CHAPTER 6
CANSIZ
İsmail Hakkı KılıçBugün çok halsiz uyandım. İştahım da bütün gün kaçıktı. Ama gün sonunda beni sevindiren bir hadise oldu. Akşama doğru çay bahçesine kitap okumaya gittim. Evde odaklanamadığımdan ya da dört duvar fazla fazla üzerime geldiğinden… Sarışın kızı görmeyi bile ümit etmiyordum. Ancak bir süre sonra, ben okuduğum kitapta bir hayli ilerlemişken, onu yine benden birkaç masa ötede, karşımda, bu defa parlak ışıkların altında, kalabalık bir arkadaş grubu içinde gördüm. Yüksek sesle konuşuyor ve çok fazla gülüyorlardı. Rahatsız ediciydiler, can sıkıcıydılar, ama işte kız çok güzeldi. Sonra, birkaç defa onunla göz göze geldim, arkadaşlarının da bana dönüp baktıklarını fark ettiğimde, bu kez derin bir korku duydum. Üzerimde fazladan bir çirkinlik mi vardı, kıyafetlerimi yanlış mı giymiştim, kendime böyle şeyler sorup durdum, sonra aynaya bakmak için aceleyle lavaboya gittim. Döndüğümde oturdukları masa boştu. Ben de orada çok fazla kalmayıp ayrıldım. Eve vardığımda, kitabımın arasından bir kağıt parçası çıktı. Evet sevgili okur, “Ben o’yum” yazan notun üzerinde, bir telefon numarası ve bir isim yazıyordu. İsmi içimden tekrar ve tekrar zikrettim: Ahu. Ahu. Ahu… Ne hoş bir isim. Ve “Ben o’yum” hemen hemen her bir anlama gelebilir.
Ama cesaretimi toplayamıyorum. Telefonuma uzanıp ona bir mesaj yazacak gibi oluyorum, sonra yazdığım satırlar siliniyor, sıradan bir giriş yapamayacak kadar heyecanlı ve tedirgin oluyorum. Bu işin sonu kötü de olabilir, benimle alay etmeyi kararlaştırıp arkadaşları arasında bir oyun oynamış olabilirler. Aklıma böyle kötü düşünceler geliyor. Ben de bu oyuna, zavallı eğlencelerine kurban gidebilirim. Hatta mesaj attığım kişi bir erkek bile çıkabilir. Ahu ismini de oracıkta uydurmuşlardır. Bilmiyorum. Bugün bu konuda bir adım atamayacak kadar halsiz ve korkağım. Biraz dinleneceğim. Kendine iyi bak sevgili okur…
-
Ahu’yla konuştum. O gerçek. Eğlenceli biri, sana yazmayalı günler oldu biliyorum, bütün yaşam enerjimi bu kızla konuşmak için harcadım. Onu tanımak çok enteresan. Sohbetimize önem verdim, aramızda bir uyum var, tuhaf, hiç beklemesem de şiir yazmaktan ve okumaktan hoşlanan, kendi yalnızlığına değer veren biri çıktı. Bana benziyor, rahatsız edecek derecede bana benziyor. Bunu ilkin, rüyalarını baştan sona anlatmaktan haz aldığını anladığımda keşfediyorum, sonra, benim yaptığım gibi, duvarları veya tavanı seyretmeyi seviyor; ben benzerliğimizden bahsedince de, bu mahallede yapılacak bir şey olmadığından, diyor. İnsanlar evlerine kapanıp birbirlerine benziyormuş, bu yüzden de birbirlerini çekmek yerine daha da itiyorlarmış. Ben yine de onu kendime çok yakın görüyorum ve gizli gizli, içimden bir takım benzerlikler kurmaya devam ediyorum. “Kaldırımlarda oynadığın oyunu ben de oynuyorum.” diyorum içimden, veya “Ben de yalan söylerken bacaklarımı ellerimle sıkıyorum.” Oysa o anlatmaya devam ediyor, kumral teni güneş altında parlıyor, gözleri ışıl ışıl, dişleri inci. Mahallemizdeki parklarda oturuyoruz, benim çirkin olduğumu söylüyor, ama bu çirkinliğimde çekici bir taraf varmış, hatta çirkin olmasam, yani yüzümdeki çirkinlikler daha güzel bir araya gelseler, bu kadar cazip bir auram da olmazmış. Ben ise onun güzelliğinin güzel olduğunu söylüyorum, “Çirkin olsaydın”, diyorum, “bu kadar güzel olmazdın!” Bana hak veriyor. Biraz da sırıtıyor, sırıtıyoruz. Erkeklerin acılarını ve dertlerini, bilhassa yalnızlıklarını gören, buna şefkat duyan bir kız. Yani ben onu seyredip bocalarken, çay bahçesinde birbirimizi gördüğümüz her bir seferinde, kendini benim yerime koymuş, sessizce anlamıştı, en sonunda da, artık ben bu işten rahatsızlanmaya başladığımda bunu hemen fark etmiş, arkadaşlarından bile gizli olarak, kaşla göz arasında benim ona ulaşmamı sağlamıştı. Sanki bu hikayenin çoğunlukla benim tarafımdan deneyimleneceğine hak veriyor, kendini hikayenin başka bir unsuru olarak konumlandırmaktan hiç de rahatsız olmuyor, hatta özelikle, kendisi bir parçası da olsa, benim ona ulaşma çabamı, dışarıdan, bir seyirci gibi seyrediyordu. Böyle düşündüğüm zaman, onun şefkat ve anlayışına daha çok şaşırıyorum, sonra kendime dönüp “Şimdi ne yapacağım?” diye sormam kaçınılmaz oluyor, bunu da, yani bir sonraki hamlemi de, Ahu’nun gözlerine bakıp kestirmeye çabalıyorum. Aramızdaki iletişimin bir hareketi, rotası var, biz konuşmaya devam ettikçe hareket ediyoruz ve Ahu çoğu vakit bir seyirci olmaya geri dönüyor, benim de buna bir itiraz hakkım olmadan, ikimizi bir yerden başka bir yere taşıyacak adımları atmam gerektiğini, bu vaktin geldiğini anlamam icap ediyor. Zaman geçtikçe bu konuda daha da iyiye gidiyorum ama bir sorun, her an benim de salt bir seyirci olma riski taşıdığım ve biraz diken üzerinde yürüdüğüm gerçeği, beni tedirgin ediyor. Bazen fark etmeden, Ahu gibi başımı elime yaslayıp biraz yana doğru oturarak onu dinliyorum, sanki onun hareketlerini taklit etmemde, gizli bir ona dönüşme isteği var. İşlerin bu kadar çabuk bu noktaya gelmesi de, ayrıca hüzünlendiriyor. Bu iş hızlı başladığı gibi hızlı bitecek, ben ne olduğunu anlayamayacağım, çok sevdiğim bir şeyi daha onu tanıyamadan, bilmeden kaybedeceğim diye de, zaman zaman korkuyorum.
-
Ahu’yla yan yana oturuyoruz. Ev serin. Ne kadardır böyle baş başayız bilmiyorum. Yani, en azından ben geçen vakti hesaplayabilecek kadar hatırlamıyorum. Onun gözleri var. Gözlerinin ela olduğuna kanaat getiriyorum, oysa rengi mühim değil, hep ışıl ışıllar ve gülümsemesiyle başka bir mana kazanıyor. Ahu’nun omzuna dokunuyorum, sonra kollarına; çirkin, kalın parmaklarım vücudunda gezinmeye başlıyor. İçerisi biraz karanlık, görmek zor olduğu için, biraz da bu çirkin eller bana yanımdaki vücudu tanımamda yardımcı oluyorlar. Ahu çok az konuşuyor. Bakışında şımarıkça bir hava var. Ben de az konuşuyorum. Bütün dünya yansa umrumda olmaz. Tek merak ettiğim şey yanımdaki bu vücut. İştahım kabarıyor. Dudaklarım bu tene değsin istiyorum ve koca kafamı Ahu’nun yumuşak karnına bastırıyorum. Bir gün çok şiddetli bir kavga edersek, bu karnın yumuşaklığını ve sıcaklığını hatırlayacağım. Ahu’nun elleri sırtıma uzanıyor. Ufak parmak uçları, daracık bir yüzeyle temas ettiği yerlerde bir süre kalıyor, sonra yavaş yavaş, kayıp giden bir su misali aşağılara, kenarlara uzanıyor. Bazen tırnaklarının etime saplandığını hissediyorum. Ahu’nun adını haykırasım var. Dudaklarından uzun uzun öpesim, onu ayaklarından yakalayasım, yüzümü memelerine gömesim… Sırt üstü uzanıyoruz, sırt üstü uzanıp sarılıyoruz, kollarımın arasında bir kuş gibi hafif, cansız gibi hareketsiz ama yüzünde hep bir gülümseme var. Bu gülümseme önce hoşuma gitse de, sonra bazı anlarda başka canlılık ifadeleri görmeyi arzuladığımdan sinirime dokunuyor. Çünkü belki de, Ahu’yu taklit etme alışkanlığımdan olacak, ben de aynı şekilde gülüyorum. Şimdi aramızda yaşanacak son şey de yaşandı ve yan yana otururken birbirimizden biraz olsun uzaklaştık. İkimiz de odanın başka yerlerine bakıyor, başlarımızı birbirimizden uzağa çeviriyoruz. Her şey çok hızlı oldu. “Belki de,” diye düşünüyorum, “Ahu’nun etkisine çok çabuk kapıldım, ama onun nasıl bir deli olduğunu zamanla tanıyacağım. Belki de onunla bir şey yaşamamı sağlayan şey, ondan uzak durmamı gerektiren şeydir de.” Bir anda, sebepsiz bir biçimde, işlerin bu kadar hızlı buraya varmasından tiksinti duyuyorum ve sonra bütün çabam bunu saklamaya yönelik oluyor. Oysa Ahu benim ondan uzaklaştığımı anladı, o da benden uzaklaştı çünkü; ve şimdi birbirimize benzememizin bir cazibeli yanı kalmadı. Birlikte sigaralar yakıp dumanlarına boğulduk, Ahu birkaç defa hatırlamadığım bir şeylere yine şımarıkça güldü. Onu her an ve her haliyle arzulamadığımı anladım ve gittikten sonra, kokusunun sindiği yerde bir süre daha yatmaya, aramızda geçenleri hatırlayıp mest olmaya devam ettim.
Bütün olanlar bir havai fişek gösterisini seyretmeye benziyordu. Beklediğinden, hesapladığından daha uzun sürebilirdi, ancak çabucak biteceği kesindi. Bitiyor, etkisini yitiriyordu da. Belki de, benim kadınlarla bütün ilişkilerim böyle hızlıydı. Taş çatlasın iki haftadır konuşuyorduk, bu süre boyunca sevgili okur, masamın başına geçip sana yazma zorunluluğum gitmiş sandım, ancak bu iki hafta içinde, aramızda yaşanacak en son şey yaşanana kadar kendimi kandırabildim ve varsa içimde büyük bir heyecanı koruyabildim; işte şimdi yeniden içim sönmüş bir yanardağ ağzına benziyor. Sorular sorup duruyorum, sonsuza dek, içimden nedenlerini anlamadığım şüpheler kabarıyor, beni kıskıvrak yakalıyorlar.
Ahu’nun bu hayattan beklediği neydi? Kendini bir gelinlik içinde hayal ediyor muydu? Arkadaşları onu ömrünün sonuna kadar sevecekler miydi? Benim gibi çirkin bir adamla birlikte olmaktan utanmıyor muydu? Yoksa beni gidip de arkadaşlarına anlatacak mıydı? Aslında kendine dışarıdan göründüğü kadar değer vermiyor muydu? Bana acımış mıydı? Bana acıdıysa, bunda gururuma dokunmayan, dokunmaması gereken başka iyi bir taraf görmem mümkün müydü? Benim bir gururum olabileceğine inanıyor muydu? Beni insandan sayıyor muydu, sevgili okur, yoksa sadece ben onun hayatı savruk yaşama biçiminin çabucak gelip geçecek bir evresi miydim? Pekala ben bir durak mıydım? Benden sonrasını hayal ediyor muydu? Ahu gizemliydi, onda çözemediğim bir sürü şey vardı. Belki de ben kendimi Ahu’ya layık göremiyordum. Peki ya Ahu bende gizemli bir yan görüyor muydu? Gittikten sonra, saatler boyu belinin kıvrımlarını, vücut hatlarını hayal ettiğimi, bir süre yalnızlığımda kendime gelemediğimi bilse, bu hoşuna mı giderdi, yoksa beni ayıplar mıydı? Aşka inanıyor muydu? Hayatını mutlu geçirmek mi istiyordu, yoksa mutluluk dışında başka şeyleri de arıyor muydu? Acıdan haz duyuyor muydu? Tartışılmaya değer bir değerler dünyası var mıydı? Değerlerini tartışmak istiyor muydu? Yoksa çoğu insan gibi bunları tartışmaktan kaçınıp, uyumlanabildiği insanlarla kendini sınırlayıp, bir de üstüne özgür olduğu yanılgısına düşüyor muydu? İyinin güçlü olduğuna inanıyor muydu? Yoksa benim yaptığım gibi, iyiye baktığında onda hep acınacak zavallı yanlar mı bulmaktaydı? Allah’a inanıyor muydu? Allah’ın sevgili bir kulu olmak için neler yapıyordu? Babasıyla arası iyi miydi? Bir erkek kardeşi var mıydı? Ahu, onun hakkında böyle sıradan ve açık detayları bile merak etmiyor olmamla barışık mıydı? Adını seviyor muydu? Ahu onun gerçek adı mıydı?..
Düşünmekten yoruluyorum. Yalnızlığıma yeniden alışıyorum. Zorluklar var, zorluklar hayali ve gerçek. Ben yaşadığım sürece gerçek, başkalarına anlatamadığım sürece hayali. Güneşin soluk ışıkları, sadece yansımalardan pencereme ulaşan gri bir hayalet, içerisi kopkoyu. Yemek yiyorum, param varsa içiyorum, alkol kanıma karıştıktan sonra daha az dert ettiğimi düşünerek içmeye devam ediyorum, başka hayatlar yaşadığımı görüyorum rüyalarımda, iyi bir üniversitede okuduğumu veya çok katlı bir rezidansta çalıştığımı, hepsinde de güzel giyiniyorum, zayıfım, gencim.
“Sen hep böyle miydin?” diye soruyor Ahu.
“Hayır.” diyorum, “Hatta şimdi neysem, eskiden tam zıttıydım.”
“Peki nasıl böyle oldun?”
“Sevdiklerimi kaybettim.” diyorum. Ahu susuyor.
“Anıların seni teselli ediyor mu?” diye soruyor sonra.
“Sadece rüyamda gördüğüm zaman…” diyorum.
“O halde bir şeyler senin için yarım kalmış.” diyor, “Yoksa… rüyanda görmezdin.”
“Bir şeyler benim için yarım kaldı Ahu. Hatta bazıları ben ortasına varamadan bitti. Hiçbir şeye kıymet vermedim, bu yüzden kıymetim de artmadı. Zavallıca dostluklar kurdum ve bahaneler ürettim. Çok fazla bahaneler ürettim. Kendimle kalmak veya kendimle kalmamak için yaptım ne yaptıysam. Çok kibirlendiğim hayatımın ilk evresi bitmeye yakın, her şey bir oldu ve beni cezalandırdı. Aklımda tüm doğruları bilen ve herkese saygı duymam gerektiğini bana öğütleyen daha bilge tarafım beni cezalandırdı. Ben de beni cezalandıran tüm doğrular altında ezildim, şekilsizleştim, korkak birine dönüştüm. Ama asla tırmanamadım. Bir kuyunun dibinden, yalnız kuyunun duvarları izin verdiği ölçüde baktım gökyüzüne. Hasta bir şair oldum…”
Sonra Ahu’nun hayali gelip başını dizime yaslıyor, ben de onun ela gözlerine bakıyorum. Bazen elimle saçlarını okşuyorum. Bu gerçek değil ama güzel. Güzel olduğunu bilmek bana yetiyor…
“Bana o şiiri okur musun?” diye soruyor Ahu.
“Hangi şiiri?”
“Kuyunun dibinden gökyüzüne baktığın…”
“Pekala…" diyorum. “Bana bir saniye ver.”
Kalkıp çalışma masama gidiyorum. Üzerine resimler çizilmiş kağıtları evirip çeviriyorum, duruyorum, bekliyorum, her birinin resimlerine kabaca bir göz atarak, onları bir yığın halinde sağa ve sola sürüklüyorum. En sonunda, sayfanın yarısında bir daire çizilmiş, dairenin ortasında da bulutlar görünen bir kağıtı, eskimiş ve sararmış bir kağıdı yakalayıveriyorum. Eski yerime oturuyorum. Ahu’nun hayali yeniden bacağıma yaslıyor başını.
-
Bir sürü halinde geçtik lacivertten,
koyu gözbebeklerimiz çift sarılı,
hayvanlarımız çılgın ve yılgılı,
bir çölü aşar gibi temkinli,
bir avcıdan kaçar gibi hızlıydık.
Kaçtık, uzun kendimize bir yer arandık;
eksildik, arkamıza baktık,
bir avuç dolusuyduk artık…
Bazılarımız çöllerine döndü
ve bazılarımız kırlarına.
Herkes hasretini çekti bir şeylerin,
kimisi kadınlarından dert yandı,
kimisi arkadaşıydı eşeklerin.
Kalmadı düşmanın yanına,
çünkü düşman düştü kuyulara,
kimisi de bastığı toprağı bilmeden
batıverdi beline değin…
Bir adam bir mızrak buldu kendine,
avcıdan kaçmamayı öğrenmek için,
bedeni korkuyordu ama
elleri titriyordu ama
gözü pekti ve
atıldı ruhunun ayazında.
Ben de düştüm bu adamın peşine,
bir mızrak bulamadım,
bedenim sarsılıyordu,
her yanım avcı,
kaçtım, düşmanın adımlarına bastım,
düştüm bir kuyuya…
Bir sürü halinde geçtik lacivertten,
dört bir yana dağıldık.
düştük kuyulara,
bağrımızdan vurulduk.
Şimdi gökyüzünü izliyorum,
üç gün oldu ben buraya düşeli
artık hiç bağırmıyorum,
bu daracık çemberde gördüm
bütün insanoğlunu,
aydınlanıyorum,
güneşin belli vakitlerinde,
artık anlıyorum;
her şey yalnız belli vakitlerde mümkün
insanoğluna…
Bir kuyu içinde geçtim lacivertten,
ışıkların en solgunu ve sis hücum etti,
dişlerim kırıldı dudaklarım parçalandı,
aşık oldum gökyüzüne,
aşkımın bir karşılığı olmadı…
-
Bittiğinde, “bu kadar” diyorum ve kağıdı katlayıp masamın üzerine fırlatıyorum. Sonra Ahu’nun hayali de ortadan kalkıyor. Belki de bu kadar çok içmemeliydim. İnsan yalnızken bu kadar çok içmemeli sevgili okur. Telefonumu elimden bırakamıyorum. Sürekli başka insanların sosyal medya hesaplarında neler paylaştıklarına bakıyorum, bu başka insanlara patolojik bir merakım varmış gibi, çılgın bir izleyiciye dönüşüyorum; herkes bir şeyler yazıyor, kısa kısa yazıyor, benim için bir şeyler ifade etmesi gerekiyor, ediyor da. Ama hemen hemen okuduğum her bir şeye küfrediyorum. Onların duygusunu paylaşmamak için tutturduğum bir inat bu. Kimsenin duygusunu paylaşmak zorunda değilim. Sen beni artık daha iyi tanıyorsun, sevgili okur. Sevgili okur, söyle bana, basitçe ve lafı dolandırmadan söyle: Neden böyleyim? Neden kendimi sevmiyorum? Neden bütün hatalarımda, dönüp baktığımda, kendinden ancak nefret eden bir kimsenin yapacağı şeyler yapmış olduğumu görüyorum, söyle bana çok sevgili okurum; neden korkuyorum, neden smokin giyip ördek yemiyorum, neden Suavi’ye hiç iltifat etmiyor, neden böyle, herkesin benden uzak durmasına yol açıyorum? Neden bir canavara dönüşüyorum, sevgili okur, ne aşkı, ne cinselliği, ne de tüm bunların arkasındaki diğer duyguları, neden hakkıyla takdir edemiyorum?
-
Ahu’yla dudak dudağa bekliyoruz. Onun boynunu öpüyorum. O da benim boynumu öpüyor. Yüzlerimiz birbirimizi göremeyeceğimiz kadar yakın. Ensesini parmaklarımla okşuyorum. Hoşuna gidiyor. Kollarına dokunuyorum yine. Ben sırtüstü yatıyorum, o da benim göğsüme uzanıyor. Aşk böyle sıradan bir şey. Başka hiçbir şey yokmuş gibi yaşanıyor. Çapırıcı bir dürtü, her ikimizi de birbirimize sürükledi ve şimdi böyle, bu kadar yakınız.
“Aslında seninle birlikte olmamalıyım.” diyor, yüzüne üzüntü dolu, düşünceli bir ifade uğruyor. Nedenini sormuyorum, ona hak veriyorum. Aslında benimle birlikte olmamalı. Çirkinliğimin arkasındaki yaraları görmemeli, beni sevmemeli. Şu kısacık zamanımızda, her fırsat bulduğunda evime geldi, bana dokundu, bana baktı, beni merak etti. Bense ona ihanet ettim. Yani sayılır. Biz eve girerken, veya o tek başına geldiğinde, Emine görecek diye endişe duydum. Kendimi Ahu’ya korkusuzca teslim edemedim. Ahu’nun güzel burnuna baktığımda, bu güzel burnun bir anlamı olmadığını düşündüm. Ona kuyudan gökyüzünü seyrettiğim şiiri gerçekten okumayı düşündümse de, bunu bir türlü yapamadım. Ve yine böyle onunla paylaşmak istediğim bir yığın şeyi, onun hayaliyle paylaştım. Onun hayali, aslından daha çok karın doyuruyor…
Sana çok fazla şeyden bahsettim sevgili okur, kendimle ilgili çok şey anlattım. Ancak bazen hayatım öyle kısır bir hal alıyor ki, hakkında yazılacak tek bir satır bile bulamıyorum. Bu uzun yazın kimi günlerini hiçbir şey yazmadan geçirdim, bazı bazı kendimi eksik hissettiğimden, eskiden yazdıklarıma baktım. Bugün önemli bir şey mi, söylüyorum, bir sakıza bastım, ayakkabımın altı mahvoldu. Üzüldüm, güneşin sıcağında pişmemek için hızla eve yürüdüm. Ama yerde, uzayan sakızın son hali, kalan o çirkince iz beni düşündürdü. Sakız ve öfkem birbirine dokundu, ezilmişliğini kendime benzettim. Ben kimin tarafından çiğnenip güneşin cezasına terk edilmiştim? Cevap veriyorum: Kendim! Kendimi çiğnedim, yutmadım, tükürdüm ve kendi üzerime bastım. Benim hikayem bu…
“Sevgili Kalender. Bazen başarılı hayatını kıskançlıkla seyrediyorum. Kendinden bir yıkımmış gibi bahsettiğinde, hayatın sona ermiş gibi konuştuğunda, aslında dört elle sarılsan ne kadar kıymetli şeylere sahip olduğunu görmemen, benim gerçekliğime bir hakaretmiş gibi hissettiriyor. Hatırlar mısın eskiden seninle İstanbul’u yürürdük ve çok çeşitli şeylerden konuşurduk… O vakitlerde ikimiz de geleceklerimizin çok önemli mevkilere, çok önemli mevkiler olmasa bile bu önemli mevkilerdeki insanlara dokunacağını, bir şeyleri değiştireceğimizi, bazı yaralara çare olacağımızı hayal ederdik. Sonra insanlık tarihinden ve felsefeden kendimize benzeyen, kendi iç hallerimizi andıran izler kovalardık ve bulduğumuz önemli şahsiyetlerin düşünceleri ve sözleri bizim hayatımızı, hayatımızın ideolojilerini yaratırdı. Bir çizgi halinde veya bir tarihsel çerçevede değil, tamamen rastgele öğrendiğimiz ve kendimiz bundan dilediğimizce pay çıkardığımız uğraşımız, eninde sonunda bizi hemen her konuda yarım yamalak bilen ve çok fazla kibirlenen iki genç yapıyordu. Birbirimizi dışsal gerçekliğe geri çağırma imkanına ve gücüne sahip değildik, tersine, birbirimizi mütemadiyen bu dışsal gerçeklikten uzaklaştırıyorduk. Sonra ikimiz de birbirimiziden saklayarak ve gizlice değiştik, aslında değişmemiz bir değişmeden çok çözülmeye, yıkılmaya, parçalanmaya benziyordu. Çünkü bizim iç hallerimiz, düşüncelerimiz ve ruhumuzun gayesi ortadan kalkınca, dünyanın hayal ettiğimiz görüntüsü de değişti ve biz hakkında hiçbir şey bilmediğimiz yeni bir dünya karşısında çırılçıplak kaldık ve yer yön bilmeden savrulup durduk.
Ama sen yine de kendi hayatın için gözle görülür bir ilerleme kaydettin ve doğru şeyleri kovaladın. Benim gibi mahallene çakılıp kalmadın. Bunun için seni kıskanıyorum. Ama benim hikayem bu. Bu mahalle. Yanımda yöremdeki üç beş yarım yamalak tanıdığım insan… sonra… sonra…”
Kağıdı buruşturup fırlatıyorum, sonra temiz bir sayfa açıyorum önüme, bu kez içimden başka başka düşünceler geçiyor, bunlar benimle ilgili sırlar ve Kalender’e anlatılamayacağını düşünüyorum. O halde Kalender’den bahsetmemiz gerek. Son gelen mektubundan sana bahsetmemiştim, sevgili okur, ama çok da önemli değil, dostum yine okuduklarından bahsediyordu.
“Sevgili Kalender, okuma uğraşını, bilhassa sana bunca tavsiye ettikten sonra ben, nihayet lafıma kulak verip Platon öncesi filozoflarla tanışmanı gönülden takdir ediyorum. Keşke okuduğumuz şeyleri eskiden okuduğumuz gibi canla başla okusak ve zihnimiz eskisi kadar güçlü olabilse…”
Yine aynı şey oluyor, bir histeri nöbetine tutulmuş gibi, böyle böyle birçok sayfayı buruşturup fırlatıyorum. Öyle ki en son etrafı toplamaya kalktığımda, çöp kovası ağzına kadar doluyor. Bu kadar çok kağıdı hiçbir şey yazamadan harcamak canımı sıkıyor. Ama bir yandan da kendime hak veriyorum. Kalender’in hayatı iyi ve attığı en ufak adım bile artık önemli denilecek birer gelişme ve kutlanmaya değer. Oysa ben kendi hayatımda olup biten hiçbir şeye önem atfetmiyorum. Belki bu da bir çeşit hastalıktır. Ne kadar yaşasa dahi asla yaşadığı hiçbir şeyi yaşayamamak hastalığıdır. Hatta belki literatürde bunun bir adı da vardır; bilmiyorum. Aslında, ilgilenmiyorum da, birçok şeyle, ilgilenmiyorum.
Akşam serin, balkonda oturuyorum. Bazı anlarda Ahu’yla aramızda yaşanan sahneler zihnimde tekrar ve tekrar yaşanıyor, böyle olunca hem bir iç sıkıntısı hem de çocuksu bir sevinç hasıl oluyor bende; düşündürüyor, terletene kadar düşündürüyor. En nihayetinde Ahu’ya göre olmadığım, onun nasıl olup da bende bir şeyler bulduğu gibi kuruntular zihnime hücum ediyor. Ne de olsa yaşanacak son şey de yaşanıp bittiğinde, bunların bir önemi olmadığına kanaat getireceğim; sadece belli belirsiz bir iz kalacak, görünmez bir yara açılacak ruhumda, ileride, belki çok zaman sonra onu özlemle hatırlayacağım…