← Back to Work0% of chapter
Emek Katran

CHAPTER 3

SAPLANTI

İsmail Hakkı Kılıç

Suavi’yle sessizce koltuğa kuruluyoruz, önce duvara bakarken arkadaşımın homurtuları duyuluyor, sonra ben de ona benzeyen, ancak onunkileri bastıran manasız sesler çıkartıyorum. Kendimizce komiğiz ama güldürmüyoruz. Bütün bir aradalığımız bir rastgelelikten ibaret. Suavi bunu iyi biliyor. Ben ona şaşırırken aslında bize şaşırıyorum. Bunu da biliyor. Birazdan kabalık edeceğim.

“Ne diye geldin ulan?” diye soruyorum.

“Şeytan yüzünü görmeden yapamıyorum.” diye yanıtlıyor Suavi.

“Zaten alkollüyüm.” diyorum ben bu kez; “Eğer ki poşetteki düşündüğüm şeyse.”

Poşeti havaya kaldırıyor, içinde gerçekten de düşündüğüm gibi büyük bir şişe var.

“Yine en ucuzundan aldın, değil mi?”

“Param yok” diyor, “param, sana anlatamıyorum.”

Suavi’yi daha fazla kızdırmak istemiyorum. Mutfağımdan temiz iki bardak getiriyorum, yanında yiyecek hiçbir şeyimiz olmadan, sadece sigara dumanına boğularak ve boş duvarı seyrederek dünyadan kopuyoruz, şarabın orta yerine çok kısa bir sürede varıyoruz ve sıcaklayıp arkamıza yaslanıyoruz. Aramızda bir kız olsaydı yarışırdık, bir erkek olsaydı şayet kim daha iyi geçinecek bu kez bunun çekişmesi hissedilirdi, aramızda boşluktan başka bir şey olmadığında yan yana susuyoruz ve bunda hiçbir mahsur görmediğimiz için sessizliklerimizi ancak saçmalayışlarımız bölüyor. Afrika’dan ülkeleri sayma oyunu oynuyoruz, ben yalnızca iki ülke biliyorum, Suavi altı ya da yedisini ezbere biliyor, biraz daha eşeklik ediyor sonra, bunların arasındaki farkları sıralamaya kalkıyor, ki bana göre hepsi aynıdır çünkü Afrika’dır, bu kez ben cahilliğimle yüz yüze gelip sinirleniyorum. Bilgi bana dışarıdan, şarap içmeye susadığın bu iki ayaklı dostumun suretinde ve ancak haftaların, ayların belli günlerinde uğrayıveriyor. Cahilliğim hafife alınacak gibi değil. Çünkü bu kez Suavi bu ülkelerin Afrika’nın nerelerinde olduğuna dair ipuçları veriyor, bense kuzeyini ve güneyini de bir sayıyorum kıtanın, sonra Afrika’nın bir kıta olduğundan şüphe duymaya başlıyorum. Benim entelektüel silahım olan şüphe genelde semantik bilgilere yönelip en gereksiz anlarda ortaya çıkıyor ve ben genel geçer tüm bilgilerin orta yerinde takılıp kalıyorum. Şüphe duymamın bir sebebi varsa, yani Afrika’yı bilmek için taşına toprağına dokunmam, yerlisiyle hoşbeş etmem gerekiyorsa, o vakit vay halime. Ancak şimdilik tek sorunum bu şüphe huyumun beni olduğumdan çok daha cahil göstermesi. Yüzüm şaraptan ve utançtan kızardığı gibi homurtusuz, horlamasız, pirüpak bir sessizliğe gömülüyorum, az ışık alan bu oturduğumuz alan, ufacık salonumun bu en kötü, en karamsar boşluğunda kendi zihin dünyama dönmeye heves ediyorum. Suavi Afrika’yı unutup Avrupa’dan saymaya koyulursa benimle aşık atmaya kalktığını açık edecek ve bu kez ben cahil olan taraf da olsam, onun bu boş kibri haneme bir galibiyet yazacak, kibrinden dolayı önce ben sonra ikimiz Suavi adına utanacağız. Ancak böyle olmuyor. Suavi cahiliyemin üzerine daha fazla gitmiyor ve benimle gerçekten konuşabileceği bir konu aradığı açık. Fransız Yeni Dalga’sından, Truffaut’nun filmlerinden, başına bir sürü hadise gelen bir oğlan çocuğunun hikayesinden bahsediyor, katı ama vicdansız bir toplum görüyoruz birlikte, insanları hem başıboş bırakıp hem cezalandıran sisteme içerliyoruz; “aslında bunların hiçbir önemi yok” diyoruz bir yerde, başka bir yerde nasıl olup da gerektiği kadar üzerine düşülmediği için (şu veya bu şeyin) birlikte kızarıyoruz, bu kez Suavi’nin eline bir kamera alıp beni sinirlendirdiği anlar aklıma gelince sinemadan da konuşmak hoşuma gitmiyor.

“Aslında biliyor musun Suavi, geçtiğimiz günlerde insanın her şeye bir duygu sonucu hükmettiği kanısına vardım. Bir konuda, diye geçirdim içimden, bir kararın son anlarında devreye giren şey muhakkak duygudur. Ve diğer tüm özelliklerimiz de, ortaya koyduğumuz çabanın ürünü ve eşlikçisi diğer her şey yani, bizi bu son duyguya hazırlar. O halde, sevgili dostum Suavi, son duygusu güçlü olan doğru kararlar verebilir, bunun üzerine düşündüm; son duygusu diye bir şey olmalıydı pekala. Ve bu son duygusu denen şey kendisinde zayıf olan kararsızlar, muhakkak güçsüz kararlar alırlar çünkü güçlü karara yetişememiş, onu gereken duyguyla kıskıvrak yakalayamamışlardır. Sanırım bendeki sorun buydu Suavi, benim son duygum çok zayıftı ve ben şüpheciydim. Ama sen benim gençliğimin tüm evrelerini biliyorsun, bir aralık bu son duygusunun bende de güçlü olduğu zamanlar vardı, hayat beni döve döve bu hale getirdi…”

Suavi’ye içimi açıyorum, arkadaşım da yalnız önemli bir şey duyuyormuş gibi ama katiyetle daha fazlası olmadan can kulağıyla dinliyor. Bazı cümlelerim arasında homurdanıyor, çıkardığı bazı sesler beni kızdırsa da bu seslerin ağzından değil de kulağından çıkmasına seviniyorum. Karnımız şişti yüzlerimiz kızardı, hatta tebessüm etmeye bile başladık. Birbirimize bakıp gülüyoruz. Suavi güldüğünde üst dişleri alt dudağına baskı yapıyor. Yıllarca bunu yapmaktan alt dudağının ezilmiş, buruşmuş, yumuşamış hale gelmesine dikkat ediyorum. Muhtemelen dostumun bedeninde bu kadar bozulmaya uğramış bir diğer uzuv, organ daha yoktur, bunu ona senelerdir bir türlü söyleyememiş olmama önce şaşırıyor, sonra kendimi tutabilmiş olmamdan dolayı gururlanıyorum. Dişleri ona senelerdir bu kötülüğü yapıyor ve kavanoz dibi gözlüklerinin arkasından dünyaya bakan ufacık gözleri boncuk gibi bir yerlere sabitlenip kaldığında, çok çok alakasız yerlere baktığında dahi, görüşü silik de olsa bu dişlerin görüntüsünü içeriyor mu, meraklanıyorum. Şimdi kendimi bir kez daha gururlandıracağım ve bunu Suavi’ye sormayacağım.

Suavi’yle deniz canlılarına dönüşüyoruz. Deniz kızlarını kıyıya kadar takip etmiş ve onların enkazıyla karşılaşmış iki deniz ineğiyiz; zayıflamış ve ölmeye yüz tutmuş halimizle, sanayide kansere yakalanmış gibi duran, iri kemikli, hoş düşünceleri olan bir takım adamların hüzünlü suratlarını andıran bakışlarımızla duvarı seyrettiğimizde tek gördüğümüz ölmüş deniz kızları, kaçırdığımız aşklar ve başarısızlığımızın kanlı canlı bize görünür olduğu bu andan başka bir şey değil. Belki Suavi buranın Afrika kıtasının bir kıyısı olduğunu düşünüyor. Belki okyanusun çölle buluştuğu Namibya’nın kumları bizi bekliyor. Bizi sudan karaya geçişin beklediği bu zamanda, milyonlarca yıl sonra neye evrileceğimizi kestiremediğimiz gibi, hem sudaki alışkanlıklarımızı unutmamız, hem de koca çölü arşınlamamız gerekiyor. Buranın Namibya olduğuna yüzde yüz emin olan Suavi benim şüphemden rahatsız oluyor, ancak bu kez ikimiz de dünyanın bir hayli güneyinde olduğumuza eminiz. Boğazımızdan kan kırmızısı şarap akıp midemize indikçe, alkol kanımıza karıştıkça kurduğum bu tuhaf hayali arkadaşıma anlatmamın bir yolu olup olmadığını sorguluyorum. Belki de çoktan anlattım ve anlattığımı unuttum. Sadece dünya döndüğü ölçüde hareket ediyoruz ve insanın çıldırtan bir iştir ki hiçbir şey olmuyor, o kadar olmuyor ki, artık bu oluşun nasıl olduğunu bile hayal edemiyoruz; işte bu hareketsizlik içinde, yalnız sigara ardına sigara yakarken bir şey oluyor ya da başımızı duvardan çevirip birbirimize baktığımızda; biz olay sözcüğünün kapsama alanından çoktan uzaklaşmış ve eskiden olan ne varsa unutmuşuz. Şimdi hayat sadece başımıza geliyor ve kafasını toprağa gömen hayvanlar gibi kötüden saklanıyoruz.

“Hatırlıyor musun Suavi, lisede okula yeni bir kız gelmişti de ikimiz de bu kıza aynı anda aşık olmuştuk? Sonra bir süre boyunca birbirimizden sakladık. İlk sen itiraf ettiğin için ben kendi hoşlantımın geçmesini bekledim. Ama ben böyle yaptıkça kız rüyalarıma girmeye, gündüz düşüncelerim arasında daha çok yer etmeye başladı. Kötü bir durumda hissediyordum kendimi, sana yamuk yapamazdım. Bu kaldığım ilk ikilemdi. Sonra sana itiraf ettim, biraz didiştik ve nasıl olduysa kıza aynı anda çıkma teklifi ettik. Kız ikimizi birden reddedince de bu olayın üstünü örttük, ancak bir şey söyleyeyim mi, o gün kendimi sana çok yakın hissetmiştim, bu yakınlığı bir daha kimseyle yakalayamayacağımı da biliyordum üstelik…”

“Sonra gidip o kızla öpüştün.” dedi Suavi ve yüzünü buruşturdu. Bu kez ben arkadaşıma bakıp sıcak gülümsememi takındım. Artık bunlar dert değildi çünkü dünyanın bütün deniz kızları telef olmuştu ve biz kocamıştık, yaşımız geçmişti, dünyaya karşı kısırdık, bunu, bütün kötü şeyleri, haneme yazan tüm yenilgileri Suavi’yle paylaşıyordum ve bunun müthiş bir tadı vardı. Yıllar içinde azalsa dahi asla bitmeyen, Suavi’nin hep burada olacağını bilmenin, bir konuda şüphe duymamanın insanın yüreğini ferahlatan tadı, can sıkıntısına su serpen tadı…

Suavi gidiyor, yalnız kalıyorum, saat çok geç, neredeyse gece yarısı olmak üzere; konuştuğumuz, sustuğumuz, birlikte akıl yürütmeye erindiğimiz bir yığın konunun kalıntısı zihnimde son bir tur atıyor, kırıntı tadında hissediliyorlar ancak zihnimle bunlara bir şey yapamıyorum, düşünmek, kendi düşünce sürecim dışında düşünmek, her zaman ve en kısa sürede dahi yaptığı gibi beni yine yormuş. Kanepeye çörekleniyorum, salonun açık camları içeriye temiz hava dolduruyor, sıcaklamışım, Suavi’den kalan şaraptan son yudumlarımı içiyorum. Midem bulanıyor, bu kez kanepeye uzanıyorum. Suavi’yle yapmayı çok istediğim ancak yapamadığım, belki yalnız hep kendi zihnimde yaptığım bir konuşmayı yapıyorum.

“İşte böyle sevgili arkadaşım… seninle dünyanın sonuna gitmek ve orayı görmek isterdim. Çünkü seninleyken insan dünyanın bir sonu olduğuna inanabiliyor.”

Önce homurtular yükseliyor Suavi’den, sonra mest olarak gülümsüyor.

“Bazen beni sinirlendiriyorsun ama. Kafayı seninle bozuyorum. Uğraşacak başka kimsem olmadığından sevgili arkadaşım, senin özgürlüğünü daha nasıl kısıtlarım, seni kendime nasıl daha bağımlı bir hale getiririm hesap yapmaya koyuluyorum. Bana iyi göründüğünü, ama yalnız başına kaldığında hakkımda kötü şeyler tasarladığını da hayal ediyorum. Benim arkadaşlığım böyle Suavi, sen masum da olsan, suçlu da olsan, şüphe etmek fıtratımda var. Bu yüzden ben arkadaşlığımızı belli aralıklarla kirletip sana daha pişman bir halde geliyorum. Seninle yarışıyorum. Senin iplerin benim elimde olsun istiyorum. Belki de sırf başka hiçbir insan bana bu denli kolay olmayacağı için, bunu adım gibi bildiğimden seni sevdiğimi, değerli saydığımı sanıyorum. Belki de görüşmelerimizi azaltmamın sebebi bu. Senle aramızdaki şeyin her geçen saniye daha dayanıksız hale geldiğini hissetmemden. İşte, benimle dünyanın sonunu görmek ister misin Suavi?”

Bu soruyu sorduğum için, bana engel olmadığı için Suavi’den nefret ediyorum.

-

Yine günler geçti sevgili okur, ve ben nihayet çay bahçesindeki sarışın kızın yüzünü hatırladım. Aslında tam olarak kendiliğinden hatırladığım söylenemez. Çok bunaldığım bir akşam, hiç ümit etmesem de çay bahçesine hava almaya gittiğimde, bir şans eseri bu kızı yine benden birkaç masa ötede görüşümü kapatırken gördüm. Eve döndüğümde gözlerimi kapattım ve ismini çıkarsamaya çalışarak kendi kendime bir oyun oynadım. Zavallıca bir oyundu. Özgüvensiz, sefil bir aşık olma yolunda kararlı adımlarla ilerlediğimin bir kanıtıydı bu. Sonra daha kötü bir şey oldu, kızın adını tahmin etmeye çalışırken Emine’de takıldım kaldım ve beni baştan aşağı sıcak bir sinir hapsediverdi. Bu çirkin komşu kızımın hayallerimi işgal etmesi canımı son derece sıkıyordu. Daha evvel de olduğu için bu kez kendimden şüphe ettim. Yine de, tüm bu komşu kızı bahsi bir yana, sanki aşık olmak, bir hiç olmamak için direnmeye benziyordu.

-

Çay bahçesinden kalkıyorum, bugün sarışın kızı göremedim, garsonlar da benimle yeterince ilgilenmedi. Keyfim kaçıyor. Sıkıntıdan yürüyorum, yapılacak hiçbir şey yok. Beni hapsedeceğini bildiğim halde, başka hiçbir çarem olmadığı için herhalde, kütüphanenin yolunu tutuyorum. Orada beni uzun süredir bekleyen Remzi Efendi tarafından kapıda karşılanıyorum, yine elleri ve kollarını fazlaca kullanarak, kısık sesle beklememi söylüyor. Bekliyorum, peş peşe bir sürü dakika, hayır on dakikalar akın ediyor, içimdeki sıkıntı daha da büyüyor ve bir anlığına kendimi Remzi Efendi’ye az sonra adeta köle kılacak olmaktan pişmanlık duyuyorum. Bir hanımefendi kütüphanede yerine bakmayı kararlaştırınca pasajın dışına çıkıyoruz, hemen kapıya bitişik çay bahçelerinin iskemlelerine kuruluyoruz.

“Neredeydin be oğlum?”

“Buralardayım Remzi Ağabey, sadece kitaplarla aram olmadığı için…”

“En azından, okumuyorsan da, arada bir Remzi Ağabey’ini görmeye gel, hayırsız.”

“Haklısın Remzi Ağabey.”

Cahilliğim bir kez daha yüzüme vuruluyor, yutkunuyorum, Remzi Ağabey yine insanlardan şikayet etmeye başlıyor, bunalıyorum ama can kulağıyla dinlemekten başka çarem yok.

“Herkes işini yapacak!” diye gürlüyor; “İşin patates ekmekse patates ekeceksin… İyi ekeceksin, ürüne ve toprağa gözün gibi bakacaksın. İşin pompacı olmaksa bunu da hakkıyla yapacaksın. Oysa en kutsal mesleklerde bile bir hayli çürük yumurta var… Disiplin yok! Kızma, alınma ama bu biraz senin kuşağının meselesi. Büyük hayaller kuruyorsunuz, razı gelmiyorsunuz, çalışmıyorsunuz, hep en iyisine layık hissetmeye alışmışsınız. Hayır, bu nereden geliyor bilmiyorum ki! Padişah torunu musunuz?”

“Ben sana hak veriyorum Remzi Ağabey.”

“Hak veriyorsun ama çalışmıyorsun, kerata!”

“Çalışırsam işimi layığıyla yapmayacağımdan şüpheleniyorum.”

“Sen bana bak, böyle her şeyden şüphe edecek misin?”

Aslında Remzi Ağabey de içten içe ona hak vermediğimi biliyor. Bu yüzden düşüncelerimi yakalamak için fazladan bir çaba harcıyor. Ben boşluğa bakıyorum. Gözlerim kaldırım taşlarına, iki dükkan ileride dönen dönerin vakur hareketlerle kesilişine, taşınan çay tepsisindeki bardaklara bakıyor, sonra kulaklarım da hatta bu bardaklardaki kaşıkların çıkardığı metalik sese takılıyor, Remzi Ağabey’in şikayetleri dışında herhangi bir şeye odağımı verebilirim, bir karınca sürüsü bile merakımı peşinden sürükleyebilir. Beni asıl rahatsız eden Remzi Ağabey’in fazladan bir insanlığı ve önemli hiçbir şeyden konuşamıyor olması. Beni ilgilendiren dünya dönerken insanların ne yaptığı değil, dünyanın dönüyor olması daha çok. Bu yeterince şaşırtıcı değil mi? Bunu Remzi Ağabey’e bir türlü kanıtlayamıyorum. Anlatacak pek az şeyi kalmış biri iyi bir dinleyici de olamaz. Bu yüzden onu dinleyemiyorum. Yanımızdan geçip giden bir hanımefendinin parfümü bana eski bir aşkı anımsatıyor ve ben bir süre oradan uzaklaşıyorum. Belki babamın mezarına gitmeliyim. Ölmüş bir aşk bana bizim ihtiyarı ihmal ettiğim gerçeğini bahşediyor. Remzi Ağabey eksik dişleri arasından tükürürken gençlere her bir saniye daha da öfkeleniyor ve kızarıklık boynundan yukarısına hücum ediyor.

“Haklısın Remzi Ağabey…” diyorum, bunu defalarca söylemekten yorulduğum en sonunda anlaşılıyor, sonra hatırlamayacağım insanların dedikoduları başlıyor bu kez. Arabasının kırılmış farına fahiş fiyat biçen bir sanayiciden, eve gelip mutfak tezgahı için astronomik rakamlar isteyen bir marangoza kadar, işini hakkıyla yapmayan, savsaklayan ve üstüne gözünü para hırsı bürümüş türlü insanlardan konu açılıyor, Remzi Ağabey’in bir an olsun bile haksız olduğunu düşünmeme refleksi beni boğuyor, ancak bu konuda hiçbir şey söyleyemiyorum. Bu tür insanlarda, bütün yaşam gayesinin haksız olmaktan kaçmak gibi bilinçdışı bir eylem üzerine kurulduğunu ve yine bütün haklılıkların da aynı eylem üzerine inşa edildiğini bildiğimden sessiz kalmaktan başka bir çarem olmadığını da idrak ediyorum. Remzi Ağabey sanki konuşmaktan elleri kolları bile yorulmuş görünerek dirseklerini avuçluyor, bileklerini sallıyor, başını mest ediyor parmaklarıyla, sonra ellerini katlayıp şişman beline yaslıyor ve bir kaşını havaya kaldırıyor.

“İnsanların gözünü para bürümüş ya… İnsanlar ne kadar kazıklarsa birini o kadar kazançlı sayıyor kendilerini… Toplumdaki saygı ölmüş. Esnaflık yerlerde. Kültür yok. Mantar gibi türeyen yeni yeni tipler var her bir köşede. Parası olan iş kurmaktan bahsediyor, bunu kolayca kazanca giden bir yol olarak görüyor; kimse işini nasıl daha iyi, daha kitabına uygun, usülüyle yapar bunu düşünmüyor. Bu toplum çürüyor genç arkadaşım, her geçen gün daha da katlanılmaz bir yer haline geliyor. İslam’a uymuyoruz çünkü. Dinsizleşiyoruz. Dini aramızdaki münasebetten çıkardığımızda, ‘Allah korkusu’ lafı bir şey ifade etmediğinde, bize bu çürüme kalıyor.”

“Haklısın Remzi Ağabey.”

“Oysa ki bizim dinimiz ne kadar güzel. Her şeyin başı hoş görü. Kul hakkı diye bir kavramımız var bizim. Ne diyoruz: Yidiği öldür hakkını yeme! Öyle bir hak yiyoruz ki bugün yiğidi ölmekten beter ediyoruz.”

“Haklısın Remzi Ağabey…”

“İnsan başta onurunu düşünecek arkadaşım. Elalem ne der, diye soracak! Saygın biri olmayı ta çocukluktan isteyecek ve bütün ömür boyunca bunun için çabalayacak. Ölümle de bitmeyecek bu, bir yerde insan kendine ölümden sonra nasıl anılacağını da soracak ve bunu bile dert edinecek. Bunun için, sırf bunun için işini layığıyla yerine getirecek, onu kendisinden başka kimsenin yapmadığı gibi, göze kolay görünerek, ama bütün incelikleriyle yerine getirecek. Sonra erdemli olacak, hoşgörülü, yardımsever ve güçlü olacak. Ufacık rüzgarlarda savrulmayacak. Kendini bilecek, tanıyacak. Başkaları için bir sevgi kaynağı olacak, başkalarının sevgisini de küçümsemeyecek. Böyle iyi adamlara ihtiyacımız var sevgili arkadaşım. Yoksa gerçekten de iyi adamlar, iyi atlara binip gittiler mi, bazen kendime soruyorum…”

“Haklısın Remzi Ağabey…”

“Biraz da… tabii herkes için geçerli olmasa da… insan az buçuk mürekkep yalayacak. Tarihini, soyunu sopunu merak edecek. Ecdadından örnek alacak. Eskilerin hoşgörüsüne böylelikle saygı duyduğu gibi, daha gençliğinden bunu taklit etmeyi, hayatın içinde işe yaradığını göre göre öğrenecek. Savrulmayacak. Şimdiki gençler kumara düşüyorlar, fuhuş batağına saplanıyorlar, çünkü dinleri imanları yok, çünkü ahlakın neden önemli olduğunu, toplumsalın bizi nasıl yatıştırıp dizginlediğini, baştan adam ettiğini kavrayamıyorlar. Kendi yalnızlıkları içinde boşa geçecek ömürlerine nasıl bir kötülük ettiklerini de bilmeden, öylesine yaşıyorlar. Oysa ki her şey hayatta haz değildir, kazancın tesellisi değildir, bunun ötesinde bir yığın kıymetli şey var. Değerler var, arkadaşım, değerler!”

“Haklısın Remzi Ağabey!”

İhtiyarın mezarı başındayken Remzi Ağabey’in söylediklerini düşünüyorum. Hemen yanındaki yerde annem yatıyor, anneciğim, onu belki babamdan bile daha çok özlüyorum. Ben de toplumsaldan uzaklaştım Remzi Ağabey, ben de erdemlere düşman kesilmiş gayesiz, geleceksiz bir genç oldum. Bunun acısını çekiyorum ama sen konuşurken içimden yalnızca senin bana uzaklığınla, yaşınla başınla alay edesim geliyor. Kendime engel olamıyorum. Kulaklarımı doğrulara kapatıyorum Remzi Ağabey.

Hava güzel. Sadece biraz serin. Sokaklarda yürüyorum, pasajın etrafında tur atmakla başlayan yolculuğum mahallenin her bir köşesini geziyor. İnsanların yüzlerini görüp konuşmalarına kulak kesiliyorum. İçimde bir heyecan var ve bu heyecan beni evime dönmekten uzak tutuyor. Yaz aylarının hiç bitmemesini istediğim, lacivert gökyüzü altında, bana aralıksız bir operayı baştan sona dinletecek ve bir an bile sıkılmayacağım bir heyecan, her zerreme ulaşıyor. Adımlarımın yankılarını duyuyorum, önümde boş sokaklar başlayıp bitiyor, serin havadan artık iyice üşüdüğümde evin yolunu tutuyorum.

-

Bazen heyecanlanıyorum sevgili okur, hayatımda bir şeylerin iyi yönde değişeceğini sanıyorum. Hastalığımın sıcak bir banyoyla omuzlarımdan akıp döküleceğine inanıyorum. Ama karanlığım içimde büyümüş, şişmiş, bütün organlarıma baskı yapmaya başlamış, bu bende olup biteli de bir hayli zaman geçmiş; bu karanlığa ışık getiremiyorum. Bir anda yaşamayı daha iyi, daha doğru kılacak bir iksir olmadığı için hayata hemen, oracıkta küsecek kadar zayıfım. Daha iyi, daha doğru bir yaşam neden çok çaba gerektiriyor, neden insanın durduğu yerde başına gelen bir şey değil, bunu sorguluyorum. Epey zamandır bunu sorgulamakla meşgulüm ve bir cevap bulamıyorum. Hayata istediğimiz gibi olmadığı için kızmanın hiçbir anlamı olmadığını küçücük çocuklar bile bilir, oysa ben hezeyanlı anlarımda bunu unutuyorum. Annem ve babam sağken onların neden daha zengin olmadığını falan düşünüp bir cevap bulamadığımda da, yani ilk gençlik yıllarımda falan da, aynı şeyi unutuyordum; zengin olsalardı farklı bir hayatım olacaktı çünkü, onlarsa yoksul olarak bana bir kötülük ettiklerinin farkında bile değilmiş gibi davranarak sinirlerimi hoplatıyorlardı. Şimdi bu düşüncelerimden utansam da nafile. Geçmiş, geçti ve ben artık şimdiyi değiştiremeyecek kadar eskiyim.

Yine de insan eski hatalarını hatırlayıp kendine kötülük etmemeli. Ben de bu yüzden eskiden olduğum kişiyle barışığım. Yarın olacağım kişiyle ve bugün artık her neysem onunla ilgilenmem gerektiğini biliyorum. Üzerime bir yorgunluk çöküyor. Çoğu zaman üzerime böyle yorgunluklar çöker. Evin içinde bir köşeden öbürüne sürüklenip dururken sanki bir hapis hayatı yaşıyorum. Bu belki de benim kendimi cezalandırma yolumdur. Belki bilincim kendimden hıncımı alana dek dış dünyayı bana sık sık yasak kılıyor, beni bu dört duvar arasında çürümeye hapsediyordur. Bilmiyorum. Belki aslında yeteri kadar çıkıyorum da dışarı. Ama sanıyorum buradayken, şu an masamda otururken bile, cezalandırıldığımı hissetmem geçmiyor, geçmeyecek…

Bir süre iyi uyusam, gündüzleri de uyumak için gece olmasını beklesem, sonra böyle böyle gençliğimin en parlak vakitlerini hiç etsem… Can sıkıntısını unutsam, yeni isimler keşfetsem, kendime şaşırsam, kendime şaşırdığıma şaşırsam, birine sarılasım gelse, bir ağaca tırmansam. Suavi’ye, Remzi Ağabey’e, bazen de komşu kızı Emine’ye kızsam, beni yalnız bırakan geçmişin hayaletleriyle yüzleşsem, aslında benim için de orada bir yerde bir şans olabileceğine inansam, bu şansı kaçıranları suçlu ilan etsem, ağaçtan düşsem, vücudumdaki kırıklara gülsem, hiçbir şeyi gerektiği kadar umursamasam, yarınla alay etsem; yine hiçbir şey benimle ilgili olmasa ve birileri hatalarımı üstlense…