CHAPTER 1
SANCI
İsmail Hakkı KılıçBen yalnız bir adamım ve dünyam da en az kendi gölgem kadar karanlık. Bizim ihtiyar öldüğünden beri hiçbir şeyin tadı aynı değil, bunu biliyorum. İçimi dökme isteğim olmasa bile, bunu bir zorunluluktan dolayı yaptığımı da söylemeliyim, en azından ben anlatmaya başlamadan önce bunun bilinmesi iyi olur; yazıyorum çünkü yazmam gerek, bu evreye ulaştım ve artık geri dönemem. Çünkü ne yürümek yol almak gibi hissettiriyor, ne de gerçekten çevremde olan bitenlerin değişmesi öyle, ben anlatmadığım, içimi dökmediğim her bir saniye duruyorum. Geçtiğimiz günlerde içtim, çok içtim ve bir şeyler karalamayı denedim ama olmadı, kağıtların her birini buruşturup attım sonra da bir hayvan gibi inledim. İnlerken ne kadar çirkin olduğumu hayal ettim ve kendi gözlerimde ne kadar çirkinleşebildiysem, işte bundan o kadar zevk aldım. En azından bu yazma konusundaki kısırlığımı karşılıyordu. Kusurlarımdan biri beceriksizlikken diğeri doğuştan bir çirkinlikle estetik kazanıyordu, belki saçma, ama bu beni teselli etti ve en azından kalemi yeniden ele aldığım şimdiye kadar içimi ferah tutmama yaradı. Şimdi buradayım.
İhtiyar sağ olduğunda, koltuğunda pineklerken ona gizlice yaklaşıp bacağını tekmelerdim ve onu sinirlendirmek hoşuma gidiyordu. Bana küfür ettiğinde onun babam olduğunu daha çok hissediyordum, nihayetinde annemden başka kadınlarla da birçok evlilik yapmış, benim gibi çirkin biri olduğundan, artık bunu nasıl başardıysa, birbiriyle zerre alakası olmayan birçok çocuğundan en nihayetinde kendi çirkinliğine en yakın olan bana ulaşmayı, dokunmayı, tesir etmeyi başarmıştı. Ve onunla son yıllarını beraber geçirdiğimiz bir tek ana bile hayıflanmıyorum. Tuvalete yürürken bunu öyle yavaş yapıyordu, tekmelemeyi sevdiğim güçsüz bacaklarının üzerinde şişman bedenini öyle zor taşıyordu ki, yolun yarısında ona bakmaktan içim cız ederdi. Ama geçtiğimiz aylarda, tam olarak ne kadar oldu şimdi parmaklarımla hesaplamak istemiyorum, birdenbire öldüğünde, içim bir kereliğine, aynı bu anlardaki gibi cız etti ve bir şey yüreğimin üstüne çakıldı kaldı. Sanki bu ağırlığı taşımak nefes almak, nefesinin üstüne söz sahibi olmak kadar sıradan şeyleri bile zorlaştırdı ve bazı geceler ellerim uyuşmuş bir şekilde uyanıp balkona koştum.
Yalnızım, ama yalnızlıkla zorum var. Sanki aynaya bakmaktan aylarca kaçınabilecek olsam, diğer tüm kaçınma davranışlarım gibi, otobüse binmekten, duş almaktan kaçınabildiğim günler yaptığım üzere, gerçekten kendi suratıma dönüp “yüzünü şeytan görsün” diyeceğim. Böyle olduğunda insan aslında yalnız olmadığını anlıyor, kendi dayanılmaz varlığı sanki kendi dışında, bir ikinci şahsiyetmiş gibi üzerine çörekleniyor. Ben de kendimle çokça boğuşurum, sevgili okur, aklımın dehlizlerinde yuvarlanır, kuyularında, ipsiz kuyularında boğulurum. İçmeyi belki de bu yüzden seviyorum, kendimle güreşmek, kendime yenilmek, kendime yenilirken aslında kazananın da ben olduğuma inanmak, bunu hayal etmek… ve hepsini acı içindeyken yapabilmek… Öyle veya böyle, yıllar geçtikçe daha tembel, katlanılamaz biri oldum ve azılı, dişli, öfkeli bir toplum düşmanı oldum çıktım; kendimden uzaklaştığım ölçüde insanlara yakınlaşabileceğimi mi sanıyordunuz? Siz diye hitap ediyorum, belki de sizle, yani senle, doğrudan konuşmadan, devreye anlatıcının katılığını sokarak bu yazma işlemini sürdürsem daha iyi olabilir. Belki zaman zaman sana sevgili okurum, diyebilirim; ancak bir bakıma yaptığım şey hiçliğe yazmak, karanlığa, sonsuzluğa, ölüm kadar katı bir sonsuzluğa anlatmak…
Nihayetinde her şeyin son bulacağını, bir gün biteceğini düşündüğüm zaman, birden ayın dünyamıza ne kadar uzak olduğunu falan hesaplamaya girişiyorum, sonra bu bildiğimiz sonsuz evrende onun dünyamıza en yakın bir varlık olduğu aklıma geliyor, biz insanları, bunca derdi, çilesi, kötülüğü bitmeyen bu insan kalabalığını öyle önemsiz kılıyor ki bu. Bedenim kusurlu, engellerle başı belada, ancak ruhum tüm bu evreni gezinebilecek olsaydı bunu yapmak isterdim. Bunu niye anlattım bilmiyorum, kaldı ki seni boşu boşuna çocukça hayallerimle meşgul etmek istemem sevgili okur, ama karanlığa yazdığımı düşündüğümde aklıma bu büyük hiçlik geliyor. Bütün şeyler önemini yitiriyor, bu yüzden belki de gündelik dertler karşısında fazla kırılganım, ruhumdaki iskelet camdan ve ben her an yığılabilirim. Bizim ihtiyar öldüğünde, birdenbire, bu bahsettiğim şey benim için bir sorun oldu. Sanki yaşamın karşıma çıkartacağı beklenmedik acılara karşı dayanıksız biriydim ve artık bir kere bunu aklıma getirince, geriye yapılacak bir şey kalmamıştı. Beni kısacık daralmalar, ufacık acılar bile kolayca yıkabilirdi. Bu yüzden Tanrı’yı düşündüm ve korktum. Ondan bana kaldırabileceğim acılar vermesini, beni sırtlanabileceğim yüklerle sınamasını diledim. Belki de bu dünya için edilebilecek en akıllıca dua budur.
Babam öldüğünden beri günahtan kaçınıyorum ve kendimi daha dindar görüyorum, ama aslında ne kadar kaçınsam da günah benim içime işlemiş. Bir kere hayatta bazı adımları günah olmayan yollarla atmak isteyen toplumsala uymalıdır, ben bunu yapamadığım için, belki de, bilmiyorum… dindar olmak istiyorum, bu sonsuz evrenin bir anlamı olsun istiyorum, benim dışımdaki şeyler, bazı anlarda beni heyecanlandırdığı gibi, ben bitince bitmesinler istiyorum. Sonsuzluğa susamak böyle bir şey olsa gerek.
Dün Suavi’yle otururken, Suavi benim en yakın arkadaşım olur, pek bir sessizdir falan, işte dün onunla otururken birbirimize baktık, sonra uzun uzun güldük, elimizdeki şişelerin dibini gördüğümüzün dışarıda bir kanıtı da buydu. Suavi yüzme kursuna yazılmıştı ve bir sürü çocuktan arkadaşı olduğunu anlatıp kendi kendine gülüyordu. Kavanoz dibi gözlüklerinin arkasından ufacık görünen gözleri, bir atınkini andıran iri dişleriyle kendi dışında herhangi bir şeye şaşırması yasak gibi duran bu güzide dostumu hep tuhaf bulduğumu itiraf etmeliyim. Tamam, az evvel yalan söyledim sevgili okur, ufak bir yalan; nitekim bu olay haftalar önce yaşandı, ben de ne dün, ne de daha önceki günlerde gördüm Suavi’yi. Hatta görmek istemediğime hat safhada eminim, kendimden başka hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyorum. İhtiyardan kalan yakındaki bir kiracıdan aylığımı alıp tekrar eve kapanıyorum; ve benim babalığa nasıl tam zamanlı baktıysam, kendime de öyle tam zamanlı bakıyorum. Suavi ise benim için endişelendiğini söylüyor, ben de ona aynaya bakmasını söylüyorum. Bu kez Suavi gülüyor. Suavi zor anlardan hep gülerek sıyrılırdı, yine böyle yaptığını bilsem de umursamıyorum. O benim utanmaz çocukluğuma tanıklık etti.
Evet, saygının ne olduğunu yıllar içinde, acı tecrübelerle öğrendim. Bir keresinde zihnim bana bir oyun oynadı, gizliden saygı duyduğum (karşısında küçüldüğüm), açıktan birmiş (üstünmüş) gibi davrandığım ne kadar insan varsa bana bela oldular. Her gece yatmadan evvel birinin suratını gördüm ve derim öylesine gergin bir hal aldı, şakaklarım öylesine ağrıdı ki, kendimi bir akıl hastanesinde buldum. Orada da çok acı çektim. Ama nihayetinde kapıma dayanan ve bana işkence eden tüm saygınlardan daha fazla özür dilemem, karşılarında yere kapanıp “tamam, ben küçük biriyim” demem gerekmiyordu. Küçük biri ne kelime sevgili okur, ben hep bir hiç oldum.
Saygıyı bilmemek, tanımamak işte böyle bir şey, insana birçok ders öğretiyor. En azından saygın yoksa başka hiçbir şeyinin de olmadığını eninde sonunda anlıyorsun. Her ne yaparsan yap belirli bir seviyede yapmalısın, tabii bu belirli seviyeyi yukarıda tutmak için de saygını koruman gerekiyor, yoksa rezil oluyorsun. Öyle rezil oluyorsun ki hem de Suavi dişlerini bile göstermiyor, kendine hiç yakışmayan sakalını kaşıyor, yüzünü ellerinin arasına alıyor, senin için utandığını anlıyorsun. Sonra Suavi’yle arkadaş kal kalabilirsen. Ben kaldım. Çünkü Suavi benim yaşam yolumu bir çeşit merakla seyrediyordu. O hep meraklı biriydi ama zarar göreceği anlarda gereken refleksleri göstermeyi bilmiyordu. Onu çok sık azarladığımı söyleyemem, birimizin hatası diğerini sustururdu, ancak azarlandığı zaman da yine sakalıyla oynamaktan fazla bir şey yapmıyordu. Bir ara polis olmak istediği için, bir ara esrar denen illete fazlaca bulaştığından, bir ara yanlış bir kadına aşık olduğundan, kadın belalıydı, bir keresinde de bana küfür etmeyi alışkanlık haline getirdiğinden onu yüzü kızarana kadar haşladım. Daha başka da hatırlamıyorum…
Çocukken ne kadar utanmaz olduğumdan bahsedecektim, sevgili okur; unutmadan bir noktaya değinmek istiyorum. Sadece utanmazlık değildi gelgelelim, ben çocukken kendimi bir dev gibi görürdüm, geri kalan hemen herkes de ufacık, önemsiz, değersiz, sıradan, bayat, vasat insanlardı. Ben öyle değildim. Dayak da yesem, dayak yerken bir kız gibi ağlasam, hatta bunu küçük saydığım tüm bir yaşıtlarım seyretse bile, ben yine içimden büyüklenmenin bir yolunu bulurdum. Çünkü ben, bir şekilde, dünyanın en bir önemli insanları arasında olmalıydım. Bunun başka bir yolu yoktu. Sadece bu inancı korusam ve inatla yaşamaya devam etsem, hayatıma yaraşır davranmış olurdum, evet özeldim, belki başıma gelen tüm zorluklar da bu yüzden gelirdi hatta. Yine de yetişkinlerin bana bakışında bir tuhaflık olduğunu sezinleyebiliyordum. Onlar iyi aile terbiyesi almış ya da almamış çocuklar olarak görürlerdi, büyüklerine saygılı ya da saygısız çocuklar olarak ikiye ayırırlardı bizi; ve işte büyüklere saygılı olan bunu muhakkak yalakaca niyetlerle yaptığı için, ben büyüklerin sevgisini ya da onayını pek öyle istemez, bununla ilgilenmez görünür, hatta onları kündeye getirebilecek olsam, bunu asla ıskalamazdım. Onlar da hakkımda “ne kadar terbiyesiz” veya “ailesini ne kadar da utandıran bir çocuk” derlerdi, yani, demiş olabilirlerdi, pekala ben hakkımda böyle düşündüklerini mütemadiyen hayal ediyordum.
Bunların hepsinin suçlusu bizim ihtiyar, çocukken onu pek az görürdüm ve en küçük hallerime dair hatırladığım tüm anılarda ben, rahmetliden delice korkuyorum. Ellerinden korkuyorum, avuç içleri rüyalarımda birden kapkara kesiliyor ve bana uzanıyor. Asıl sorunum bu elin niyetini bilmemek. Çocukken bu benim içimde bir çatışkıydı. Babam ölmeden bir veya birkaç sene önceye değin de bir türlü bu çatışkıdan kurtulamadım. Hep, bir şekilde, ihtiyarın beni aslında sevmediği, benim onun bir tür pişmanlığı olduğum gibi düşünceler aklımı kurcaladı, kendime böylesi kötü bir mercekten bakmama sebep oldu. Ben de bu kötü mercekten kendimi seyretmeyi dert etmedim, daha ziyade, babamdaki güzelliği annemin gözünden, onun kadınsı ihtiyaçları açısından görmeye çabaladım, böylelikle ufacık halimle ihtiyara büyüklük gösteriyor, ona izin veriyordum; bu çirkin, ama içten içe temiz bir düşünceydi, onların arasında beni aşan bir şey olduğunu anlamak, benim gibi burnu büyük bir çocuk için fazladan bir tevazuydu. Aslında bir bakıma, belki de başka bir şansım olmadığını bildiğim halde krediyi kendi haneme yazıyordum. Bu zamanlarda rahmetli tekstilden epey haneli kazanıyordu ve kendi döneminin her erkek erkeği gibi alem yapmaya falan epey düşkündü, bu yüzden annemle ettikleri kavgalarda gözüme hep olduğundan daha kirli biri gibi göründü ve sanıyorum zenginlikten ve para hırsından da ta bu yaşlarımda bile, zenginliğin hep kötü bildiğimiz şeylerle ilişkili olduğunu düşündüğüm için uzak durdum, hatta bir nebze bunlardan nefret ettim.
Benim hayatımı soracaksın, biliyorum sevgili okur, ihtiyarı veya bizim Suavi’yi neden bu kadar anlattığımı anlamadığın için, küçük bir kafa karışıklığı yaşıyorsun. Ancak baştan söyleyeyim, benim öyle kendime ait geniş, çok yönlü bir hayatım yok. Sıklıkla insanlardan kaçıyor ve onlardan korkuyorum, bir hastalık derecesinde yapıyorum bunu. Ellerim kaşınıyor, bileklerim ağrıyor, canım daralıyor, yalnız olduğum ve kanepeme oturup karşımdaki duvarı seyrettiğim anları mütemadiyen özlüyorum. Her nasılsa bu durumda bile kadınlarla aram iyi. İnsanlardan en çok kaçındığım dönemlerde bile birkaç bedene sarılma imkanı buldum ve bazılarıyla uyumaktan fazlaca keyif aldım. Tek sorunum onların bir çeşit toplumsal bir boyut kazanan, sevginin bir üst kademesi olan ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılayamamamdı. Belki de Dazai’nin insanlığını yitirdiği yerdeyimdir, bilmiyorum; intiharı eskiye göre daha sık düşündüğüm oluyor, ancak cesaret edemeyeceğimi, yüreksizin biri olduğumu da biliyorum. Neyse, kötüden bahsedip kötüyü çağırmamak gerek…
O halde diğer insanlar gibi yapmalıyım; nasıl ki çoğunluk hep iştahla anlatacak bir konu buluyor ya, ben de öyle yapmalıyım, seninle dedikodu etmeliyim: Bir hafta kadar önce karşı daireye yeni birileri taşındı, kiracı olduklarını varsayıyorum, üç kişilik bir aile, üniversite çağında, belki biraz daha büyük bir kız ve yaşlı bir anne ve baba. Gerçekten ailenin peder beyi benim ihtiyar sağken ne kadar yaşlıysa o kadar yaşlı duruyor ama dinç bir adam olduğu da su götürmez. Onlar taşınırken bazı kolileri çıkarmalarına yardım ettim ve kendimi dünyanın en iyi bir insanı gibi hissettim diyebilirim. Bu yaz gününde, bu korkunç sıcakta kimsenin yapmayacağı bir iyilikti. Kızlarıyla birkaç defa göz göze gelsem de konuşmadım, ailenin muhafazakar olduğu ve kızlarına düşkün olduklarını anladığım için, biraz daha, sanki fazladan saygı duyuyormuş gibi yaptım. Kız öyle çok da güzel sayılmazdı. Biraz kemerli bir burnu olduğu için belki de böyle söylüyorum, bir kızı güzel veya çirkin yapan şeyin burnu olduğunu sık sık düşündüğümden belki de. Ama uzun saçları bu kusurunu örtüyordu. Uzun, dalgalı, kopkoyu bir kahverengi, belki de siyah, kömür gibiydi, ışıktan dolayı tam seçemedim, bizim apartman az ışık alır, ama ben güneşte daha açık bir rengi olacağına emin olduğum bu uzun saçlardan etkilendim. Belki de kusuru olan kemerli burnuyla bir araya geldiğinde, çirkin ve güzel arasında şahane bir denge kurduğundan, işte, eve geldiğimde kızın saçlarını düşündüm. Hatta birkaç defa kızı çöpü çıkarmak için apartmanda gördüğümde, saçlarını topladığı için ona sinirlendim de, böyle yapmamalıydı. Eh, şimdi sarılacağım bir sonraki bedenin belki de bu kız olduğunu düşünüp iğrenç hayaller kuruyorum, ancak kız saygılı bir insan olduğundan, ben de bunu, saygıyı, bir türlü anlayamadığım için, bu olasılık düşük görünüyor. Artık adı her neyse o, eğer ki beni gerçekten tanırsa, biliyorum ki yargılayacak. Çalışmadığım, hazıra konduğum, kötü bir rahata alışkın olduğum için beni küçük görecek. İşleri hayatlarının tek manası olmuş, koştur koştur yaşamayı seven diğer herkesin bana baktığı gibi bakacak, kemerli burnunu yukarı kaldıracak, belki suratını ekşitecek. Ancak ben diğer hiçbir şeyde bir mana bulamadığım gibi, çalışmakta da bulamıyorum sevgili okur; belki sen bunun nedenini anlıyorsun, belki anlayacaksın, yo hayır, belki sen de hiç anlamayacak, bana onlar gibi tepeden bakacaksın.
Sana hayaletlerim olduğunu ve bu hayaletlerin beni insanların arasına, en kalabalıkların içine, tüm düsturlu durmam gereken anların göbeğine dek kovaladıklarını söyleyecek olsam, bana belki biraz inanırsın, ama bence çoğunlukla kendime gelmem gerektiğini söyleyip geçeceksin. Fakat bu hayaletler harikulade hayaletler çok sevgili okurum; amansızlar, dişliler, sesleri var ve nasıl canımı acıtacaklarını, beni kötü durumlara sokacaklarını da iyi biliyorlar.
“Sen iflah olmaz bir delisin.” demişti Suavi bir keresinde; “İflah olmazsın, çünkü hem deliliğini kabul ediyor, hem de bu konuda kimsenin bir şey yapmasına izin vermiyorsun. İnsanlara havlamaya hazırsın. Hav! Hav! Bazı köpekler doğaları gereği saldırganlardırlar ve sanki hem saldırgan davranıp hem de anlayış beklerler ya, sevgili arkadaşım, sen tam olarak böyle birisin. Ama belki de seni bu yüzden seviyorum. İlk karşılaştığımız orta okul yıllarında, beni bıçaklayacağını sanmış ve yanındayken habire tedirgin olmuştum. Sense başkalarının zorbalığına karşı beni koruyup gözettin ve ben içimden dumura uğradım. Belki de kötü görünen huylarını böyle böyle, altında bir takım başka erdemler, bazı çok yaygın olmayan yasalar, biraz sokaktan gelme yasalar olduğu için zamanla sevdim…”
Kulaklarını dört aç sevgili okur; Suavi katiyetle böyle konuşmaz. Ancak onun farklı zamanlarda söylediği, yahut da söylemeye niyetlenip sustuğu şeyleri bir araya getirip biraz da kendi sesimden kattığımda, sonra bunu sana aktarmam gerektiğinde, ortaya buna benzer bir konuşma pekala çıkabilir. Ben bizim Suavi’yi korumam gerektiği her an hakkıyla korudum. Ama niyeyse ona ihtiyacım olduğunu, sırf yıldızı benden daha sönük birine ihtiyacım olduğu ve Suavi’den başkasını bulamadığım için ona ihtiyacım olduğunu bilmek, arkadaşlığımızın tepesinde ayrılmaz bir gölge olarak öylece durdu. Yine de arkadaşlığımızın hala daha sürüyor olmasına şükrediyorum. Pekala bizim babalık nalları diktikten sonra birlikte içebileceğim birinin muhakkak olması gerekiyordu ve Suavi bu dünyaya yargılamak için gelmemişti. Aslında onda sevmediğim ama kullandığım huylardan biri de budur. Suavi hayır diyemez, Suavi katlanır, razı gelir, katılır ve muhakkak, en berbat durumlarda bile kendine bir eğlence çıkarmasını bilir.
Ben bir bakıma bunun tam tersiyim. En eğlenceli durumlarda bile kederlenecek, dünyanın makus tarihine küfredecek bazı şeyler kolayca bulur, kimsenin aklına gelmeyecek bağlantılardan bunları gün yüzüne çıkarır, kendi keyfimin içine ettiğim gibi başkalarını da huzursuz etmenin yollarını ararım. Çünkü sana peşimde hayaletler olduğunu söylediğimde doğruları söylüyordum sevgili okur, bu konuda yalan söylüyor olmayı ne kadar istediğimi bilemezsin. Eğer aklındaki soru buysa, evet, kendimi hastalıklı sayıyorum ve bu konuda her gün giderek daha da haklı çıktığım için, bir açmazın içindeyim. Belki kötü bir anlatıcı olduğumdan bu açmazı olduğu gibi sana ifade edemiyorum, belki de bir başka hayalet bunu yapmamı bana yasak kılıyor ve benim önüme geçiyor, emin ol bunu bilmesem de, çırpındığıma, bir sonraki evrenin belki de tümden boğulmamla sonuçlanacağına adım gibi eminim. Bundan delice korkuyorum da.
Yürüyüş yapmaya çıktığım vakitlerde, bunu mahalle sakinlerinin beni görüp hakkımda kötü şeyler söylemesinden çekinerek, hava soğuksa yüzümü gizleyebilmeme şükrederek yapıyorum. Çünkü sıradan hayatın sıradan zorluklarıyla sıradan bir ahlakla mücadele eden bütün saygın insanlar, muhakkak beni gördüklerinde akıllarına hakkımda kötü düşünceler getirecekler ve sonsuzca haklı oldukları baştan belli olduğundan, ben bu düşüncelere karşı sağlam bir kabuğum olmadan, etkiye açık hale geleceğim. Bir defasında falla ilgilenen, kişiliğimin bütün pürüzlerini şıpır şıpır ortaya döken bir hanımefendi hakkımda bunu söylemişti. Etkiye, bilhassa insanların hakkımdaki düşüncelerini sezinleyerek feci halde açık hale geliyordum ve gardım sürekli düşüyordu; çaresizleştiğimdeyse, saygın konuma gelmek adına bir şey yapmaktan bilfiil uzak durduğumdan, bunu kendime sonsuzcaymış gibi, çektirdiği acının her bir zerresini tadarak yaşatıyordum. Nitekim bu öyle bir şeydi ki, başımdaki belayı benden başkası zaten def edemezdi, bunu katiyetle benim yapmam icap ediyordu.
Aklıma gelen parlak bazı anlar var. Mesela bir keresinde Suavi’yle şarap almaya gitmiştik ve ben öylesine sıradan bir anda, sırf evimde olmadığım için, belki de öylesine insanlar, beni hiç tanımasalar bile etrafımı kuşattığından, handiyse bayılacaktım, kendimi çok kötü hissettim. Bunlar aslında tümüyle kendim hakkımdaki kötü düşüncelerimden kaynaklanıyor. Önce ben kendi hakkımda kötü düşünüyorum, sonra bunları kendime dile getirecek cesaretim olmadığından mıdır, başka bir nedenle midir bilmem, diğer insanlara yansıtıyorum ve herkes hakkımda kötü düşündüğünden, kaçınganlığa sarılmam, evden çıkmamam, insan yüzü görmemem gerekiyor. Tamam, kötü şeylerle seni fazlaca bunalttım belki de sevgili okur, ama ne yapabilirim, sen karanlık olduğun sürece bütün doğruları dile getirmeliyim, aklımda ne varsa sayıp dökmeliyim.
Sayıp dökme demişken, sanırım bu, bende çocukluktan kalma bir alışkanlık aslında. Her zaman çenesi fazlaca düşük birisi oldum ve belki de çok fazla konuştuğumdan, aslında haklı da olsam yeteri kadar ciddiye alınmadım. Laf kalabalığı yapıp insanların beni karmaşık, anlaşılması güç görmesini sağlamaya çalışıyordum, aslında bir derdi olan insan anlaşılmak ister, niyeyse tersi yönde giden ben, biliyorum inanması güç ama, sonra da neden anlaşılmadığımı kara kara düşünüp hırsımı kamçılıyordum. Suçu hep başkalarına attım. İnsanın her koşulda kendini aldatmaya eğilimli bir canlı olması şaşılacak iş. Kalender bunu anlıyordu, bu yüzden mektuplarında açıkça beni kötülerken, kendimi kandırma eğilimimden de bahsetti, sonra taklit etmeyi bırakmayı amaçlamamı bana şart koştu. Kalender’in yanında Suavi’den beter oluyordum, ona öyle saygı duyuyordum, onu kafamda öyle yüksek bir yere koyuyordum ki sevgili okur, Kalender hakkımda her bir şeyi dilediği gibi söyleme özgürlüğüne sahipti. Buna belki sonra etraflıca değinirim. Şimdi biraz daha kendi yalnızlığımdan bahsetmek, sana biraz nefes aldırmak istiyorum.
Dışarıda hava berrak, ay pırıl pırıl, insanlar akşam yürüyüşlerini yapıyor, yahut da hava almak için kapı önlerine çıkıyorlar. Gençler takımlar halinde yokuşları arşınlıyor, bazıları küfürleşiyor, caminin yolunu tutan ihtiyarların aksak adımları beni kederlendiriyor, mutsuzluğa alışmış bütün çehreler beni kederlendiriyor; bir şey nasılsa öyle mi kalmalı, yoksa acıya dayanıklılık gösterip kendi kabuğunu ille de kırabilmeli mi, bunu soruyorum. Nasılsa öyle kalmayı başaran her bir şeye gıpta ediyorum. Çünkü ben vaktiyle çok fazla savruldum. Hayatımın başarısız deneyinin öznesi haline geldim, yanlışlar zihnimde takıntılara evrildi, sınırları zorladım, kendi eşiklerimden kapı dışarı edildim. Kabuğum kırıldı, ama içeride ne kadar çirkinsem, dışarıda da o kadar çirkindim, değişen hiçbir şey yoktu…