ben de büyük bir ilgiyle dinledim, erikler bittiğinde kapları eve bırakmak için beş dakika izin istedi, sonra ben arabayla bırakmasına gerek olmadığını söyleyince vedalaştık, birbirimize cep numaralarımızı verdik ve ben nihayet yürümeye koyuldum. Bu ihtiyar adam kendi tuhaf üslubunca daha birçok şey anlatabilirdi ama niyedir burada kesmişti. Yol boyu söylediklerini düşünüp durdum. Galiba istemeden de olsa etkilenmiş, güçlü bir inatla söylediklerine karşı duramamıştım. Şimdi bu düşünceler, İzzet Bey’in fikirleri, mahalle yaşamına dair yeni kabullerim haline gelmekteydi, ve bu da ben düşündükçe, saniye saniye gerçekleşiyordu. “Dünya büyük bir mahalledir.” dedim içimden ve oracıkta Suavi’yi yakalayıp kafasını ütüleyesim geldi.

-

Suavi bugün bira içmek istiyor ve elinde şişelerle kapımda bitiyor. Hemen boş duvarın karşısına kuruluyoruz, ilk sigaralar bir celsede içiliyor, başta çok az konuşuyoruz. Suavi’nin bir sıkıntısı var gibi. Ne olduğunu anlamak istiyorum ama sormuyorum da. Arkadaşımın yüzü bu kez çok bozuk, bu yüzden dayanamayıp anlatmasını istiyorum. Mırın kırın ediyor, arkasına yaslanıyor, dudaklarının kenarında bir seğirme var, gerildiği anlarda yaptığı üzere gözlüğünün çerçevesiyle oynuyor, uzun dişleriyle alt dudağını eziyor, zayıf parmaklarıyla yüzüne dokunuyor. Belli ki konuşamayacak. Cesaretlenmesi için tehditkar bir sesle bir kez daha anlatmasını istiyorum.

“Bir kafeye gidiyordum.” diye başlıyor söze, “Öğleden sonraları veya akşamları yalnız başıma gidip oturuyordum ve başta bana çok güler yüzlü davranıyorlardı. Sonra bir gün, lise yıllarından tanıdığım bir kıza çok benzeyen yeni bir garson işe aldılar. Kızın kim olduğunu söylemeyeceğim. Neyse! Bu garson kıza uzun uzun baktım ve onun liseden tanıdığım kız olup olmadığını anlamaya çalıştım. Beni tanıyıp tanımadığını merak ettim ve bütün bir gün boyunca onu izledim durdum. Sonra bir şekilde, birdenbire, sanıyorum bu kız bakışlarımdan rahatsız oluverdi ve kafenin sahibine ve diğer çalışanlara benden bahsetti. Bu olaydan sonra, garson kız bana ne kadar yakın olursa olsun benimle erkek çalışanlar ilgilendi ve sanki ilgilenmek istemeden ilgilendiler, kalkıp gitmemi bekliyor gibi davrandılar. Ne durumu anlatabilir, ne de bir özür dileyebilirdim, artık sadece oraya bir daha uğramamam gerekiyordu. Ama öyle yapmadım. Ben bu kafeye gitmeye devam ettim. Kız çok benziyordu ama başkasıydı, ikna olmuştum. Bu yüzden hakkımdaki görüşleri değiştirmek adına, garson kıza bir kez olsun bakmadan günlerimi geçirdim. Yine de hiçbir şey değişmedi. Benimle erkek çalışanlar ilgilenmeye devam ettiler. Nihayetinde bıktım ama…”

“Olan olmuştu…”

“Evet, olan olmuştu…”

“Bu herkesin başına gelebilecek sıradan, ama can sıkıcı bir olay. Keşke tek derdimiz böyle dertler olsa…”

“Başka ne derdimiz var ki?”

“Bilmem. Başka bir kafeye gidersin ve garson kızlara artık öyle uzun uzun bakmazsın. Olur biter. Böylelikle yanıma yüzün bu halde gelmezsin. Bu sabah ben de bir kafede ihtiyarın biriyle tanıştım…”

Sonra ona ihtiyarla aramızda geçen bazı konuşmalara da değinerek günümü anlattım. Suavi sıkılmış görünüyordu. Bir anlığına Suavi’yi eğlendirmem gerekiyormuş gibi hissettim. Ama benim de canım sıkkındı. Yine, günlerden herhangi bir günün ortasında, hiçbir kayda değer şey olmuyordu ve biz buna tahammül etmek zorundaydık. İzzet Bey’in bahsettiği mahalleli profilinden insanlar olmadığımız için, dışarıda kalıyorduk ve dışarıda kaldığımız için de hayatlarımız böyle bayatlamış haldeydi. Ne dışımızda olanlar bizi ilgilendiriyordu, ne de biz dışımızdakileri ilgilendiriyorduk, biz bu mahalleden olup bu mahalleden olmayandık. Şimdi bunu çok iyi anlıyordum. Belki istikametimizde devam edersek, nihayetinde buranın trajik kahramanları olacaktık ve bizim için iş işten geçmiş olacaktı. Bir çözüm bulamayacak, zamanı geri alamayacaktık. O halde pişman olmamak için doğru adımlar atmamız gereken bir evredeydik, şimdi bunu düşünüyordum ve yer yer, sessizliğimi hiç bozmadan arkadaşımın yavaş yavaş kendine gelen suratını inceliyordum. Eskiden nasıl da uzun uzun konuşur, bir muhabbetimiz olurdu, nasıl da heyecanlanırdık birbirimizi görmekten; şimdi Suavi’yle aramızdaki şey kurumuş bir ağaç gibiydi.

“…sonra işte,” dedi Suavi, “kendimi küçük düşürmemek için kız nasıl davranıyorsa ben de öyle davrandım. Biraz mesafeli ama dost canlısı. Kız benden iki üç yaş kadar küçük. Hayatlarımızın çok başka evrelerindeyiz. Ama birbirimizden hoşlanabiliriz. Belki. Bilmiyorum…”

“Tanıştığın her kıza aşık oluyorsun.” dedim.

“En azından aşık olabiliyorum. Bu da yaşadığımı gösteriyor.”

“Haklısın, tamam.”

“Neyse, bu kıza aşık olduysam bence bu kez bir nedeni de var. Tuhaf bir şekilde, eskiden hep dişli, tuttuğunu koparan tipten kadınlara aşık olurdum ve onlara hayranlık duyardım da, tabii şansım yaver gitmezdi; işte bu kız öyle değil. Sanki bu kıza acıyorum. Ve acıyarak sevdiğim için de, sevgim korkunç bir boyut kazanıyor. Onu koruyup kollamak istiyorum ama neden sevdiğimi unutmamak için, ona acımaya devam edebilmek için yani, bazı anlarda birdenbire canının yanmasını da istiyorum.”

“Sen bir sapıksın Suavi.”

Suavi gülüyor;

“Basit bir acıdan bahsediyorum, gerçekten dayanamayacağı derecede canı yansın istemem. Ama böyle sevmenin tuhaf bir yanı var. Bir kere sadece bir sevgili olmuyorsun, aileden biri gibi oluyorsun, biraz da kendini iyi hissediyorsun, dümeni devralmışsın. Onu, acıdığın kişiyi, yerden kaldırmaya benzer bir nitelik taşıdığını düşünüyorsun sevginin, sanki onun tekrar yere yıkılmama dayanağı da yine aynı, senin verdiğin sevgi ve alaka. Kutsamaya benzer bir şey bu…”

“Sen yine de dikkatli ol. Acırken acınacak hale düşme…”

“Belki de en çekici şey bu. Bir gün benim de onun gibi acınacak bir hale gelecek olmamdan korkmam, ama bunun kaçınılmaz olduğunu da hissetmem ve biraz da kendimi bırakmam…”

“Kendini bırakıyor musun?”

“Bırakmak istiyorum. Sefil hallere düşmekten korkmayarak, bu aşkın bana yaşatacaklarını sonuna kadar yaşamak istiyorum. Şimdi ona acıdığım zavallı masum yüz yakında bana acı çektirecekse, bunun olmasından kaçınmayacağım, kaçınırsam, bu aşkı asla yaşayamam.”

“Hay yaşa Suavi!” dedim ve arkadaşımı alnından öptüm.

“Belki sen de kendini bırakmalısın…”

“Ne olacak sonra?”

“Bir hikayen olur.”

“Bir hikaye her zaman kötüdür.” dedim, “Keskin bir başı ve sonu olur hikayelerin. İçinde bir düzen olmaz. Seni memnun edecek, teselli bulacağın alışkanlıklar olmaz. Hiçbir şey rayında değildir. Bir hikayen olması, yoldan çıktığın anlamına gelir. Ben ilişkilenmekten korkmuyorum, ama bir hikayem olmasından korkuyorum.”

“Anlıyorum.” diyebildi Suavi, karşı çıkabilecekse bile karşı çıkmadı.

“Hem sonra Suavi, ben şu hayatta yerimden kımıldamak bile istemiyorum. Nasıl yaşarsam bu mahalleyi, dünyayı da böyle yaşayacağıma inanıyorum. Burada yaşlanıp elden ayaktan düşeceğim günleri görür müyüm bilmem. Yahut da bir gün hayattan sıkılıp kendimi havaya uçurur muyum, ama yine de, içimde dünyanın başka bir kıyısını görmek için en ufak bir heyecan bile yok. Bir ormanda rastladığın şekilsiz bir kaya nasıl yerinde duruyorsa, ben de öyle yerimde duruyorum. Ve sen belki de benim zemine temas ettiğim yerde, az ileride akan bir ırmaksın; bir akışın içindesin ve bana rastlıyorsun, ama ben kayayım arkadaşım. Yani birimiz Heraklitos, birimiz de Parmenides…”

“Yine kendine haksızlık ediyorsun.”

Sonra bir süre sustuk ve içtik.

“Aslında,” diye başladım söze, “yıldızları görmeyi, başka yıldızları görmeyi çok isterdim. Ama sanırım insanlığın bunun için çok erken bir zamanında doğduk. Ve bu istek bugün yıldızları daha yakından görmek mümkün olmadığı için bu kadar güçlü bende. Belki de başka gezegenlere ve yıldızlara seyahat edebildiğimiz bir gelecekte doğsaydım, yine yerimden kıpırdamak istemeyecektim.”

“Hayat sandığın kadar karanlık değil.”

“Ama uzay öyle. Dipsiz, engin bir karanlık. Ve sanırım bu karanlığı anlıyorum. Kendi karanlığımı anladığım kadar anlıyorum. İnsanoğlu bu karanlığı çok sık unutuyor. Kendimizi buradaki unutulacak meselelerimizde kazanmak için zorluyoruz. Rahatımızdan oluyoruz. Tamam, belki rahatımızdan olmak bir kazançtır. Belki bu kazanç evrenin her yerinde aynı şekilde işe yarar, olumlu, güzel ve iyi kabul edilir. Ama bazen ben çok haybeye görüyorum. Sonra kendime dönüyorum. Bendeki tersliğin ne olduğunu soruyorum. Sonra şunu dediğimi varsayıyorum: ‘Zaten yıldızları göremeyeceksek, ne anlamı var?’ Evet. Tam olarak böyle düşünüyorum. Madem yıldızları göremeyeceğim arkadaşım, bu dünyada yıldızları görmekten daha aşağı, daha düşük bir kazanç için ne diye boş yere hırslanayım ve yorayım kendimi?”

“Yıldızları göremeyeceğine baştan eminsin.”

“Evet, mahallemizin ışıkları sağ olsun.”

“Onları daha iyi görebileceğin bir yere gidebilirsin.”

“Gittim ve gördüm. Şimdi, asla ilk defa olduğu gibi olmayacak. Bir daha asla yıldızları öyle ilk kez görmüş gibi görmeyecek, aynı şeyleri hissetmeyeceğim.”

“Sana hep şaşırıyorum.” dedi Suavi, ben bu “şaşırmak” sözüyle iyi bir şeyi kast etmediğini anlamıştım. İçmeye devam ettim ve ona da aynısını yapmayı öğütledim.