CHAPTER 5
ÇÖL
İsmail Hakkı KılıçDevasa kum tepelerinde bir yükselip bir alçalıyorum. Gök kapkaranlık ama yer aydınlanmış, bunun nasıl olduğuna yalnız şaşırmam gerektiği kadar şaşırıyorum. Daha çok büyülenmiş bir haldeyim, soluk soluğa, biraz öfkeli ve biraz da kendinden şüphe edercesine… adımlarımdaki telaşın yatışmasını bekliyorum. Çıplak bacaklarıma sıçrayan kumlar sıcacık. İleride bir deniz olduğuna inandığıma eminim. Bu deniz göğsümden fırlayan görünmez bir bağın ulaştığı son yer, son evre… Bu görünmez bağı ileriye uzattığım parmaklarımla kavrıyorum, daha doğrusu, kavrayabildiğimi hayal ederek takip etmekteyim. Ellerim boşlukta aranıyor. On dakika mı, yoksa yarım saat mi, yoksa yarım gün mü geçmiş bilmeyerek, sadece göğsümde kuvvetli bir imanla adımlarımı sıklaştırıyorum. Karanlık gökyüzünde ağlayan bir kadına benzeyen kötü şekiller var… Kötüler, çünkü başımı kaldırıp bu şekillere baktığımda göğsümde bir sıkışmanın olduğunu hayal ediyorum. Hayal ettiğim gibi de, gerçekten de, sanki göğsüm sıkışıyor ve nefes almak daha zor bir hale geliyor. Karıncalanan avuç içlerimi kalbimin üzerine bastırıyorum, sonra ensemde bir kaşınma baş gösteriyor. Çok uzun süredir yıkanmamış gibiyim. İçimden kumlara uzanıp temizlenmek geçiyor, bunu eski usül ve zorda kalmış birinin yapacağı gibi yapmalıyım. Ancak yaparsam, kendimi sıcak kumlara bırakırsam, belki de denizi hiçbir zaman göremeyeceğim. Sanki böyle bir denklem gerçekten var ve katiyetle geçerli olduğuna büsbütün eminim. Dudaklarım kuru, dudaklarımdan şimdi hatırlayamadığım kelimeler dökülüyor. Sanki “arkadaş” diyorum. Ya da “dost”… Ben böyle, bunu dua eder gibi tekrarladıkça da yalnızlığım daha bir katlanılamaz hale geliyor. Ağzımdan çıkan her bir kelime saçılan kumlara karışıyor. Ve ben yorgunluktan, biraz da kederimden, bir anda olduğum yere çöküp ağlıyorum…
“Ey gökyüzü, ey başka mahalle gezegenler, ey bu mahallelerdeki tüm muhtemel yaşamlar! Biz insanoğlu hem kuruyuz hem yaş: Hem kuru geldik kuru gideriz, hem büsbütün sırılsıklam geçirdik ömrümüzü… ve hem sıcağız hem soğuk, hem bir ateş gibiyiz hem de buz… Ey başka mahalle gezegenlerin sakinleri, katiyetle benzemedik birbirimize ve anlamadık birbirimizi. Bizi tanımak istiyorsan, hiç tanımamayı, bu işte büsbütün bocalamayı da göze almalısın. Şayet ben de doğdum doğalı, yabancı kaldım bu bizim gezegenin insanına. Onu anlamak istedikçe saplanıp durdum kendi aklımın kumlarına. Hem bana çok şey öğretti bu, hem de çok şey aldı benden. Şayet, nasıl söylesem, bir çürümüşlük var kimi canların içlerinde, kimileri de büsbütün saçıyor yaşam… Ah karanlık gökyüzü, ah yeryüzünün hoyrat ikizi, beni ağlatıyorsun…”
Gözyaşlarım kuruduğunda ve etraf daha bir açıklıkla nihayet seçilebildiğinde, bir anda deniz görünüveriyor. Ve deniz kenarında, ben son sırtı da inip kıyı şeridi boyunca yürüdükten hemen sonra, bir şemsiyenin altında duran tanıdık bir çehrenin bozulmuşuna rastlıyorum.
“Benim ya… arkadaşın Suavi. Seni bekliyorum.” diyor adam.
Suavi’nin yüzündeki kırışıklıklar beni endişelendiriyor. Alnımda biriken terleri siliyor ve yutkunuyorum. Bu tanıdık yüzü sanki bir kova dolusu suya sokup uzunca bekletmişler, hepten buruşmasını sağlamışlar gibi.
“Beni neden burada bekliyorsun…” diye soruyorum, “arkadaşım?”
“Çünkü sen beni hiç beklemiyorsun,” diyor Suavi; “ve eh, birimizin yapması gerek! Sen hep kendine bakıyorsun. Ben de bakılacak güzel bir şey bulmalıydım, değil mi? Sonra, senin de bakmanı beklemeliydim. İyi yaptım, ah ne iyi yaptım!.. Buranın Namibya olduğuna da yüzde yüz eminim. Sen inanmasan da… Ne o? Boş boş bakıyorsun şimdi. Sen sormadan ben tahmin edeyim; peki buraya nereden mi geldik? Hemen yanıtlayayım: Belki de atalarımız denizde yaşıyordu ve daha yakın atalarımızdan bazıları karaya ayak bastılar… Biz de evrimin bu aşamasında, karadan memnun olmayanlar olarak, tekrar sudaki yaşama evrilmenin yollarını arıyoruz…”
“Oysa bunu yapamayız.”
“Tam üstüne bastın, arkadaşım! Tabii ki yapamayız. Boğulur gideriz.”
“Burada olmanın sebebi bu mu yani?”
“Evet, başka ne olabilir? Bir yol arıyorum. Boğulup gitmeden tekrar su altındaki yaşama dönmenin, bir okyanus mahallesi sakini olabilmenin acısız, belasız bir yolunu…”
“Ve yaşlanmışsın.”
“Çok uzun süredir buradayım da ondan…”
“Ben de yaşlanmışım.”
“Eh, çünkü sen de orada, çölde çok oyalandın, çok vakit kaybettin, sebebi bu…”
“Şimdi ne yapacağız Suavi?”
“Oturacağız ve bekleyeceğiz arkadaşım, oturacağız ve bekleyeceğiz.”
O böyle söyleyince, Suavi’nin kütüğü gibi, kenarda boş duran bir ikinci kütüğe de ben oturdum ve tam ortamızdaki şemsiyenin gölgesi sayesinde biraz ferahladım. Güzel bir esinti vardı ve bizden başka hiçbir canlı buraya gelmeyi akıl etmemiş gibi görünüyordu. “Demek hepsi yaşlılıktan…” diye düşündüm, yolculuğumun hatırladığım son evresi bu yüzden epey zorlu geçmişti, ellerimle gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıklara dokundum, yüzümde hayretten bir gülümsemeyle bir okyanusa, bir de arkadaşım Suavi’ye baktım. Suavi’nin bu yaşlı hali ona yakışmıştı. Konuşurken daha bir kendinden emin konuşuyordu, bir büyük badire atlatması, karşısına çıkmış bu problem, muhtemelen onu ortalama bir kimseden daha sık ve ciddiyetle düşünmeye koşullamış, böylelikle arkadaşım da, bilge bir adam olup çıkmıştı…
Aradan epey zaman geçiyor. Kumlar hala sıcak… Bacaklarımı okşamaya devam ediyorlar… Uzaklara bakıyorum, uzaklar da bana bakıyor. Aklımda çirkin düşünceler var ama yaşlılıktan mıdır nedir, bunlarda yaşamın özüne benzer gülümsetici yanlar bulmakta hiç de zorlanmıyorum. Hayatı olumsallayan bu şey, aklar düşmüş üç beş tel saçım ve kırışıklığını, buruşukluğunu yeni idrak edebildiğim şişkin ellerim, hepsi bir arada ve bana da en az Suavi’ye yakıştığı kadar yakışıyorlar. Ama ben çok zaman kaybetmişim. Burada arkadaşımla denizi seyredebilecekken, haybeye kumlarla boğuşmuş, sık sık çöküp bir yerlerde ağlamışım.
“Benim dindarlığım böyle bir dindarlık, arkadaşım, denizin yolu hep içimdeydi, ancak ayaklarımın sürümesine mani olamıyordum. Yolda zaman geçirmeyi pek bir yanlış anlamış olmalıyım. Ama şimdi sana inanıyorum. Burası gerçekten de Namibya…”
“Ne düşünüyorum biliyor musun arkadaşım?”
“Bilmiyorum Suavi, üstadım…”
“Belki de bütün insanlık gelip burayı görmeliyiz. Hep bir anda, el ele, bütün bir tür, bir hışımla, sıramız geldikçe denize koşmalıyız. Bunu nesiller boyunca yapmalıyız ve boğulmadan geri dönebilenler üremeliler. Sonra onların çocuklarından olup da dayanıklı olanlar, onlar da üremeye devam etmeli. Ta ki torunlarımız su altında nefes alana dek… Yüzmekten, su altında kalmaktan başka çaremiz olmamalı. Milyonlarca yıl, çölün bu kıyısında, okyanusların derinliklerini keşfetmek pahasına, hep bir olup bu evrimi gerçekleştirmeliyiz. Başka bir yol bulamıyorum.”
“Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorsun Suavi?”
“Bilmiyorum. Nasıl bilebilirim?”
Suavi kara kara düşünüyor. Ben de onun kendine bu eziyeti yapmaya devam etmesinden sıkılıyorum. Biraz ayaklanıp kıyı boyunca yürüyorum. Ancak belki de bu kötü bir tercihti. Gök eskisinden daha da karanlık ve yeryüzü, bütün kumlar ve denizin üzerinde nereden geldiği belli olmayan şavk, her zamankinden daha parlak. Gözümü açmama imkan vermiyor. Kolumu yüzüme perde ediyorum ve sallanarak, kendi adımlara takılarak ilerliyorum. Sonra bacaklarıma kuru ağaç gövdeleri çarpıyor, ancak bir insan boyu kadar olan bu ağaçlara değdiğimde, sanki bir ölünün bedenine değmiş gibi irkiliyorum. İçimde bir his var. Ne olduğunu bilmiyorum, ancak kumların titreşmesinden bu heyecanın bir anlamı olduğunu idrak edebiliyorum. Bir korkusuzluk anında gözlerimi açıyorum ve etrafımı görüyorum. İleride bir insan kalabalığı, Suavi’nin az evvel önerdiği şeyi kendi çaplarınca deniyor gibi, içlerinden bazıları denize gerip hızlı hızlı geri çıkıyorlar. Buna da geç kaldığımızı, bu insan kalabalığının muhakkak batılı bir toplumun bir elit kesimi olduğunu düşünüp kederleniyorum. Mükemmel buluşumuz bir celsede elimizden alınıyor. Arkamı dönüyorum. Şemsiyenin altı boş. Suavi gitmiş. Belki de ölmüş de, düşünce kumlar onu yutuvermiş. Avazım çıkana dek bağırmak için ağzımı açıyorum ama hiç sesim çıkmıyor. Uyanıyorum. Yastığım terden sırılsıklam olmuş…
Bir süre Namibya’nın çölüyle okyanusun kesiştiği o güzel, endamlı görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyor. Bu rüyadan uyanmış olduğum için mutsuz bir şekilde, her gece yaptığım üzere gece sigaramı içmek adına balkona yollanıyorum. Üzerime balkonda bir sandalyeye astığım küçük battaniyeyi geçiriyorum. Uykulu gözlerim çatıların tepelerine bakıyor. Mahallede hiçbir ses yok. Yalnız bir aralık belalı bir takım genç olanca gürültüsüyle sokağı adımlıyorlar, her yöndeki en ufak çıtırtıya kulak kesileceklerini bildiğimden, biraz da korkarak arkama yaslanıyorum, beni görüp de eşkalimi hatırlamalarını istemediğimden, yüzümün yarısını battaniyeye sarıyorum… Gittiler… Ben de masamın başına geçtim, bu yazı dışında kaleme aldığım diğer işlerime göz attım. Bazı sayfaların hemen hemen hepsi birbirine benziyor, sayfanın yarısına kadar çizilmiş bir kuru boya resmi var, altlarında da o anki hislerim yazıyor. Gençken bunu daha çok yapardım. Çığlık atan adamlar çizer, sonra altına çığlık atmanın neye benzediğini, çığlık atmaktan hiç bahsetmeden anlatır, duygularımı kelimelerin üzerlerinde keşfe çıkardım. Bunlar benim için çok değerli olurdu. Bunlardan bir tanesi masanın tam ortasında apaçık duruyor. Sevdiklerimden biri. Lovecraft’ın dünyasından fırlamış gibi duran, çenesinin altında solungaçları ve dokunaçları olan kel bir adam, yan profilden görünüyor, ceket giymiş ve elinde bir demet çiçek tutuyor. Güzel çizmişim. Baktıkça tekrar tekrar şaşırıyorum. Gözüm aşağıdaki satırlarda geziniyor. Duygulanıyorum…
“Çirkinlik başımın etrafında gezinen bir duman. Çirkinlik, çirkinliğimi saklama çabamdan başka bir şey değil. Bu dumanın başımın her hareketine tesir etmesi, sonra davranışlarımı dönüştürmesi de kaçınılmaz. Hem ben, bende güzel gören kimseye de inanmadım. Aynalardan kaçındım, ama çiçekleri sevdim. Gözlerimi kapattığımda hayal ettiğim şey bir balkon ve bu balkonda saksılar bir sıra halinde dizilmiş, içinde çiçekler duruyor… Solungaçlarımla ve dokunaçlarımla, bu çiçekleri suluyorum. Ey yüce Tanrı, bana bir iç güzelliği ihsan etseydin, ben de başımın etrafındaki bu dumanı kovalayabilseydim; insanlarımı da bu iç güzelliği görenlerden seçseydim. Oysa benim içim de aynı. Birdenbire kişiliğim parçalara bölünmüş, bu yüzden baktığım bütün aynalar da paramparça görünüyor. Yüzümü yarım, kesik, bölünmüş görmekten öteye gidemiyorum. Her baktığımda yüzümdeki anlam değişiyor. Kaşlarımın arasından dudaklarımın altındaki çukura dek olan yerde, sanki bir semazen kollarını açmış Allah için dönüyor. Böyle bir yüze sahipken bile, bazen içimde şüpheye düşüp de imanımdan yüz çeviriyorum. Sırf eğlence için, Kuran’da ayetlerle alay eden adı geçen kafirlere benziyorum. Bunun için ettiğim tövbelerin sayısı dokunaçlarımdaki delikler kadar…”
Kağıdın arkasını çeviriyorum, burada daha küçük yazılarla bütün bir sayfa dolmuş. Okumaktan kendimi alamayacağımı hissediyorum. Şöyle devam ediyor:
“Ey yüce isyan, ey yüce çığlık. İçimdeki sessizlikte, adeta bütün kemiklerimi kırıyor, organlarımı yara bere içinde bırakıyorsun; beni içten içe çürüten sensin. Yücesin, çünkü gücün imanla dövüşmeye kadir ve bir o kadar baştan çıkarıcısın! Gençliğimin iplerini elinde tutuyorsun. Ben isyan ettikçe daha da çirkinleşirken, bunu bilmiyordum. İsyana inandım, dünyanın değiştirilmesi gereken bir yer olduğuna inandım. Oysa ömrümü de versem, en fazla bir dişliyi yerinden oynatacak olmak, bende korkuyu çağrıştırdı bu kez; ve bu korku, devreye girdikten sonra da, hiçbir şeyi yapılmaya değer görmemeye başladım. O vakitten bu yana gerçek bir çirkinlik benimkisi, başımın etrafında gezinen gerçekten koyu bir duman. Güzelliği hakkıyla takdir edenler asıl çirkinlerdir. Ben de bu sayede, bu duman gözlerimin önünden çekildikçe, dışarıdaki güzelliklere bakmaya başladım. Senin yarattığın her şeyde bir anlam görmek, düşünmek, isyan ve çığlıklar olmadan düşünmek, bu anlamları sevmek istedim…
Kendimi bir metroda hayal ediyorum. Daha doğrusu, gözlerimi kapattığımda gözümün önüne gelen bu görüntü, bir parça hatırlamaya benziyor. Vagonlarda uyuklayan insanlar var ve hepsinin de yüzleri işleri gereği bozulmuş, şekilsizleşmiş; kimisinin kaşları kötü, kimisinin burnunda bir sorun var, kimisinin dudakları yer çekimine daha fazla dayanamayıp kendini koyvermiş ve oracıkta sarkmış; ancak bakmasını bilene bu insanların bu hallerinde bir güzellik var. En azından doğanın kuralları gereği, ben bu çehrelerde bir güzellik halis olduğuna inanmakla yükümlüyüm. İnsanlar vagonlar boyunca yürüyor, dolaşıyor, sonra sıkıntıdan başka koltuklara oturuyorlar, camların arkasında insanın ruhunu kemiren bir karanlık var ve duyduğumuz seslerden hızlandığımızı anlıyoruz. Yerler nedendir sırılsıklam olmuş. Bunu sanırım bir keresinde rüyamda görmüş ve korkarak uyanmıştım. Kendime bir metronun vagonları neden ıslaktır sorup durmuştum. Sonra dışarı çıkıp insanları gördüğümde, onların en kuru güneşli günde bile kederlerinden, görünmez gözyaşlarından ıslandıklarını düşündüm, hatta bunu iyiden iyiye hayal ettim. Beni çevreleyen insanlar neden mutlu değil, kendi kendime sorup durdum.
Aşık oluyorum. Aşık olmak isteyerek ve istemeyerek. Bir hikayem olsun istiyorum. Biraz, biraz bile önemli olduğumu hissetsem göğsüm fena halde rahatlayacak, nefes alacağım. Başka bir insana tesir edebilmenin, belki bir kız sevindirmenin, inci dişleriyle güldürmenin dayanılmaz bir arzusunu duyuyorum. Bu benim için ilk heyecandan başka bir şey değil. Hem ilk, çünkü henüz hiç yaşanmadı, hem de heyecan, çünkü insanlara baktığımda, onlarla yakınlaştığımda kendimi bir çocuk gibi sevinmiş hissediyorum. Sevincimi ne yapsam, kimle nasıl paylaşsam bilmiyorum ve kendimle baş başa kaldığımda, bu şimdiki hislerimi belki kırk yaşında bile iyi hatırlayacağıma içimden yeminler ediyorum. Unutmak bile istemeyeceğim türden bir sevinç, ben insanlara dokunmak, onları iyi etmek istedikçe, benimle yürüyor. İnsanlara inanıyorum, böylece çirkinliğim de son buluyor. Bu, tam olarak böyle bir yolculuk…”
Nasıl söylemeliyim bilmiyorum sevgili okur; sanırım daha evvelden yazdığım bu satırlar beni sarstı. Çok eski olduklarını biliyorum, ya lisenin sonunda, ya da üniversite henüz başlamadan az evvel, şiirle ve insanlarla çokça ilgilendiğim, şimdiki gibi bir yaz ayında kalemimden çıkmış. O zamanlar aşka şimdikinden çok daha bir kuvvetle inanıyordum ve kadınlar yeryüzüne inmiş meleklere benziyorlardı, ne söyledikleriyle sinirlerimi hoplatıyorlar, ne de heyecanlarıyla vesaire bana aptal görünüyorlardı. Bu kadar kararmış olduğumu idrak ederek şimdi bir nebze kendime kızıyorum, en azından insanlara biraz dur diyebilmeli, içimde kırıntı da olsa bazı saf yanlar bırakabilmeliydim. İnsan her yaşta biraz genç, biraz da çocuk olabilmelidir sevgili okurum; buna inanmak gerekiyor. Şimdi tadım kaçmışken, belki yatağa geri döndüğümde ve rüya görmeye devam ettiğimde, yeniden Namibya kıyılarında olduğumu görürüm diye, bazı hayaller kurmaya başladım. Zaten bu vakitte kalkıp da sandalyeye oturmak sırtımı feci ağrıttı.
-
Sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Böyle olunca huzursuzluğum katlanarak arttı. Hatta vücudumun türlü yerlerinde solungaçlarım olduğunu falan düşündüm. Sonra günün ilk ışıkları odama hücum ettiği vakit, kendimi zorlayarak uyudum ve tuhaf, sarsıcı bir rüya gördüm. Rüyamda denizin altındaydım ve gerçekten de solungaçlarım vardı. Bunun için Suavi’ye içimden teşekkür ettiğimi, arkadaşımın şahane planı sağolsun, suyun altında yaşamaya elverişli hale geldiğimi düşündüğümü hatırlıyorum. Bu his, ilk defa bir kızla öpüşmeye benzer, çok sevindirici bir histi ve sonsuz yeşil sular altında rengarenk, çeşit çeşit balık etrafımda yüzüyor, adeta uçuşuyorlardı. Ben de suyun daha da derinliklerine inmek için çırpındım durdum, daha koyu yeşile doğru indim ve orada, deniz tabanında tıpkı benim gibi birdenbire solungaçları çıkmış martılar gördüm. Martılar deniz tabanında yan yana yürüyor, bazı anlarda ayakları yerden kesilince kanatlarını çırparak suda şevkle süzülüyorlardı. Mutlu olunacak bir yerdi. İleride suyun dibinde bir deniz feneri, muhtemelen denizin esrarengiz canlıları tarafından yapılmış, öylece parıldıyordu. Deniz fenerinin etrafı çeşitli deniz bitkileriyle ve yosunlarla çevrelenmiş, başka deniz canlıları da buldukları her bir kıyıya yuvalarını kurmuşlardı. Rüyam ben bu deniz fenerinin parlak ışığına ulaşamadan bitti. Belki de daha evvelinde başka rüyalar görmüştüm ve bu sondu. Yine de uyandığımda tatmin olmamış hissettim. Rüyalarımda sık sık deniz fenerleri görmeye anlam veremiyordum. Yine de keşke, diyorum; keşke bu rüyayı daha uzun görebilseydim…
Bugün insanların arasında, akşama değin dışarıda, sağda solda oyalandığım için olacak, biraz sersemlemiş halimle bir meczup gibi dolandım durdum. Beni gören mahalle karıları acaba bir tas yemek bir şey ister miyim diye kendilerine soruyor, benim hangi rahmetlinin oğlu olduğumu düşman suratlarının arkasındaki akıllarını kendilerince zorlayarak hesap etmeye uğraşıyorlardı. Evet, bana öyle kötü kötü bakmalarına içten içe sinirlendim, ben de onlara, denk geldiğinde kötü sayılabilecek bakışlarımı çeviriyordum.
Kendimi eğlendirmek için gördüğüm insanların yaşlarını tahmin etme oyunu oynadım. Ki sıkıldığım zamanlar böyle buna benzer oyunlar icat etmeye bayılırım. Ancak bugün nedendir, hemen hemen hiç denecek kadar az benim yaşıma yakın kimseler gördüğüm, yaşlarını tahmin etmeye kalktığım insanların handiyse hepsi de emeklilik çağında oldukları için, bu oyun bir nebze hüsranla sonuçlandı. Sonra sarışın kıza rastlamayacağımı düşünerek, bir öğrenilmiş çaresizlikle çay bahçesinin önünden geçip gittim. Sıkılmam, amaçsızlığım büyüyordu ve ben bunu derinden hissediyordum. Eve geldiğimde biraz televizyonun karşısında, biraz da boş duvara bakarak sıkılmaya devam ettim. Sonra böyle yaparak, böyle yaşayarak yani, aslında hiç varolmamış olmaktan bir farkım olmadığını düşündüm, ömrünün son vakitlerindeki yaşlı insanları düşünüp onlar için üzüldüm. Aslında belki de kendim için üzülmeliydim. Çünkü pekala bu üzüldüğüm yaşlı insanların büyük çoğunluğu da kendilerince bir gençlik yaşamışlardı. Sürekli yazıyla ilgili bir şeyler yaparak eğlenebildiğim düşünülürse, ki yazıyla ilgili tüm uğraşlar çoğunluk tarafından sıkıcı kabul edildiğine göre, ben gerçekten pek az sıkılan biriydim, ancak çoğunlukla sıkılmamın muhtemel olduğu uğraşlarla çevrelenmiştim. Masamın başına geçtim, ve sırayı bozarak, yani kendisinden bir mektup gelmesini daha beklemeden, arkadaşım Kalender’e yazmaya koyuldum, belki hiç göndermeyecektim, ama yine de içimdekileri birilerine anlatmam icap ediyordu, başka bir yol bulamayacaktım. Sonra, birkaç satır karaladıktan sonra yazdıklarımı hep sildim, uyumadan evvel göz attığım resimli yazılarımla ilgilenmeye koyuldum ve Kalender’i bir celsede unutuverdim. Onun hayatının nispeten iyi, benimkinin bu denli kötü gidiyor olması, yalnızca Kalender için bir teselliydi, bense dostumdan yana bu teselliye hiç kavuşamıyordum. Pekala resimli yazılardan biri bitti bir başkasını okudum, sonra bir başkasını daha… Okurken hızımı alamayıp masamda yarım bıraktığım bir uzun, sıkıcı romanı da kaldığım yerden biraz ilerlettim, ancak sonra başka okumalar ilgimi çekince, yine de yeni bir şey okumaya enerjim olmadığını bilerek, bu kitabı da elimden bıraktım. Benim için korkunç bir akşam oluyordu ve bir şekilde geceye dek kendimi oyalamayı başarabilmeli, yatmadan evvel, en azından günü hakkıyla geçirdiğimi sanarak teselli olabilmeliydim. Derken, ben o kitap senin bu kitap benim göz ucuyla ve yarım yamalak bir iştahla parmaklarımı satırlarda gezdirip dururken, birdenbire kapı çaldı ve ben, büyük bir şaşkınlıkla ayaklandım.
Kapı deliğinden baktığımda, elinde bir tepsi, tepsi üzerinde üç tabakla komşum Emine duruyordu, yüzünde sıkılgan, ancak sıradan bir ifade vardı. Kapıyı açtım.
“İyi akşamlar.” dedi kız.
“İyi akşamlar?” diyerek, biraz soran bir havayla karşılık verdim.
“Annem yemek yaptı da, biz az kişiyiz, hep biraz artar. Eğer ki yanlış anlamazsanız…”
“Anlamam.” deyiverdim. Anlamazdım da. Ev yemeğine ihtiyacım vardı. Önce pilava, sonra taze fasulyeye, sonra cacık kasesine baktım. Tepsiyi Emine’nin elinden alıverdim.
“Bu arada Emine ben.”
Adımı söyledim.
“Memnun oldum.” dedi. Ben de aynıyla karşılık verdim. Tepsiyi kapıya birkaç adım mesafedeki mutfak masasına bırakıp oraya geri döndüm. Sonra Emine’nin gözlerinin içine baktım. Benimle karşı karşıya kaldığı anda, birdenbire utanıvermişti. Aramızda artık tepsi de olmadığı için, ellerimizi kollarımızı nereye koyacağımızı bilemeyerek, karşılıklı öylece durduk.
“O zaman… afiyet olsun…” dedi kelimelerin arasına boşluk bırakarak.
“Teşekkür ederim.” dedim, “Tepsiyi yarın getiririm. Ya da yemekten sonra…”
“Yarın olur.” dedi bu kez. Elini havaya kaldırıp salladı, “hoşça kal” demenin güzel bir yoluydu bu, ben de aynı şekilde “hoşça kal” dedim ona.
Kapıyı kapadım, yemekleri yedim, büyük bir iştahla ve afiyetle, her bir kaşığın tadına vararak karnımı doyurdum. Sonra aralıksız, uzun uzun Emine’yi düşündüm. Sigara üstüne sigaralar yaktım. Benden birkaç yaş küçüktü, olgun biriydi anlaşılan, ama heyecanlı olduğu zamanlar bir çocuk kadar masum ve hayatla yeni karşılaşmış gibi bakıyordu. Bu da beni etkileyen bir şeydi, pekala onun olgun biri olduğunu kabul ettiğimden, çocuksu denebilecek yanlarında bir aptallık, toyluk, sinirlerimi hoplatan bir şey, bir çeşit akılsızlık falan da bulamayacaktım.
Bulaşıkları yıkayıp tepsinin üzerine dizdikten sonra biraz ortalığı topladım, sonra balkona çıkıp mahallemizin çocuklarının koşturmalarını izlemeye koyuldum. Yine sigara içiyordum. Arada bir gökyüzüne bakıyor, kendi iç alemlerime dalıp çıkıyordum. Sık sık Namibya’yı düşündüm, sonra rüyamda zihnimin bizim Suavi’yi fazla fazla kalifiyeli tasvir etmiş olmasına da ayrıca şaşırdım. Bunda eğlendiren bir taraf vardı ve Suavi’ye anlatacağım günü iple çekiyordum. Sonra yeni komşularım, eskisini aratmayacak kadar iyi insanlardı anlaşılan, bunda da Suavi’ye bahsedilecek bir yan olduğunu düşündüm. Eh, hem Emine’yle de nihayet tanışmıştık ve ayrıca, onların beni kendilerince düşünmüş olmaları da sıcak bir şeydi, hayatımda pek az bulunan ve olduğunda karşılığını veremediğim için mahçup hissettiğim bir jest. Bir şey beni daha bir fazladan düşündürdü: Muhafazakarlardı, ancak bekar bir erkek olduğunu bildikleri komşularına yemeği kızlarının götürmesinde bir sakınca görmemişlerdi, bu da belki onların hem kızlarına güven duyduklarını, hem de insanlara ilkin tahammülle ve iyilikle yaklaştıklarını gösteriyordu. Yahut da Emine kendisi getirmek istemiş ve bunda ısrarcı olmuştu. Bu sonuncusuna pek ihtimal vermiyordum.
Yemeği yedikten sonra niyedir hareket etmek istedim. Biraz, gün için son kez dışarı çıkıp yürümem icap ediyordu, pekala yürüyüşleri evde yapmayı kararlaştırdığım günlerde, kendimi hep biraz sıkışmış hissettiğimden üzerime bir hırka aldım ve ilçe merkezimizin ortasından geçip çocukluğumun geçtiği okulun ve ailemin bulunduğu mezarlığın falan da yanlarından geçecek, tam olarak büyük bir bir “o” harfi çizeceğim rotayı zihnimde hesapladım. Yürüyüş boyunca hayattaki iyi şeyler hakkında düşündüm durdum…
“Sevgili Emine. Nihayet tanışmış olduğumuza ne kadar sevindiğimi tahmin bile edemezsin. Başta seninle ilgili daha karmaşık düşünüyordum, ama biz tanışana kadar sana sıcak bakmayı başarabilmiş olduğumdan, biraz da kendimle iftihar etmiyor değilim. Bana eski komşularım herhalde hiç yemek getirmemişlerdir. Hiçbir gün, biz babamla yaşamaya çalışırken bile, aç mıyız tok muyuz, zorda mıyız merak etmediler. Biz de onları merak etmedik. Ama siz buraya taşındığınız günden beri, içimde senle ve ailenle ilgili olumlu düşünceler vardı. Nedenini tam olarak bilmiyorum. İçimden konuşmayı, sana seslenmeyi de sevdim. Muhtemelen sen benim bu gibi bazı düşüncelerimi hiçbir zaman öğrenemeyeceksin. Tanışırsak ve iyi anlaşırsak bile ben ketum bir adam gibi davranacağım. Çoğu şeyi konuşarak yalnızca susabiliyorum ve birçok gerçek de ben kalemi elime aldığımda, yazıyla ilgilendiğimde ortaya çıkıyor. Eski bir alışkanlık diyebilirim buna…
Evet, ben eski alışkanlıklarını kolayca bırakamayan biriyim. Hatta handiyse bütün alışkanlıklarım eski alışkanlıklardır. Arkadaşlarımın da böyle olmasını isterim, yürüdüğüm kaldırım taşlarının bile değişmesinden haz etmem. Hemen hemen doğada ve insan eliyle başka bir şekil kazanmış bütün maddeye yaşanmışlık siner, bilhassa biz insanların anı, hikaye diyeceği türden yaşanmışlıklar. Doğada başka hiçbir canlı için bir şey ifade etmeyen, yalnız bizlerin bir mana çıkartabildiğimiz türlü gülünç, hüzünlü hadiselerdir bunlar… Ama şimdi anlıyorum ki bazı şeyler değişmeli, mesela kötü ve manasız bir komşuluk; bittiğinde bu herkes için en iyi olandır…”