CHAPTER 4
ŞEYTAN
İsmail Hakkı KılıçBir süre iyi yıkandım. Duşta, kavuştuğum sıcak suların altında uzun uzun bekledim, kendimi ödüllendirmek için keselenip durdum. Aklıma şahane fikirler geldi, heyecanlanıp unuttum. Bu şu sıralar, fazla bir sık olmaya başladı. Yalnız yıkanırken de değil, dün gece karanlıkta uykuya, kısıtlı tek huzuruma kavuşmamdan evvel, seninle bir düşünceyi paylaşmak istedim, sonra erindiğimden masanın başına geçmediğim gibi, sabah uyandığımda bu düşünce gitmişti. Sinirlendim, ama bu bana sık olduğundan, çok da önemsemedim. Biliyordum ki dünyanın düşüncelerime ihtiyacı yoktu. Senin de yok, sevgili okur, muhtemelen sen de bana yalnızca tahammül ediyorsun. Herkes bir şekilde karşılanır, ben de böyle karşılanıyorum: İnsanlar bana tahammül edebilenler ve yolunu benden uzağa çevirenler olarak ikiye ayrılıyor…
Dünya sıkışıyor, büzüşüyor, kendi içine çöküyor, birdenbire bütün insanlığı sarsan ve korkutan bir deprem oluyor; hayır hiçbir şey olmuyor, ama hiçbir şeyin olmayışı bu büyük depreme benziyor. Hayatımda yarışı sürdürmeliydim, engellerin gözünün içine bakmalıydım, gözü kara olmalıydım, bir yerden bir başka yere gelmenin o parlak geç dönem Cumhuriyet hikayelerinden biri benim olmalıydı, insanlar bana gıpta etmeliydi, bunu da kaldırabilmeliydim. Şimdi sıkışıyor, büzüşüyor, kendi içime çöküyorum, içimde birdenbire her bir hücremi korkutan depremler oluyor. Rüyaların bir anlamı olmadığını bilerek onlara sarılıyorum, zihnimin beni rengarenk düşüncelere ve daha evvel ne ziyaret ettiğim ne de bir gün ziyaret edebileceğim duraklara götürüşüne şükran duyarak, bedenimi bir yığılıp kalmanın kollarına bırakıyorum. Sabahları fazla uyuduğum için kalp sağlığımdan falan şüphe edecek olmasam, bu benim için bir cennet olurdu, böyle yaşamaktan hiç de şikayet etmezdim. Sonra memnun olmamak bu işi berbat ediyor. Bu karanlık, karanlığım, bana artık acı veriyor. Çünkü benden geriye pek az şey kaldı sevgili okur; kendimi toparlamak, bir araya getirmek, parçalarımı birleştirmek istiyorum, dünyanın en ufak hareketinde bir yerimden daha çatlayacağım, biraz daha dağılacağım, bu böyle ben ölene kadar devam edecek. İnsan zihni kendini böyle görürken düşüncelerinde rahat edebilir mi, aklında yeni yolculuklara çıkabilir mi? Tabii unutur parlak fikirleri, tabii duyumsamaz yeni günlerin heyecanını! Korkarım bana da bu oluyor. Bir lüks içinde acı çekiyorum. Konformist eğilimlerim beni cezalandırarak bir sonraki ihtiyaçlarıma, eğilimlerime tur bindiriyorlar, ve ben ufak, ufacık ihtiyaçlar bile karşılanmadıkça korkunç derecede çiğ kalıyorum; adeta canım yanıyor, ruhum bedenimden çekiliyor. Kimse hiçbir takdirde bu kadar karanlık şeylerden bahsetmemeli, hele ki yazıya hiçbir suretle dökülmemeli bunlar; kağıtlar zihnin neşesiyle, idrakıyla, yaşama sevinciyle dolmalı. Aslında, benim gibi çürük yumurtalar susmaları gerektiğini anlamalı ve bilmeli. Ama işte artık bunu yapamıyorum. Bu benim sağalmam, bir kere başladım ve bitene kadar duramam, duramıyorum…
Bir akşam yolda tuhaf hareketleriyle bir zombiye benzeyen bir esrarkeşin yanından geçtim. O bir kaç saniyelik hızlanmam esnasında, niyedir içimden bıçaklanmak geldi sevgili okur, bu yüzden esrarkeşin önüne geçtikten sonra adımlarımı yavaşlattım, bana zarar vermesini, sırtıma, enseme, başımın arkasına bir bıçağın saplanmasını diledim; böylelikle intihar etmiş olmayacak, Allah’a karşı gelmeyecektim, ancak Allah bu düşüncelerimi de biliyordu, ben de böylelikle hızlandım, kendime kızdım, kendimi korumam gerektiğini, bunun tüm ulviyetlerde bir sorumluluk olduğunu hatırladım. Kendimden vazgeçtiğim anlarda aklıma bu kural geliyor ve silkeleniyorum. Yoksa bilinçdışımla, artık bilinçdışı her neyse, kendimi çabucak felaketlerin ve belaların kucağına teslim etmeye hazırım. Oysa felaketlere ve her türden olaya da, hiç dikkat etmiyorum. Hissemi aldığımı sanıp kıssaları unutuyorum. Böylelikle her şey kuru gürültüden fıkralara dönüşüyor, ben de aptal aklımla, cehaletimle fıkranın bir yan unsuru haline geliyorum; fıkranın içindeyim, fıkranın değiştirilmiş gerçekliğinde sırıtmıyorum, geç anlıyorum ve can sıkıcı bir kabullenme ve uyumlanma göstererek bir başka komiğe zemin hazırlıyorum. Birileri komik ve kazançlı çıkarken somurtuyorum. Pekala ben katiyetle komik değilim…
Gözlerimi kapatıyorum, rezil olduğum anlarda nasıl etrafımdaki kalabalıktan yüzlere tek tek bakıyorsam, hatıramda da öyle tek tek inceliyorum bunları. Ben kusursuz olmalıydım, sevgili okur, kusursuz olamadığım için de, habire, durmaksızın hatalarımı masaya yatırıyorum. Bunları şirin gösterecek bir merceğe ihtiyacım var ama aradığım bu kıymetli nesneyi bir türlü bulamıyorum. Bugün pencereye çok defa yollandım. Akşam nasıl oldu haberim bile olmadı. Gökyüzünü seyrettim. Kiremitten çatıların gökyüzüyle birleştiği keskin çizgilere baktım, sonra gözlerimi kapadığımda yalnız bu çizgiler, yer ve göğün birbirine dokunduğu bu belli belirsiz hatlar, bir çubuğu andıran parlak şekilleriyle göründü. Sıcağın altında hareketsizce bekliyor, hızla akıp giden düşüncelerimi seyrediyordum, onları yakalayamamak, zihnimin içinin bir kaçan kovalanır oyununa benzemesi aslında hoşuma gidiyordu.
Geçmişe döndüm ve bir yerlerde başka biri gibi olabilseydim nasıl olurdu, farklı zamanları anımsayıp tek tek üzerinden geçtim, kendime kırık notlar verdim, kendimden utandım, kendimi hatırlayıp yüzümü buruşturdum. Kötü biri olamamanın beni kötü biri yaptığı saldırgan anlarda, bir şekilde sakinliğimi koruyup, bütün bir sinirime rağmen sakinliğimi koruyup, köprüleri zararsız geçtiğim vakitleri takdir ettim, düşmanlarımı kutsadım, düşmanlarımın, hem de her birinin benden ileride olduğunu büyük bir olgunlukla kabul ettim. Kişiliğimden, canlılığımdan, insan sevgimden emekli olmuş gibi, artık yenilerin hayatıma akın etmeyeceği, uzun bir bunalımı andıran hayatımın bu durağında bulunmaktan, biraz da memnun olan tarafımı okşadım. Aslında bir bakıma zavallılığı andıran, cansızca, yaşama dair her şeyin karşısında duran bu iç yorgunluğumla sık sık barışıyordum. Yine de aklıma insanlar geldiğinde, artık onlardan bezmem çok çabuk oluyordu ve ben yine bir şekilde kendimi, kendimle baş başa kalacağım anları arıyordum. Bu bir nevi dünyanın sonunda beklemeye benziyordu. Son gelmişti, beklenecek hiçbir şey kalmamıştı, ama bekliyordum işte. Zamanın üzerimden geçip gitmesini, beni büyük ayaklarıyla ezmesini ve hasarlarımdan onarılmayı… Belki varlığından sıkılmayacağım biri gelirdi ve her şey değişirdi. Ancak içerden bir güçle bunun olmayacağı sanki kesindi ve ben bunu anladığımda göğsüme oturan öküzü de seviyordum. Artık her şeye, bedenimin bana uğrattığı tüm hayali engellere sıcak bakıyordum, bunun geri dönülebilir, değiştirilebilir bir tarafı da yoktu.
O halde, madem yaşamım böyleydi, böyle içeriksiz ve cansızdı, bunca korkum niyeydi, biliyorum ki merak ediyorsun sevgili okur. Ancak senin merak ettiğin kadar ben de merak ediyorum. Ufacık sözlerden, içinde ölüm, keder barındırsın hemen batıl inançlar yaratıp bunları bir çeşit gelecek habercisi gibi yorumluyor, korkuya kapılıyor, içimden rastgele iyi şeyleri falan sayıyorum. “Ya şöyle olursa” veya “ya böyle olursa” gibi düşünceler bana katlanılmaz bir korku veriyor. Bir bakıma felaketlerin önüne geçmek pahasına kendime işkence ediyorum. Kaderinin önüne geçmek pahasına kaderini gerçekleştiren, kaçtığı her an kader ağlarının tuzağına daha çok kapılan tragedya kahramanlarını düşünüp onları kendime benzettiğimde, bu kez korkum daha da büyüyor. Çünkü bu defa korktuğum için korkmaya başlıyorum ve bu da sonsuz bir döngüye dönüşüyor. Bunun gibi birçok açmaz daha zihnimde dolanıp duruyor ama terapistim olmadığın için bunların hepsini sana anlatmayacağım sevgili okur, sadece iyileşmeyi gerçekten istediğim halde, bazı yanlarımın bana kalmasını arzuladığımı, bundan vazgeçemediğimi de bil.
Eskiden, bundan birkaç sene önce, üzerimde bir canlılık vardı ve hayata gözlerimde ışıltıyla bakıyordum, canlıydım, heyecanım yerindeydi. Tabii o zaman da başka dertlerim vardı ve başıma gelen her kötü şeyi, başıma gelen ve gelecek en kötü şey gibi karşılıyordum. Belki de beni uçurumun kıyısına dek sürükleyen o kötü huy budur. Bilmiyorum, dönüşümüm üzerinden bunca zaman geçmişken doğru bir hasar tespiti yapmak hakkıyla zor. Neyse ki havalar güzel ve ben güneş gördüğüm zaman, adeta en gerekli bir canlılık sorumluluğumu yerine getiriyorum ve bir süre hiçbir şey düşünmeme, düşünerek bir şeyleri rayına oturttuğum yanılgısına kapılmama falan gerek kalmıyor. Dünya dönüyor ve ben de bir süre gülümsüyorum. Bu dünyadan çok çok önemli insanlar geçtiğini, hepsini de hemen hemen, yani yarı yarıya yaşadıkları koşulların yarattığını düşünerek hayatın bana getireceği acıları, şimdi taş çatlasın bronzken, belki bir simyagerin eli değmiş gibi sihirle dönüşeceğim altını, elması da önemseden, elimin tersiyle itiyorum. Evet, kahrolsun insanı yüceliğe götüren acılar, kahrolsun yaşamın çarpışmadan ve savaştan ibaret bir özden meydana geldiğini ileri süren filozoflar, kahrolsun haklı oldukları her bir düşünce, kahrolsun cennetten kovulan insanoğlu, kahrolsun hastalıklar ve insanın düşünceyle, belki az biraz eylemle falan çare olamadığı bütün dertleri…
Hayatımda eksik olan şey ve fazla olan şey, şimdi bu iki kelime yan yana geliyor ve ben kendime bu yeni adı büyük bir sevinçle seçiyorum. Benim adım bu. Hayatımda eksik olan şeyden yana, bacaklarım ve kollarım hareketsizliğin, tıkanmışlığın kramplı uyuşmalarına maruz kalıyor; hayatımda fazla olan şeyse zihnimi tıkıyor, bedenimin önüne hayali engeller yaratıyor. Belki de ben buyumdur. Bu iki şeyin karışımıyımdır. Yahut da karışmadan salt yan yana gelmelerinden ibaretimdir. Emek ve katran, bu ikisi arasında, birinin yokluğu ve birinin varlığı arasında, eziliyorum.
Keşke bana bir şeyler anlatabilsen, keşke senden de konuşabilsek sevgili okur; benim akşamım iyi, hemen masamın bir ucunda duran, iştahım zaman zaman kabardığı ve yerken bilhassa çirkinleştiğim kasenin dibinde kalmış son fıstıklara baktığımda, evet tam olarak bu eylem esnasında, nedendir seni, rahat hayatını, güçlü biri olduğunu, beni ayıpladığını falan aklıma getiriyorum. Eğer böyleyse, beni kınamadan bir satır bile okuyamıyorsan hemen uzaklaş, biririmize bu kötülüğü yapmayalım. Ben de ancak beni anlayacak gözlerle bu satırları kavuşturmuş olmanın heyecanını, daha şimdiden hakkıyla yaşamış olayım. Ama hem benden farklı, yani bana pek az benzeyen biriysen, hem de beni anlamaya gayret ediyorsan sana müthiş saygı duyacağım. Keşke bunu bilmenin bir yolu olsaydı. Şimdi gelelim bu akşamın neden iyi olduğuna…
Çöpü gündüz çıkarmayı unuttuğum için ev bakması katlanılamaz hale geldi, ben de birikmiş tüm çöpleri bir büyük poşete doldurdum, serin havaya karşı önlemimi almak gayesiyle üzerime bir polar geçirdim, biraz da yürüyüş yapacaktım ki, dairenin kapısını açtığımda benimle aynı anda dışarı çıkmaya hazırlanan Emine’yle göz göze geldik. Sen sormadan söyleyeyim, hayır, bu kızcağızı gizlice gözetlediğim falan yoktu. Tamamen bir tesadüf eseri daracık apartman boşluğunda karşı kaşıya kalmıştık. Emine önce benle hiç ilgilenmedi ve bütün bir eforuyla ayakkabılarını, ona dar geldiği anlaşılan ayakkabılarını, ayaklarına geçirmeye uğraştı, bacağını bir sağa bir sola çevirdi, sonra ben elimdeki poşet fazlaca büyük olduğundan mıdır onun önden gitmesini beklediğimden, bana teşekkür eder gibi, kaşla göz arasında bakışlarını çevirdi ve gülümsedi. Hayalet, silik bir gülümseme, bir an sonra sahibi gerçekten güldü mü gülmedi mi anlamayacağınız kadar belirsiz, ama ben hafızama güvendim, onun bana gerçekten güldüğüne emindim ki sonra ben de güldüm. O henüz ayakkabılarından birinin bağcığını bağlamakla meşgulken yüzünü yan profilden uzun uzun seyrettim. Burnunu beğenmem için bir neden yoktu ama o anda bana ilk başta olduğu kadar çirkin görünmediğini de itiraf etmeliyim.
“Haklısın Suavi… Uzun zamandır aramızda bir bağ yok… seni sadece yanımda bulunman kolay olduğu için yanımda bulunduruyorum. Aramızda iki insan münasebetinde gelişebilecek beklenmedik hiçbir şeyin olma olanağı da bulunmuyor, dün nasılsak yarın da öyle olacağız, ama ben bunları sana asla söylemeyeceğim. Sana sevgi dolu gözlerle bakacağım, sana anlayışlı, bir ağabey gibi yaklaşacağım, en azından sen böyle yaptığımı sanacaksın, birbirimizden istifade edeceğiz. Bak şimdi, akşamın köründe, yapayalnız bu mahalleyi yürürken aklıma geliyorsun. Ne sen ne de ben, eminim ki daha evvel hiç ördek yemedik ve smokin giymedik. Kimse bir kapıdan içeri girdiğimizde bize hayranlıkla bakmadı. Biz, kendi köyümüzde bile hor görülen tipleriz. Buna alışana kadar da hayattan dayak yedik durduk. Birbirimize yaralarımızı gösterdik, birbirimizi yaralı olduğumuza ikna ettik, yan yana, hiçbir hareketin olmadığı bu küçük mahalle gezegenimizde haybeye kanadık… İyi bir şarkı olabilseydik, seslerimiz ayrı olduğu kadar birbiriyle uyumlu olsaydı… Bunu isterdim Suavi, oysa seslerimiz birbirine benziyor ve insanlar mütemadiyen bizi birbirimizle karıştırıyorlar. Sadece senin gözlerin daha da bozuk. Dişlerin de benimkilerden daha uzunlar. İyice yemek yiyebiliyorsun. Hayır, sana tabii ki Emine’den bahsetmeyeceğim. Şu an yalnızca benim kafamın içinde olduğun için Emine’yi biliyorsun. Çay bahçesindeki sarışının arkadaşı tam sana göre oysa. Senin ısrar edeceğin, darlayacağın, uykularını kaçıracağın türden bir kız. Evet, sen böylesin biliyorum. Onlar seni beğenmediklerinde bir uzaylı gibi tuhaf ve yabancı oluyorlar, öfkeni burnundan soluyorsun, benden bir cevap bekliyorsun. Oysa kadınları ben de tanımıyorum Suavi. Bir keresinde bizim Kalender’in mektubunu sana okutmuştun. Sen de yeryüzünde birinin şu biricik dostunu sözleriyle böyle hunharca hırpalayabiliyor olmasına şaşırmıştın, hatta eminim ki biraz da gözünden düşmüştüm o gün. Niyeyse şimdi aklıma geldi. Kaldırım taşlarına bakarken. Kırmızılar ve griler arasında bir oyun oynarken. Bunu hep yapıyorum. Yürürken başımı eğiyorum. Benim gibileri şayet hep böyle yapmalıdır. Kurbanlık koyun gibi yaşamalıdır bu dünyayı. Büyük şeyler istememelidir çünkü elde edemez. Evet, ben de elde edemiyorum. Daha zengin olmadıkları için vaktiyle kendilerine küstüğüm ailemden kalanlar olmasa dışarıda nasıl hayatta kalırdım… Bunu da sık sık düşünüyorum. Aslında başkalarının benim yerime bunu düşündüğünü, her solukta bana hatırlatmak için an kolladıklarını sanarak, beni hor görecek gözlerden kaçınıyorum. İnsanlar kendilerine nasıl inanıyorlar? İnsanlar nasıl uzun, yokuşlu yolları tırmanıyorlar? Nasıl mutlu oluyorlar Suavi? Ben bir yokuş çıktığımda aklıma hemen bir sonraki geliyor. Tırmanışın hiçbir surette bitmeyeceğini bildiğim için daha yolun başında erinmeye, huysuzlanmaya, başka bir yol aramaya başlıyorum…”
Aklımdan buna benzer bir yığın düşünce geçerken mahallede yürüdüm, dolandım, yine her zaman yaptığım gibi kaçamak hallerimle insanlara baktım, kendimi onların gözlerinden düşürdüm. Bazı anlarda Suavi orada olmadığında varlığını bana gerçekten yanımda olduğu zamanlara kıyasla daha bir kuvvetli hissettiriyordu. Bu akşam da onlardan biriydi. Suavi’yle konuşmalarım bittiğinde çay bahçesine oturdum…
“Sen de olmasan şu hayatım neye benzerdi Suavi? Yalnızlığım ne kadar katlanılmaz olurdu? Belki de seni seviyorum arkadaşım… seni gerçekten seviyorum ve daha evvelki düşüncelerimi unutmanı rica ediyorum. Beni affetmeni diliyorum. Seninle geçirdiğimiz her an özeldi ve biz birlikte büyüdük, erken yaşlandıysak bile, bu ikimizin başına biz birlikteyken geldi. Yan yana sırtlandık bu mahalle gezegeninin yükünü, hiçbir şey olamadıysak, bu daracık gezegende birer hiç olduysak eninde sonunda, bu da her ikimizin başına birden geldi ve sen beni asla terk etmedin. Asla gerçekten hayatta elle tutulur olan şeylerin peşine düşmedin. Biz ikimiz, dünyanın normal bir insan zihninde olması gereken şeklinden daha karışık bir tasviriyle birlikte, bu tasvirlerin ağırlığı yüzünden, başımız eğildikçe ve zamanla yere daha uzun bakmaya başladıkça, başımıza gelen şeyin ne olduğunu daha anlamadan biz, bu köhne yerde iki ağaç gibi yan yana durduk ve gökyüzünü seyrettik. İnsanların hem iyi hem kötü hikayeleri oldu. İnsanlar birbirlerini sevdiler, bazıları birinden hastalık derecesinde nefret etti, bunlardan kimi yataklara düştü, kimi sedyelerden kalkamadı, her şey bu daracık karanlıkta büyük bir şiddetle ve hırsla yaşandı, tüm bunlar korkunç bir hızla oldu hem, ancak biz, biz sevgili arkadaşım; yerimizi bildik ve ayaklarımız her an, her dakika toprağın daha da derinlerine gömüldü. Denizi görmeye inip içtiğimiz, saçma şakalara güldüğümüz ve geleceği hiç düşünmediğimiz günleri, hastalıkların adlarının sadece birer addan ibaret olduğu o cennet zamanları korkunç özlüyorum. Sanat ve bilim, sonra felsefe de, insan zihninin ve tekniğinin tüm zenginlikleri bizi heyecanlandırıyordu ve biz düş dünyamızda dünyanın semantik bir cennetini yaratıyor, insanın ulvi niteliklerini hesaplıyor, bu nitelikleri kovalamak için an kolluyorduk. Belki de sırf bu yüzden, bir zamanlar dünyayı salt en iyileriyle imlediğimiz ve bunu aralık vermeden yaptığımız, bunlar da bizde duyduğumuz kötü şeylerden daha baskın geldiği için, biz o günlerin şahaneliğine hapsolduk kaldık ve daha ileri gidemedik. Bunu sık sık düşünüyorum, aklıma başka bir neden gelmiyor…”
Çay bahçesinde uzun uzun oturdum. Aklımdan geçen bu türden düşüncelerin üzerinden çok zaman geçmediği için aktarmam kolay oluyor. Sarışın kız bir türlü gelmedi. Sık sık, kendime engel olamayarak başımı bir sağa bir sola çevirdim, etrafı, hatta çay bahçesinin dışını ve daha uzakları da kolaçan ettim durdum. Bir türlü ihtiyacım olan görüntüyü seyredemedim, seyredemeyecektim, bu yüzden akşamım buruk sonlanıyordu… Benim için hayatta bir heyecan yakalamanın başka bir yolu daha kalmadığı için böyle çaresizce yollara girişiyorum, sevgili okur; umarım sen benim bu hallerime kızmıyorsundur… Ya da istersen kız, seni yargılama hakkım yok, ama senin beni yargılama hakkın var ve ben ağzımı açtığım, kalemi elime aldığım yani, her saniye daha da büyüyor.
Lise çağlarımızda öğrenciyken şehrimize büyük bir yazar gelmişti ve biz de Suavi’yle bu adamın kitaplarını büyük bir heyecanla okuduğumuz için, doğruca bu büyük zatın olduğu yere gittik ve yanımızda imzalaması için kitaplarından birini götürdük. Sıra bize geldiğinde ben heyecandan ellerimin titrediğini, konuşmam gerektiğinde sesimin çıkmadığını, ayakta kalas gibi durduğumu ve hiçbir şey yapmadığım halde kendimi rezil ettiğimi hissettiğimi hatırlıyorum. Suavi her zaman nasılsa öyleydi, ben onun bu halini kıskandım, o da yersiz heyecanımı garipsedi, ancak muhtemelen bir sebebi olduğunu düşündüğü için üzerime gelmedi, bu yüzden ona içimden teşekkür ettim. Sonra hiçbir suçu olmadığı halde, sanki beni yeterince sıcak karşılaşamadığı veya gerginliğimi almak için bir espiri falan patlatmadığı için yazara sinirlendim, saygıyı aşacak bir muamelede bulunsaydı muhakkak haklı olurdum ancak, ben ortada hiçbir şey yokken adamın üstünü bir celsede çiziverdim ve o gün bugündür kitaplarını okumam. Belki de sorun bendedir, demek için geç kalıyorum, geç kaldığımı biliyorum, sevgili okur, dünya bana istediğim gibi davransaydı, ortada bir sorun olmayacaktı. Ancak dünya bu, neme gerek, insana hep hoşuna gitmeyen şekillerde yaklaşır.
Tamam! Ben bir konuda sınır tanımamış olsam, olsaydım; bu muhakkak aptallık olurdu ve bu lafımda hiç de aşırıya kaçmıyorum. Kendimi bile isteye akıldan uzaklara sürüklerken aslında aklın sınırlarını, kapsadığı yeri de biliyordum ancak bir şekilde uzaklaştım ve bağımlılıklarla, bilhassa aklımdan eksilterek, aklımdan eksilmek isteyerek, çoğunlukla toplumun bir arada ve doğrulukla var olduğu her kucaklaşmada vesaire de kaçıp uzaklaşarak, koca yıllarımı geçirdim. Şimdi bununla ilgili, belki tam olarak bununla ilgili olmayan, uzun, upuzun bir şiir yazacak kadar doluyum.
-
Tanrı kibri sevmedi, yarattığından beri insanoğlunu,
insanoğlu arandı günahlarına,
sonra dönüp de kendini seyretti uzun uzun,
günahları yaldızlar ve süsler, takıştırdığı takıları
bir güzel parıldadı uzuvlarında.
Oturdu ve ayaklandı insanoğlu,
vücut sıvıları, ter ve biraz kan,
biraz da gözlerindeki ışık,
miras kaldı oğlana, oğlan bunları elinin tersiyle itti,
arandı günahlarını, sonra dönüp de sırayı bozdu;
babasına gösterdi takılarını.
Babası kandı bunların ışıltısına,
ölmeden, son kalan vaktiyle eşeledi bir toprağı
ve doluşturdu bunları yerin altına.
Oracıkta gözlerinden aktı yaşlar,
oğlanın bir eli omzunda, sızı,
biraz da hep uzak kalmanın
yetişememek telaşısı,
bulmak, hep bulmak imansızı…
Baba sırayı bozan oğluna döndü
ve cezalandırdı onu.
Bir ömür yeryüzünde acıyla oyalan,
kibirlerinden arınana
ve günahların ışıltısız yanını anlayana,
tüm bunların ne anlama geldiğini kavrayana dek;
gözü bu toprağa baksın istedi,
böyle söyledi oğluna;
toprak, yani dedesinin mezarına.
Oğlan toprağa baktı ve utandı kibrinden,
sonunda dönüşeceği şey,
solucanlar ve böcekler istilasında,
sonraların değil, öncelerin yanı başınaydı.
Sonradan yüz çevirdi oğlan,
önceden bir yeis düştü karnına;
şimdiyi de haybeye gördü
ve sıkıştı oracık zamansızlıkta…
-
Bugün bitmek üzere. Gece sessiz, bütün evler sessiz. İnsanların pek azı sokakta bir yerden başka bir yere koşturuyorlar. Mahallemizi aydınlatan, sokakların kızıl ışıkları gölgelere bir anlam düşürüyor. Ben bu şiiri tekrar ve tekrar okuyorum. Bir gün o topraktaki dede ben olacaksam, torunumun mezarımdan çok çok uzaklara gitmesini dilerim. Kibirliyse, kendini pek bir büyük sayıyorsa, yeryüzünde aptallık ediyorsa bile onu böylesi şiddetli bir kaybolmuşlukla cezalandırmak istemem. Ancak bu ceza Allah’tansa, diğer her şeyde olduğu gibi, anlarım ve susarım, zaten daha başka bir şey, herhangi bir şey yapamayacakken… Allah belki de sevdiği kulları sınıyordur, diye düşünmekten daha iyisi gelmez elimden, tabii bana düşünebilecek bir zihin kalırsa… Evet, yok olma ihtimalini artık düşünmüyorum. Çünkü fark ettim ki cennet ve cehenneme ihtiyacımız var. Bu dünyanın gidişatı, şekli şemali, cennet ve cehennemi zorunlu kılıyor… Ben de buradan şunu anlıyorum; ihtiyacımız olduğu için bu hayali öte dünyayı yarattık değil, ihtiyacımız var ki bu öte dünya var; su hiç varolmasaydı, apaçık ki bizde de susamak diye bir şey olmayacaktı. Soruyorum: Bacakları olmayan bir yavru ceylan ilk iş olarak yürümeyi nasıl deneyebilir?
Kalbim Allah’ı anmakla huzur bulsun istiyorum. Çocukluğumdaki gibi, aşağılanmış bir halktan bir kimse olmayı, bu aşağılanmış saydığım halkla bütünleşebilmeyi istemenin bana güç gelmediği bir zamandaki gibi, yalnızca içimden gelerek iman etmeyi diliyorum. Sanırım hayatımın etik ve estetik evrelerini bir maraton koşucusu gibi çabucak tükettim, şimdi yavaşlamışken bu son evre beni karşıladı, ben de karman çorman bir zihinle de olsa, açıkyüreklilik göstermek, kibrimden arındığımı belki de kendi kendime kanıtlamak pahasına, alnım secdeye değsin istiyorum. Böyle şahsi bir meseleyi seninle paylaştığım için umarım beni affedersin sevgili okur, sen de takdir edersin ki, aslında benim ruhani meselelerim yalnızca beni ilgilendirir ve yaşadığımız çağın diğer zorluklarını da düşünürsek, iman tarafı tamamen şahsi bir mesele olmak zorundadır. Artık bununla kimi kandırabilirsem… Bugün daha fazla yazamayacağım sanırım. Umarım ikimiz de iyi birer gece geçiririz…
Yatağıma girmeden son bir kez, tekrar masamın başına oturdum. Sonra başımı ellerimin arasına aldım. Düşündüm. Yalnızlığımı düşündüm. Etrafımda beni çevreleyip de bana benzeyen, beni heyecanlandıran hiçbir şey olmayışı, zoraki olduğum bütün ilişkilerimde alakasızca insanlara sırf rast geldiğim gerçeği, bazen korkunç derecede bunaltıcı olabiliyor. Günlük tutmayı bile beceremiyorum. Hayatta her konuda savruk biriyim ve bundan öteye gidemiyorum. Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorum. Keşke bana benzeyen ve bana ne yapacağımı söylemekte kendine bir mahsur görmeyen, bana inanan, benden olduğumdan daha büyük bir kimse yaratmayı dileyen bir mentorum olsaydı ve onun aklına güvenebilseydim. Buna benzer fantezilerim olduğunu senden saklayacak değilim sevgili okur; vaktiyle, yani ben daha gencecikken, nasıl kızlarla konuşabilmenin hayallerini kurmuşsam, şimdi de yaşlı ve bilge bir adamın gelip beni bataklığımdan kurtardığını falan hayal ediyorum. Bu yaşlı kimse Sokrates gibi bir adamsa, şayet onun da bir Diotima’sı var biliyorum, bunda bir sorun görmüyorum; ama bana göre Sokrates son evre ve hayatta kaybolmuş bir nesne değil, hemen oracıkta, karşımda duruyor. Ben de bu son evreyle dans ediyorum. Ötesine geçmiyorsam saygıdan, gerisinde kalmıyorsam merak ve azimden. Bu gece yatmadan ak sakallı bastonlu bir ihtiyar hayal edeceğim, sana da aynısını tavsiye ederim, sevgili okur…