← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 2

KIKIRDAMA

İsmail Hakkı Kılıç

Buraya ağlanıp sızlanmak istemiyorum. Bu yüzden bir süre uzak kaldım. Dışarıdaki yürüyüşlerimi sıklaştırdım. Bu kez mahallemdeki çocukların beni iyice tanıdığını da anlamış oldum. Oyunlarına katılmak istediğimi bilselerdi kim bilir ne düşünürlerdi. Ama ne zaman biri bana gülse ona somurtarak baktım, yaşlı biri gibi, yaşamın özünü unutmak üzere olan biri gibi. Çoğunlukla günlerim kısa sürdü çünkü bol bol uyudum, her defasında da bu kadar çok uyumaya kederlendim. Hatta asabım bozuldu. Erken kalktığımda belki bir sorun vardır diye düşünmekten kendimi alamayıp uyumaya devam ettim. Dışarıda beni kurtaracak hiçbir şey olmadığını bildiğim için kendi bataklığıma daha çok saplanmamda sorun yoktu. Ben de her geçen gün kendime daha çok batıyordum. Şimdi rüyalarım bir şeyler anlatmak istiyor gibi, ama anlayamıyorum. Onlar şu aşamadan sonra bana bilmediğim hiçbir şey anlatamaz.

Bunun dışında bir tek, bir defasında, kendimi yeni komşularımın evinde gördüğüm bir rüyayı bir türlü anlayamıyorum. Beni bir tabureye oturtmuş, üzerime de bir bez geriyordular. Kurşun dökmeye benzer bir şey yapıyorlardı ve kızları da bezin altından uzattığı eliyle kolumu sıkı sıkıya kavramıştı. Bense konuşmak istiyor ama bunu bir türlü başaramıyordum. Hasta olduğum zamanlardaki gibi çokça düşünce ve pek az sesle idare ediyordum, sonra tümden yeis içinde kalıp bu garip kurşun dökme seansının son bulmasını bekledim. Ama süreç bir türlü son bulmuyordu ve ben ne kadar istesem de üzerime gerilmiş bez parçasını başımdan def etmeyi başaramıyordum.

Belki bu yaptığım şey karşında her an biraz daha soyunmaktır sevgili okur, belki beni çıplak gördüğün ilk andan sonra, özel bölgelerimin çarpıcı hiçbir yanı olmayacak, hatta bu çıplaklığa alışacaksın. Ben bunu en başından beri biliyorum ve soyunmaya hazırım. Hatta belki çoktan soyundum da haberim yok…

Bu akşam üzeri Kalender’den bir mektup geldi. Heyecanlandım, avuçlarım terledi, biraz da korktum. Benle ilgili değil de, içeriğin Kalender’in hayatıyla ilgili olması için çokça dua ettim. Şimdi, hayatımı daha iyi anlayabilmen için, bir başka özel bölgemi daha görmen için yani, bu mektubu olduğu gibi aktarıyorum:

“Sevgili çocukluk arkadaşım,” İşte böyle yazıyor Kalender; “yıllardır süren dostluğumuz boyunca birbirimizin yaşamındaki birçok farklı evreye tanıklık ettik. Her ikimiz de yükseldik, kendimizi tepelerde gördük ve zaman zaman, pek bir sıklıklıkla hatta, bu yükseklerden düştük, çakıldık. Benim İstanbul’a taşındığım şu son bir yılda ne kadar mutlu olduğumu, hayatımın, havamın, suyumun, her bir şeyimin nasıl kökten değiştiğini gözlemleyebiliyorsundur. Adeta başka birisi oldum çıktım ve bu kez bendeki değişim herkes için en iyisi neyse o yönde oldu, diyebiliriz. Yıllardır başarıyla sürdürdüğümüz bu mektup arkadaşlığı sürecimizin son örneklerinden dahi bunu anlayabilmen pek bir kolay olmuştur, sanıyorum. Geriye bir tek hayatımın aşkını bulmak kaldı, pekala diğer bütün ihtiyaçlarım doğrultusunda hakkıyla savaştım ve bana düşen payı elde ettim, ancak konu aşk olduğunda senin eline su dökemem, işin aslı pek bir beceriksizim. Sen eğer ki iyi bir durumdaysan, ki kaçındığını, insanlardan uzaklaştığını, kötü bir yolla yalnızlaştığını hissedebiliyorum, yine de iyi bir durumdaysan bana derhal yardımcı ol ve yazacağın mektupta, daha evvel yüz yüze de sürdürdüğümüz konuşmalarında yaptığın gibi birkaç geçerli tüyo ver. Senin kadınlarla doğal olarak iyi anlaştığın, yani özünde onların doğasından kendince anladığın su götürmez bir gerçek, ancak benim gibi kalas biri bu konuda ne yapmalı, duyduğum diğer vahşi öğütler dışında, senin gibi incelikleri olan biri tarafından aydınlatılmak pek bir işime yarar sanıyorum. Ben bir şekilde, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, belki onları elde etme çabamdan dolayı, doğal davranamıyor, bütün işleri elime yüzüme bulaştırıyorum. Bu yüzden de aşk meselesi her daim bende taze bir yara olarak kalıyor, diyebilirim.

Başka türden meselelere gelecek olursak. Şu sıralar kendimi okumaya verdim arkadaşım. Eskisi gibi önüme düşen her bir metne fazlasıyla yoğunlaşıyor, hatta bazen aynı anda beş kitap birden okuyorum. Bütün okumalarım arasında bir Lacan veya Aristoteles muhakkak oluyor. Sonra tarih de okuyorum, belli asırların siyasi tarihlerini, hatta daha başka amaçlarla belirli tartışmalar açan yapıtları da elden geçiriyorum. Okuduğum metinlerde hoşuma gidenlerin altını çizmek yerine bu kez bunları bir deftere not ediyorum ve her günün sonunda, kendimi kuşattığım tüm bu okuma uğraşı içinde bu notları gözden geçiriyorum ve zihnimde yoğunlaştırıyorum. Bir ideolojik yoğunlaşmaya benziyor bu ancak yalnız başıma, kendimce geliştirmekte olduğum ideolojime yoğunlaştığım için, hiçbir şeyi kaçırıyormuş gibi de hissetmiyorum. Tersine sevgili arkadaşım, gözüme ilişen her bir kelimede, ben bu ideolojiyi daha da çok yakalıyorum. Bu işin iyi kısmı. Kötü kısmıysa bunu hiçbir zaman, hiçbir suretle bırakamayacak olmak. Hatırlarsın eskiden bundan, bu şahsi arayışımızın, bilgelik sürecimizin hiç bitmeyecek olmasından ayrıca bir haz duyardık. Karşılıklı konuştuğumuzda her ikimiz de uzun uzun bildiklerimizi sayıp dökerdik, asla bir diyalog kuramayışımız da bundandı, hiç yorulmayacağız zannederdik. İnsan bir yerde yoruluyormuş, ben bunu anlasam da bırakmamam artık, kendimim koyvermemem gerektiğini hissediyorum. Belki de bu yüzden şu içinde bulunduğum durumda, benimkisi bir arada kalmışlık değil…

Gelelim sana… Senin böylesine ciddi bir okuma sürecinden kopman ta yıllar öncesine dayanıyor, bunu bildiğim gibi, kendimde yeni baştan kazandığım bu uğraşa benzer bir uğraşı, isteksizlik olmadan, eskisi gibi bir heyecanla yeniden edinmen konusunda elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım. Bunu belki görüntülü aramalarımızda konuşuruz, ancak yine de mektup en sahici dertleşebildiğimiz yer olduğu için, şimdi ve burada bahsetmeden geçemezdim. Gerçekten de hayata karşı eskisi gibi heyecanlı olmanı, bir yere ait hissetmeni ve kendinden fazlasını yaratmak için çabalamanı canı gönülden isterim. Fil fare doğurmasın. Kendimizi kovalamayı bırakmayalım. Tüm bunlar dışında, iyi olmanı diliyorum ve mektupları uzatmayı sevmediğimiz için, şimdilik daha fazla yazmayacağım. Kendine iyi bak, Kalender…”

Kalender bunu öyle çok istiyordu ki onun yakın zamanda hayatının aşkını bulacağına emindim. Üstelik hayatındaki öteki iyiyi de, yani kitaplarla arasındaki münasebeti de gittiği yere kadar sürdüreceği anlaşılıyordu. Öte yandan ben istediğim kadınlarla değil, beni isteyen kadınlarla sadece bir şey yaşayabiliyordum ve ne zaman kafamı kitaplara gömsem, zaten karışık olan fikir dünyam daha da karışıyordu; keza hiçbir şeyi doğru bir hat üzerine oturtamıyordum, ideolojik yoğunlaşmaları köklü bir ideolojiye karşı bile geliştirmem söz konusu değildi. Bu yüzden bu akşam, çoğu kez yaptığım gibi mektuba heyecanla karşılık veremedim. Mektubu masamın yanında duran komodinin üst çekmecesine iliştirdim ve bir süre sandalyemde çakıldım kaldım.

Orada oturduğum sürede uzun uzun kendi hayatımdaki büyük kopuşu düşündüm. Bir şeyleri aramış, ama bulmadan vazgeçmiştim; böyle olunca yarı yolda bir yerde, amaçlarımı unutmuş, aslında geçip gitmem gereken evreleri uzun uzun, kendi başıma bela ederek tekrar ve tekrar yaşamıştım. Bu benim canımı daraltan bir şey, düşündükçe ellerim karıncalanıyor ve boğazıma bir ağırlık çöküyor, belki de hiç olmaması gereken şeylerin olması, benim hayatımdır. Belki de ben, başımdan sonuma, her bir zerremle bir yanlışımdır.

-

Karanlıkta yürüyorum. Mahallenin gölgelerinden birine dönüşüyorum. Akşam serin bir esintiyle bana eşlik ediyor. Zihnim kuruntularla dolu. Geçmişe özlem duyuyorum. Geçmişe dokunamıyorum. Geçmiş ben ona ne zaman elimi uzatsam uzaklaşıyor, oysa ki geçmiş hep aynı yerinde durur, hareket etmez, olduğu gibi tekrar ve tekrar yaşanır. Suavi’yle ilk bedensel kavgamızı ettiğimiz, sonra her ikimizin de, belki çocuk olduğumuz için okkalı bir tokat yediğimiz Hamza Ağabey’in çay bahçesine oturuyorum. Buraya tek başıma gelmek hoşuma gidiyor. Etrafımdaki yüzleri incelerken onlardaki kederin bana uzanıp dokunduğuna yemin edebilirim. Yaşlı, kırışık yüzler, her bir kırışıklıkta dolusuna yaşanmışlık var, insanlar anılarını yüzlerine bohça ediyorlar anlaşılan, ben de bu yüzlere baktıkça onların anılarını, daha ziyade acılarını tahmin etmeye çalışıyorum. Ancak bu çay bahçesinde otururken hepsi de mutlu. Lise çağında gençler akşam nargilelerini içiyor, evlerinde sıkışmış hisseden insanlar oldukları her hallerinden belli, düşüncesiz, tasasız olmak için gayret sarf ettikleri her hallerinden belli… Kendi lise çağımı hatırlıyorum. Burnumun büyük olduğu, heyecanımın bedenime sığmadığı, yo hayır, heyecanımın giysilerime sindiği altın çağımın hatalarını hesap ediyorum. Hatalar sonradan geliyor. Babamın başımızda olmadığı, rahmetli annemle geçirdiğimiz tüm sıkıntılı günleri, çalıştığım ilk fırını, fırının sıcağını, poğaçaların yüzümdeki kızarıklık kadar kızardığını, bu benzerliği daha çalışmaya başladığım ilk günden kuruşumu, sonra çalışmayı elimin tersiyle itişimi, her bir şeyi bir anda suratıma boca ediyorum ve oturduğum yerde rahatsızlıktan bacağımın sallanışını izliyorum. Buna bir şey yapılamaz, buna engel olunamaz ve ben bunu çok iyi biliyorum.

Akşamın karanlığında, insanlar arasındaki devasa boşlukta sanki sayısız ruh var. Ruhlar, insanlar arasındaki boşluktur, diyorum, sonra aklıma üç harfliler geliyor, onlar insanlar arasındaki boşluktur, diyorum bu kez… düşünüyorum, ben düşündükçe akşamın karanlığı sanki fazladan bir kütle kazanıyor. Ben de bu karanlığa karşı kendi kütlemi taşıyorum ve bütün hareketim aslında bu kütlelerin çarpışmasından ibaret olduğu için yavaş hareket ediyorum. Sigara arkasına sigara yakarken de, sırf bu yüzden hızlı değilim. Yoksa ciğerlerimden intikam alır gibi, dumana bir bebeğin annesine olduğu kadar muhtaç olduğumu bilerek sarılıyorum, her bir nefeste sanki tam olarak ne olduğunu bilmediğim, kavrayamadığım bir düşünceye daha da emin oluyorum. Ama düşünce ortalıklarda yok. Belki de bu akşam yürüyüşünde, kendimi attığım bu çay bahçesine geldiğimde, geçmişe yolculuk etmişimdir. Belki de bundan on sene öncesinde bir akşama misafir olmuşumdur.

Bu düşünce karnımda bir yanmayla sonuçlanıyor ve daha ileri gidemiyor. Kalender’e yazdığım mektubu düşünüyorum, yalandan kızlar hakkında edindiğim bilgeliklerden bahsediyor ve kitapların üstünü çiziyorum, İstanbul’a taşındığına sevinmiş gibi yapıyorum. Kalender’in suyuna gidiyorum, böylece Kalender burun deliklerini şişirecek, kaşlarının arasındaki boşluk kırışacak ve ağzının kenarıyla hafif bir tebessüm edip benden yana daha da emin olacak. Sanki bütün bir dostluğumuz bu dinamik üzerine kurulu. Sanki ben her karşılaşmamızda Kalender’in benden yana daha da emin olmasını sağlamak zorundayım.

Bunu unutuyorum. Unutuyorum çünkü karşı masada, bir üç masa kadar ileride, yan profili tam da benim ufuk çizgime çevrili iki güzel kız görüşümü kapatıyor. Birinin saçları sarı, teni kumral, diğeri beyaz tenli ama ben sarı saçları olanla ilgileniyorum. Çünkü onun masaya hakimiyet kuruşunda, arkadaşını sessizliğiyle dahi çekip çeviren, etrafına düzen getiren, aynı zamanda zarif bir havası var, bunu hissettiğim için hareketsizliğine dahi kaçamak kaçamak bakıyorum. Bana kahvemi getirdiklerinde teşekkür etmek için sesim çıkmıyor. Sesim boğazıma takılıp kalıyor daha doğrusu.

Kız kahvesini içiyor, fincanı tutuşundaki zerafet oturuşundaki kabalıkla bir araya geldiğinde tarifi olmaz bir estetik kazanıyor ve benim olanca ilgilimi daha da çok cezbediyor. Bir şekilde bu kıza ulaşmam gerektiğini hissediyorum ama korkuyorum da. Derin bir korku beni çepeçevre sarıyor, pekala hiçbir takdirde böylesi bir medeni cesareti gösteremeyeceğimi de biliyorum. Ama kızın güzel burnuna bakmaktan beni alıkoyacak hiçbir şey olmadığı için, ben gördüğüm şeyi her an sanki değişen bu güzel manzarayı, aynı kalmaya zorlayarak, bundan büyük bir keyif alarak seyretmeye devam ediyorum. Görüntü ve düşüncelerim karışıyor, birbirleriyle ilişkili oluyorlar ve ben giderek daha da amansız bir seyirci haline geliyorum, dalgınlaşıyorum ve hiç beklemediğim bir anda, sarışın kız konuşmasının orta yerinde başını tedirgince çeviriyor ve beni fark ediyor. Rahatsız olduğuna daha ilk anda emin oluyor ve kendimden utanıyorum. Oysa ki buraya onlardan önce geldiğim ve onların benim ufkumu kapattıkları düşünülürse, rahatsızlık verdiğimi düşünerek kendimi paylamam yersiz olur, en azından bunu kavradığım gibi biraz daha rahatlıyor ve kıza aralıksız bakmadığım anlarda, ufak ufak başımı sağa sola çevirmeye koyuluyorum. Bu kez de garsonlar bana daha çok dikkat ediyorlar ve ansızın tadım daha da çok kaçıyor.

-

Evde olmanın güzel bir tadı var, sevgili okur; bunu sonsuzca itiraf edebilirim. Hemen hemen diğer herkesi sıkan bu dört duvardan bir an bile dışarıda sıkıldığım kadar sıkılmadığıma emin olabilirsin. Aslında sana içimi dökmeye başlamadan evvel de kendimce bir şeylerle meşgul oluyordum, bir kovayı doldurup boşaltmaya da benzese, bu uğraşlar bana en az sanattan aldığım kadar haz veriyor, beni yatıştırıyor, dingin biri olabilmemi sağlıyordu. Bir diğer açıdan bazı sulu boya resimleriyle, tellerden bir kartona iliştirilmiş insan portreleriyle falan uğraştığımda, gerçek anlamda bir sanatçının yaratıcı zevkine eş değer zevkler aldığımı söylemeliyim. Öte yandan bunların alelade uğraşlar olduğunu bilmenin ayrıca bir lezzetti vardı.

Bu kez döndüğümde, kanepeme oturup boş duvarımın karşısına kurulduğumda, ki bu eylem bir ekranın karşısında olmaktan daha keyiflidir, çay bahçesinde gördüğüm sarışın kızı düşündüm. Sonra onun güzelliğiyle karşı daireye taşınan kötü burunlu kızın güzelliğini kıyasladım. Hazır konu yeni komşumdan açılmışken, sana bu kızla ilgili gördüğüm rüyayı anlattığımı hatırlıyorum, işte bu rüyadan kızın adının Emine olduğunu hatırlayarak uyandım, sonra bir ara apartmana çıktığımda kızın annesinin ona aynen bu isimle seslendiğine şahit oldum. Bu tuhaf şeyin nasıl olup da başıma geldiğini bilmiyorum. Belki daha evvel bunu öğrenip unutmuş, sonra ancak rüyamda hatırlayabilmiştim. Kız hakkında öğrendiğim bir diğer şeyse, üniversiteyi yeni bitirdiği ve bir sınava hazırlandığı, ancak geleceği hakkında pek parlak hayalleri olmadığı. Bu her zaman asık duran suratından anlaşılıyor. Tüm bunları kapı deliğinden apartman sahanlığını gözetlediğim esnada, komşularımın ev içi konuşmalarına kulak kesilerek ve bilfiil alakalı olarak öğrenmiş bulunmaktayım. Biliyorum kötü bir huy, ama insan uğraşsız kaldığı zamanlarda kendine engel olamıyor. Buradan hayallerimde dünyaya en uzak yıldızlara seyahat edebiliyorum, ama gel gör ki karşı daireme taşınan komşularıma alelade bir selam vermek bile benim için dünyanın en zor şeylerinden birisi. İhtiyar bir keresinde bu yüzden beni azarlamıştı. “Oğlum!” demişti bağırarak, “İnsanları tanı. Altındakini üstündekini bil. Esnafa çıktığında kimin kimsesi olduğunu bilsinler. Halkla tanışıklığın olsun…” Oysa ki sorun bunu başarabilmekse bile, ben daha düşük bir pozisyondaydım ve derdim başkaydı. Tamam, insanlar beni tanırdı, ben onları bilirdim, ama karşılıklı bir saygı bağına sahip olamazdık. Bu belki de kötü bir alışkanlık gereği hep en tepelerde olan insanlara saygı duymayı daha geçerli bir şey sandığım için böyle ve yıllar yılı ağırdan da olsa ben yanıldığımı anladığımda, bu huyu neresinden tamir edeceğimi bilmediğim, geç bir evredeydim artık.

Yine de olabildiğince çeşitli insan tanımaya gayret ediyorum. Sokaklara düşüp kalabalıkların arasına karışıyorum, yürüyorum, bacaklarım ağrıyana kadar yürüyorum ve yürümek, yürürken düşünmek, bugünü yarını kafamda bir yerlere oturtmak bana bütün diğer uğraşlardan daha cazip geliyor. Hayatımı nasıl görüyorsun bilmiyorum, ancak her anım koyu değil, bazen bir kuş gibi hafifliyorum ve kafamdaki seslerden azad olup özgürce nefes aldığım da oluyor.

Eskiden bu hafifliğe daha kolay ulaşırdım. Hayatımda dünyanın, içinde bir şeyleri değiştirmek pahasına uğruna kavga edilmeye değer bir yer olduğuna inandığımda, at izi it izine karışmış değil de, gerçekten haklı davalar varmış ve insanı köhne değil, genç, diri bir canlıymış gibi tasavvur ettiğim zamanlarda daha az amaçsız hissederdim, bir amaca sahip olmanın getirdiği huzuru daha derinden duyardım. Suavi o zamanlar bana daha bir sıklıkla hayranlık duyuyordu. Yaptığım uzun konuşmalarla onu susturup bıktırmak delice bir hazdı ve ikimiz de bundan bir şeyler nasipleniyorduk. Ben kendi hayatımın kıyamet sonrası çağındayım, sevgili okur; şimdi gezindiğim şey yalnızca kendi ellerimle felaketini getirdiğim devasa bir enkaz. Öyle ki artık bu enkaza bütün dünya dahil oluyor, ne insanlar beni heyecanlandırabiliyor, ne de başka türden herhangi bir gaye içimde bir ateş yakabiliyor. Merakı pek gelişmemiş olmak, doğaya ve insan ürünlerine gereğinden az hayranlık duymak da bir felakettir aslında. Çünkü oturaklı düşündüğümüzde, tüm bunlar çıldırasıya şaşırtıcıdır ve insan nasılını nedenini sormaktan handiyse aklını kaybedecek hale bile gelebilir. Evrimle veya dinle cevap verenler bir tarafa, her halükarda tüm bir oluş imkansız bir hal barındırır, ancak bir şekilde, ister Tanrı eliyle olsun, ister çıplak doğanın içindekilere bahşettiği kendi güçlerinden kaynaklı, bu olmuştur ve biz de zamanımızla, şaşılacak çok fazla bilgiye sahip olabileceğimiz, hakkında çeşit çeşit yargıda ve duyguda bulunabileceğimiz bir dünyaya bakmaktayızdır. Yine de her bir insanın dünyası, küçük ya da büyük, kendi başına devasa başka başka dünyalardır. Bu beni feci derecede üzüyor, sevgili okur, kalemi elimden bırakmak istiyorum…

-

Zaman korkunç bir hızla üzerimden akarken beni her bir saat başı yere seriyor. İçkiliyim. Yalnızım. Yalnızım. Bir daha yalnızım. Kapıya bakıp duruyorum. Belki bir gelen olur diye ümit ediyorum. Daha az yaşadıklarımı kusmak, onları daha çok yaşamak gerektiğini biliyorum. Çocukluğum, hatta bebekliğim sanki dünmüş gibi gözümün önüne geliyor. Hayatta oradan buraya nasıl savruldum bir türlü anlayamıyorum. Annemin cenazesiyle ilgili görüntüleri hışımla savuşturuyorum, babamın son anları beni ağlatıyor, ama ağlarken bir parça da gülmeyi ihmal etmiyorum. Vakit hayatlarımıza girip kolayca çıkan yığınlara küfretme vaktidir. Vakit şimdi ve birdenbire yeni insanlara ait olmak ve onları hiç bırakmamak vaktidir. Tarih sahnesine çıkmayıp da yalnızca kendi ve etrafındaki üç beş hayattan mesul olacak bir kimsenin, bunu dahi beceremeyişi bir komedya mı olurdu yoksa tragedya mı, bu kaderden kaçabilecektiyse ve beceremediyse komedya, yok bu yolda attığı adımlarda zorunluluk daha ön plandaysa, hadi ön planda olmasın, biraz bile mevcut ve belirginse o vakit tragedya. Hayatımı tragedya olarak düşünürken, başkaları tragedyama bakarken, bense bu tragedyamdan ayrı, arı bir boşluğa bakıyorum. Asıl önemli olan tragedyalara bakmak değil, trajik olanın baktığını görebilmek. Bu düşünce beni heyecanlandırıyor ve yattığım yerde dönüyorum. Gözlerimi kapadığım vakit ıslak bir deniz kızı bana sarılıp serinletiyor, pencereden odama dolan serin hava bu hayalimin hislerini kuvvetlendirince daha bir memnun oluyorum ve yüzüm kızarana kadar gülüyorum da.

Deniz kızının yüzü çay bahçesindeki sarışın kıza benziyor, bu benzerlikten hoşlanıyorum. Derken kendi bedenime sarılıyorum, orada bir boşluk var, boşluk benim çirkinliğim, fazla kilolarım, kendime bakmayışım, kötü kokuşum, yalnız bir kira geliriyle geçinmekten savruklaşmış hayatıma dair tüm detaylar. Bu parayla artık güçbela geçiniyorum ve bunlar olmazsa toplumda bir hiçim. Oysa diğerleri her an, diğerlerinden eksik kalmamak için koşturup duruyor, diş biliyorlar ve en sıradan bir kimse bile, en alelade insan bile, en önemsizi bile… evet herkes, hemen hemen herkes benden daha güçlü görünüyor. Bu canımı son derece sıkıyor ve kendimden tiksiniyorum. Deniz kızının pullarına dokunuyorum ve avuç içlerime kadar ellerim yapışkan bir sıvıya bulanıyor. Sonra iştahla bu yapışkan sıvıyı kendi bedenime sürüyorum, belki ben de bir deniz kızı olmalıyım, diye geçiriyorum aklımdan. Yattığım yerde saatler geçiyor, oramı buramı kaşıyıp duruyorum, tam bir düş görmek üzere olduğumda midem bulanıyor, biraz kalkıp odamda dolanıyorum, evin her bir köşesini yürümeye çalışmaktan, sürekli kendi eksenimde döndüğüm için, başım allak bullak oluyor. Aksırıp tıksırıyorum, acıkıyorum, sarsaklıyorum, evin içinde kendi kuyruğunu ısırmaya çalışan bir köpek gibi savrulup duruyorum. Çok ender anlarda kendimi balkonda buluyorum ve huzursuzluğum güzel havalara rağmen katlanıyor. Emine’yi düşünüyorum, çirkin burnunun nasıl olup da yüzüne böyle yakıştığına anlam veremediğim için olsa gerek diye, düşünmekten her rahatsız olduğumda daha çok düşünüyorum; dertlerini bana anlatsın, hayattan, anne babasından, güçlüklerden şikayet etsin istiyorum ve bir aralık kapı önünde göz göze geldiğimiz an aklıma mıh gibi çakılıveriyor. Sonra olmasından en çok korktuğum şey gerçekleşiyor ve ben yattığım yere geri döndüğümde, bu kez deniz kızının yüzünde Emine’yi görüyorum, sarışın kız da artık olması gereken yerde olmadığı gibi, hafızamdan tümüyle silinmiş oluyor. İnsanın canı daha ne kadar sıkılabilir? Beni bundan nasıl bir şans işi kurtarabilir?

Gözlerim kapanıyor. Deniz kızı önce kayalıklara, sonra kumsala vurmuş. Nefes alamadığı için az evvel can çekişip ölmüş, ben de bunu bilerek onun başında bekliyorum. Dizlerimin üzerine çökmüşüm, her an secdeye kapanacak gibi ileri geri sallanıyorum ve yumruğumu göğsüme bastırarak ağlıyorum. Sonra başka imgeler de devreye giriyor, ama her bir sahnede Emine’nin yüzünü görmek mümkün, hatta zorunlu. Ben de hep ya dizlerimin üzerine çökmüşüm, ya da emekliyorum, martılar etrafımda daireler çizerek uçuşuyorlar, birbirlerine çarpıp yerlere düşüyor bazıları, bir tanesi ta gündüzden içmeye başlayıp öğlene sızıp kaldığım ve kötü bir saatte uyuduğum için beni azarlıyor sanki. Buna tahammül edemiyorum. Çünkü bu beni paylayan martının bir yüzü var ve bu yüz de Emine’ye çok benziyor. Bu çirkin kızı, bir kere komşuluk ahlakının bir gereği olarak aklımdan çıkarmam gerektiğini bilip kendimi ayıplıyorum ama nafile, kıyıya, kumların üzerine bir sürü Emine daha vurmuş, hepsi de güzeller güzeli deniz kızlarıymış ve boğulmuşlar. Avucuma alıp savuruyorum kumları, sonra bazılarını, hangisine yetişeceğimi bilmeden, kuyruklarının ucundan yakalayıp suların eriştiği ıslak kumlara değin sürüklüyorum. Telaş içindeyim ve boynum terden sırılsıklam olmuş, saçlarım karman çorman, rüyada bunu fark edip koşuşturmamın içinde kendime çekidüzen vermeye koyuluyorum, bu esnada rüyam sağolsun, elimde el aynası beliriyor, kendime bakıyorum ve kendi yüzümün olması gerektiği yerde Emine’yi görüyorum; burnumu sıkıyorum, çekiştiriyorum, hatta yumruklayayım geliyor. Ağzımı açtığımda korkunç bir siren sesi duyuyorum bu kez. Belki yakınlarda bir deniz feneri falan vardır diye etrafıma bakınıyorum. Gerçekten de kayalıkların olduğu yerde bir deniz feneri bekliyor. Fenerin ışıklarına baktıkça ben durduğum yer daha da kararıyor ve siren sesi bir çığlığa benzeyerek her an daha da yükseliyor. Huşu içinde uyanıyorum. Meğer kapının ziliymiş. Salınarak kapıya ulaşıyorum. Delikten baktığımda Suavi’nin uzun dişleri karşılıyor beni, hiçbir zaman dudaklarını kapalı tutamadığını düşünüp dostuma kızıyorum…