CHAPTER 18
RESİM
İsmail Hakkı KılıçArtık anlıyordum. Herkesle ve her şeyle küsmenin sonu gelmişti. Şimdi herkesle ve her şeyle barışmalıydım. Suavi meselesini halledip bir öğleden sonra eve döndüm. Arkadaşım mutluydu ama benim hayatım ne yöne gidecek belli değildi, elbette sırada Tanrı vardı. Aklımda dönüp duran bir soruyu kendimce tarttım. Tanrı hakkında bir türlü çözüme kavuşturamadığım bir meseleydi bu. Soruyordum, Tanrı acıyı bilebilir miydi? Eğer ki biliyorsa, canı yanarak ve biz insanlar gibi biliyorsa, acı çeken olma yönünden bu bir acziyet, yok şayet bilmiyorsa bu bilme yönünde bir eksiklik olmuyor muydu? Yahut da Tanrı acıyı acı çekmeye ihtiyacı olmadan ve hakkında her şeyi bilerek, sırf var olarak ve kendi kudretiyle anlıyor muydu? Yani ben bu yeryüzünde acı çekerken, sürünürken, Tanrı ne yaşadığımı anlayan biri miydi? Bunu muhakkak çözmeliydim. Başka yolu yoktu. Bu yüzden, tam bu soruyu sorarak ve yoğunlaşarak, mutfaktan hacimli bir bıçak kapıp avucumu kesiverdim. Akan kan yere damladı, biraz başım döndü, sonra elimi bir bezle sardım ve hayatımı, çektiğim acıyı düşündüm. Avucumdaki kesik hastalığımdı, bir türlü iyileştiremediğim bedenimdi. Tanrı’ya her an yalvarıyordum.
Akşam olmadan Emine bir heyecanla ziyaretime geldi, ailesi yine evde olmadığından, aramızdaki günahı bir kez daha paylaşmak istiyordu. Onu boş duvarın karşısına oturttum. İçecek bir şeyler arandım, ne bulduysam önümüze koydum. İlk önce heyecanının azaldığını hissettiğimden biraz mahçup oldum ona, sonra silkelendim, yanında otururken uzattığımız sessizlik içinde derin derin nefes aldım.
“Buraya kadar yani?”
“İmanlı biri olmak ve imanıma yakışır yaşamak istiyorum.” dedim. Dindar insanların koyduğu sınırlarla uğraşarak geçirdiği hayatında alışık olduğu üzere sessiz kaldı, sonra biraz yüzünü buruşturdu.
“Bu günahı bana sen öğrettin.” dedi.
“Hayır, sen benden önce de biliyordun.”
“Seninle oluşunu sen öğrettin ama…”
“Şimdi de başka bir şey öğretiyorum.” dedim. Biraz sustum. “Emine, bak. Sanırım benim ihtiyacım olan şey başka…”
“Eline ne olduğunu anlatacak mısın?”
“Önemsiz bir şey…”
“Tamam.”
“Sanırım Tanrı’dan dilediğim şeyleri,” diye başladım söze, “bütün isteklerimi, muhakkak olması gerektiğine inandığım şeyleri yani, temiz bir insan olarak dilemeliyim. İradesizlik göstererek, düşkünlük ederek ve günah içindeyken dua etmenin hiçbir anlamı olmuyor. Hem bunun insanı kendinden tiksindiren bir yanı var. Ben eskisi gibi ruhumu hissedebilmek istiyorum. Hayaletlerimi kovmak, cinlerden korunmak, yaşayan bir insan olmak istiyorum. Bunların aynılarını Suavi’ye de söyledim. Aklımı korumak için ne gerekiyorsa yapacağım, dedim. Öyle de yapacağım. Seninle olan arkadaşlığımızı korumamızın bir bedeli olarak belki de, günahımıza son vereceğiz.”
“Ben senin baştan imanlı biri olmaktan neden kaçındığını biliyorum.”
“Öyle mi, niyeymiş o?”
“İnananları eksik görüyordun. Sana göre onlar cahildi. Hayatlarının dizginlerini ellerine alacak iradeden, yaşam gücünden yoksundular. Bir şeyleri değiştiremiyor, korkuyla ve itaate zorlanmayla durmadan ezilerek silik insanlar oluyorlardı. Bunu gururuna yediremiyordun ve inananlardan tiksiniyordun. Ama sonra hastalanınca, bu hastalığın başına kibrinden ve inançlılara olan kötü tavrından dolayı geldiğini düşündün. Tövbelerin bile bunu değiştirmek istiyordu. Bir yanın hala inanmayacak, kalbini teslim edemeyecek kadar kibirli, bir yanın da yüreğin ağzında seni secdeye kapatacak kadar korkak. Sen de bu çatışkının içinde bocalayıp duruyorsun, adeta bir yaylım ateşinde, savaş alanının ortasındasın. Yani evet, seni baştan imanlı biri olmaktan alıkoyan şey, söylediğim gibi, kibrin…”
Donup kalmıştım. Emine’nin hakkımda bu kadar keskin tespitlerde bulunması beni korkutmuştu.
“Sen nasıl- nasıl biliyorsun?” diye sordum.
“Çünkü ben de aynıyım.” dedi. “Sadece bedenim hastalanacak kadar ileri gitmedim. Ama nefes alamadığımı hissettiğim günler oldu. Sen kendini hep farklı ve yalnız görmeye alışmışsın. Oysa bu vatanın bütün çocukları aynı dertlerle boğuşuyor. Nihayetinde, bizim için son aşama belki istemeyerek, belki canımız sıkılarak iman etmek, belki de inançsızlık içinde zayıf düşüp delirmektir. Oysa başka bir yol yok. Keşke olsa, ama yok. İnsanı ve becerilerini, bugün insanın insana sağladığı imkanları ve verdiği değeri öpüp başımıza koyamayız. Çünkü böylesini daha önce görmedik, çünkü insan insana yalnız kötülük getirir bizde. Bir araya tıkıştırıldığımız yerde birbirimizi seviyormuş gibi yaparız, biz böyleyiz. Oysa herkes birbirinden gizlice nefret eder ve yine herkes gizlice neden bir arada olmanın sorunsuz geçmediğini sorar. Aslında insana değer vermenin neye benzediğini bilmeyerek, tüm imanımızı ve dinimizden gelen değerleri de bu boşluğa doldurmaya çalışarak yine, topluca inanmanın bu hatalı biçiminde uydurma güzellikler keşfederek yaşayabiliriz. Anlıyor musun?”
“Bunları sadece seninle günaha girmediğim için söylüyorsun.”
“Hayır!” dedi Emine, biraz bağırdı da sanki. “Bunları söylüyorum çünkü gerçek bu. Din bize toplumca bir araya gelişimizde yüksek değerler bahşetmiyor. Sen de zaten dine olan inancın gereği her gün iyi insanlar tanımıyorsun. Sadece belirli bir seviyede, bu iş görüyordu, ama sen bir yol bu seviyenin üzerine çıktın ve gerçekten cevapları merak ettin, şimdi de bu geçmişinden dolayı, dinin sağladığı bir aradalıktan falan mahrum kalıyorsun. En azından, senin kafanda, senin açınla baktığımızda vaziyet böyle. Ama senin kafandan çıkarsak, dışarıdan bakmamız gerekirse yani, seni toplumla bir arada olmaktan, insanlarla kaynaşmaktan alıkoyan tek bir yanın dahi bulunmuyor. Çünkü o küçük saydığın insanların tümü de benzer şeyleri yaşıyorlar. Biraz anlatmaya çalıştığım şey bu. Eğer haklı olmasaydım, vaktiyle denediğin üzere sekülerlerle uyum içinde yaşayabilirdin. Evet, bahsettiğin ve bitirdiğin arkadaşlıklarından aklıma geliyor bu. Belli ki onlarla, gerçek sekülerlerle de yaşayamamışsın. Yaşama şekillerine uyum sağlayamamış, birçok şeyi anlamsız ve zor bulmuşsun. Şimdi her iki güruhun da dışında, hem imanlı hem imansız, hem sağda hem solda, kaybolmuş bir yerde ve vaziyette, öylece duruyor ve buna yaşamak diyorsun. Sanki topumun, içerdiği toplulukların hatalarının bir bedeli olarak, böyle olmuşsun…”
“Ne demeye çalıştığını anlamıyorum.” dedim, aslında biraz anlıyordum.
“Demeye çalıştığım şu ki, sen iman etsen de, günahtan kaçınsan da, hatta yediğin içtiğin şeyleri bile dine göre düzenlesen, etrafın buna göre şekillenmeyecek ve çevrende insanlar olmayacak. Çünkü bunu baştan sen istemeyeceksin. Hem hastalığın da öyle herkesin kolayca anladığı bir şey değil, birçoklarına göre sen kendi kafandan engeller yaratıyorsun, şükret ki ben öyle olmadığını biliyorum.”
“Ama bana yardım etmiyorsun.”
“Önce senin kendine yardımcı olman gerekiyor.”
“Şimdi benim ömrübillah yalnız birisi olacağımı mı söylemeye çalışıyorsun?”
Ben bunu söyledikten sonra köşeye sıkışmış gibi hissetti, sustu.
“Ben de senin gibiyim.” dedi sonra, “Bizden öncekilerle benzer hayatlar yaşamayacağımız için, kendi yolumuzu bulmamız gerekiyor diye tasalanıyorum. Bazıları bunu yapıyor da, maaşla ve çalıştıkları yerin kurallarına benzeyerek mutlu oluyor, ama, bazılarıysa her şeye bir tehlike gözüyle bakıyor, dönüşmeyi reddediyor ve şekilsizleşiyor, yalnızlaşıyorlar. Biz bu ikinci kesime dahil oluyoruz. Hayatlarımızda hiçbir şeyi uğruna çalışacak kadar çok sevmeyen, gerçekte zevkleri ve uğraşları bulunmayan, aslında sadece bir ruh gibi yaşayıp ölmeye razı olanlar olarak, bol bol nasihat yediğimiz gibi bir de statü olarak aşağı olmanın başka türden bir yığın acısını çekiyoruz. Sen şimdi Tanrı’yı sorguluyorsun, oysa ki meselen insanlarla. İnsanlar arasında avantajlı bir pozisyona sahip olsan, o zaman mutlu olurdun. Tabii bunun için çalışmak gerekir, gözüpek olmak, ısrar etmek… Ama sen neyi aradın ki?”
“Daha önce kimsenin ayak basmadığı yerlere ayak basmak istedim. Kimsenin yürümediği yolları yürümek istedim. En azından ailemde benim gibi birisi daha yoktu.”
“İşe yaradı mı? Yürüdüğün o yolda olmaktan memnun muydun peki?”
“Değildim. Beni o yola neyin sürüklediğini bir bulsam kökünü kurutacaktım. İşte tek nefretim beni o yola sokan nedenler oldu, nedenlerin arkasına başka nedenler üşüşüyordu, bu sonsuza dek gidecek gibiydi, ben de yoldan çıktım, bir süre devam ettim, kayboldum ve durdum. Şimdi hayatım durmaya benziyor. Hareketsizce durmaya. Manzara seyretmeye. Biraz da taşlaşmaya, katılaşmaya benziyor.”
“En azından haklıymışsın. Böylesi bir yola kimse yeltenmez, ama senin sandığın gibi yaratıcı olmamaktan falan kaynaklı değil ha, akıl sahibi olduğu için insan böyle bir yaşamı istemez başta. Şimdi bunu anlatamayacaksın da. Kimseye diyemeyeceksin ki, ben gençken hastalandım ve evden çıkamaz oldum, diye. Birileri sana ne yapıp ettiğini sorduğunda bile yalan söylediğine eminim. Senin yerinde kim olursa olsun, bu başarısızlığın altında ezilirdi, sen yine iyi irade ediyorsun.”
“Başarısızlık diye bir şey yok.” dedim.
Bir kaşını havaya kaldırdı ve biraz güldü.
“Yok! Adım gibi eminim olmadığına. Anda olmanın gücü var insanda, ne kadar anda kalabiliyorsan, o anın içinde ne kadar tasasız ve üretkensen, işte o kadar başarılısın. Bir saniye önceki davranışından bire sorumlu değilsin ama. Çünkü o geçip gitti, artık sana değil, geçmişe ait oldu…”
“Bu bir bahane…”
“Değil, emin ol, keşke salt anın içinde yetkin olabilsem, paniğe falan kapılmasam diye dua ediyorum, başarı için değil. Başarı göstermelik olduğu için, beni içten onaramaz diye, başarıyı her zamankinden daha da ufak sayıyorum. Benim tek derdim hastalığım. İçten onarılmak. Eskisi gibi sağlıklı olsaydım, şimdi çok farklı olurdu. Birçok şeyi farklı yapardım.”
“Pekala, öyle diyorsan.”
Sonra sustuk, sigara dumanına boğulduk. Aramızda konuşulacak pek bir şey olmadığını yeni anlıyorduk. Üstelik anlaşılan o ki Emine benden başka biri olmamı istiyordu. Bense bir şeyi yapamayacağıma inandığımda o şeyi katiyetle yapamıyordum. Aramızdaki sessizlik bizim yerimize konuşuyordu, sigaramız bittiğinde bu şey de bir son buldu. O kendi evine giderken yüzünde hayalkırıklığı dolu bir ifade vardı. Bense baştan aşağı bomboş gibiydim. Sonra bu ifade beni üzdü, hatta bir aralık az daha kendimi kaybediyordum, onun elini tutmakla öylece kalmak arasındaydım. Emine’nin karşı dairenin kapısını anahtarla açıp gözden kaybolduğu kısacık süre boyunca, elimin tersiyle ittiğim günah bana çok daha cazip göründü, kendimi gerçek bir lezzetten mahrum bıraktığımı düşünmeden edemedim. Bana son kez bakmış gibiydi. Bluzuna, göğüslerine baktım. Yüzünü son kez görmüş gibiydim. Üstelik neden böyle hissettiğimi de bilmiyordum. Aldatıcı, çırpınan bir histi bu. Bir sigara yakıp duvarın karşısına oturdum. Emine’nin eşiğin orada dikilip başını geriye çevirdiği ve bana baktığı o son anını zihnimden atamıyordum, ama bundan, bunun böyle gelişmesinden keyif alarak sigaramı hızlıca içtim, hatta hemen bir ikinciyi yaktım.
Ben yalnız bir adamım ve dünyam da en az kendi gölgem kadar karanlık. Seni bir süredir sıkıcı hayatımla oyaladığımı biliyorum sevgili okur. Ama sen, sana böyle seslenmeyi sevdiğimi ve diğer her şeyin de sırf bunun için olduğunu biliyorsun. Şimdi aklımda ne kadarlığına bir sevinç taşırsam, kendime o kadar sevineceğim, ne kadar hüzünlenirsem, kendime o kadar acıyacağım. Ben bu zorluğu sırtlanadurayım, dünya da kendi hızıyla dönecek ve insanlar kendi yollarında olacaklar. Yazılar yazacağım, resimler yapacağım, birbirine hiç benzemeyen şiirler çıkaracağım, o şiir anları beni kıskıvrak yakalayacak ve ruhumda ufak bir kımıltı haricinde, yine hiçbir şey değişmeyecek. Bir deniz feneri gibi sürekli seyir halinde, hareketsiz bir şekil olacağım uzaktan bakan için, belki miladı çoktan dolmuş taştan bir yapı olacağım, belki suların dibine gömüleceğim. Benim gidecek kimsem yok, benim için gelecek biri var mı bilmiyorum da. İnsanlık beni unutacak, bunu biliyorum. Belki de bu yüzden cennet ve cehennem düşünceleri paklıyor beni.
Acıyla Tanrı arasında doğrudan bir ilişki kuruyorum şimdi. Yeryüzündeki acıların var oluşu ve tam orta yerlerinde yatan, acının özüne dair şeylerle Tanrı’nın özüne dair şeyler arasında muhakkak bir ilinti olması gerektiğine inanıyorum. Bunun bir parçası yalnızlık, ne kadar kalabalıkça yaşanırsa yaşansın korku gibi, daima insanın kendine kalan bir his olan, türlü türlü, saçma sapan, yalnızca kendine benzeyen acıyı ancak kudretli, iyi bir espri anlayışına sahip bir Tanrı var etmiş olabilir. Ona sığınmamızda güzel bir yan varsa, Tanrı bunu istiyorsa, acı da belki bizim ona dönme sürecimizi hızlandıran, anlamlı kılan bir etken oluyor. Ben acıyı bir ayağım geçmişte yaşadığım her solukta hissediyorum. Kendimden pekala az biraz anladığımı söyleyebilirim ama, biraz olsun kendimi tanıyorsam, işte bu acıyla tanıyorum. Vaveyla’yı özlerken veya dışarıda benim için yaşanılacak hiçbir şey olmadığına inanırken, yaşamımın son anlarındaymış gibi hissettiğim psikoz anlarımda, paniklediğimde, sığınacağım tek şey Tanrı. Ve Tanrı benim gibi herkesin içinde, her insanın aklının bir yerinde var olan bir düşünce olarak, bu dünyayı daha katlanılır bir yer haline getiriyor. Onun adına yeryüzünde atılmış yanlış, kötü adımlardan bağımsızca söylüyorum bunu. İnsanlara gidemediğimi, insanlara gidilemediğini anladığımda yüzümü Tanrı’ya döndüm. Bütün inananlardaki yalnızlık gibi, kabullenme ve imanla alnımın secdeye değmesi gerektiğine inandım, kendi yalnızlığımı kabullendim.
Sanırım seninle vedalaşmamız gereken an bu, sevgili okur, sanırım diğerlerine veda etmenin ne kadar zor olduğunu anladığımda, aklıma sen gelmiştin ve bunu daha iyi anlamıştım. Belki diğerleriyle vedalaşmak zorunda hissetmemin bir sebebi de senin varlığındı. Karanlığın kapılarını kapatmadan yüzümü aydınlığa dönemeyeceğim çünkü. Ve bunun yapılması gerekiyorsa, bir an önce yapılmalı. Bir an önce kötü alışkanlıkları insan elinin tersiyle itebilmeli ve yeniden doğmalı. Bağımlılıkların esiri olmamalı. Şimdi senden, bir son anı yaşayabilmemiz için, gözlerini kapatmanı ve bir istasyon hayal etmeni istiyorum. Valizlerini sürükleyip bir yerlerde sıkılarak bekleyen insanların falan olduğu, soğuk bir öğleden sonra, ben ve elimde valizim, sana veda etmek üzereyiz. El sıkıştığımızda ikimizden biri alev alabilir, böylesi özel bir an, kulaklarımızda yakınlardan bir yerden yükselen bir balladın sesiyle göz göze bakıyoruz. Aramızdaki son an böyle canlı ve ben eskisi gibi yolculuk etmeyi seviyorum. Böylesi bir hayalle, senin için olmasa da, en azından benim için veda etmek daha kolay. Günlerimi bundan sonra nasıl geçireceğimi merak ediyorsan, belki çok bir şey değişmez, belki de iyileşir ve hayata karışırım. Belki bazı zor gecelerde hayalini kurduğum üzere bir tabanca bulur ve şakağıma yaslayıp saniyeleri sayarım. Bilmiyorum. Tek bildiğim artık değişimin gelmesi gerektiği. Şimdi ben kalemi elimden bırakacağım ve Tanrı’nın kalemi eline almasını bekleyeceğim. Onun yazdıkları karşısında boynumu eğeceğim ve gerçek bir erkek gibi bahtımda olana katlanacağım. Bunlar en içten temennilerimdir. Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Tekrar sana yalvar yakar içimi dökeceğim güne dek, hoşçakal sevgili okur, kendine iyi bak, beni unutma, belki o gün geldiğinde sana ismimi de bahşederim… Sevgili okur, benim için zevkti.
-
Üç gün boyunca, her gün akşam olana dek, adını Son Şiir koyduğum bir şiir üzerinde çalıştım, bu süreçte karanlığı, yani sana seslenmeyi özlesem de, dikkatimi yazmadığım anlarda neler yapmaktaysam onlara odakladım. Şiir aşağıdaki gibidir.
-
Bir istasyonda uğulduyor gençlik arzularım,
Kendime şairlerden bir halka örüyorum
Hepsi pasaklı ve biraz yanlış yaşamış şairler,
Önce uzak duruyorlar benden, bana benzememek için.
Yanlış aşklar ve yanan evler bir olup şişelere sığıyor,
En yaşlımız kırıyor şişeleri,
En genç olanımız yerleri süpürüyor,
Ama eli kanamış olan yine benim.
Tanrım, diye başlıyor içimde konuşmalarım,
Şose yolları gizliden gizliye özlüyorum,
İnsanların bir gölge olduğu kuytuları da…
Biraz öldürüyorum sanatı ve kahroluyorum bir bir;
Bugünün yarına anlatacak hiçbir şeyi yok, diyorum.
Bilen bilir, hepsi biraz daha çocuk kalmak içindir.
Ama hiçbir yol göründüğünden daha geniş değil
Ve hiçbir yol andırmıyor tavus kuşunu.
Dostunla alay etmenin sıcaklığı,
Düşmanınla bozuk bir pusula olan öfken;
Tanrı ve adlarını ezbere bilen yaşlılar,
Sana şaşkınlıkla bakıyor şimdi.
Bir yan flütü andırıyor pencereden kırılan ışık,
En az beş adamın ortaklaşa şiiri,
Senin duymanı bekliyor bir kasetin içinde;
Yataklara düşüyorsun,
Sabır dişlerinde sıkılan bir kelime,
Çığlıklar gelip geçiyor beş adamın hayatından,
Beş adamın birden şiiri…
Bir istasyonda uğulduyor gençlik arzularım,
Hiçbir yöne birden gitmeyi anlamıyorum,
Baharatlar uçuşuyor tozların arasında,
Tatlarını bilen damakları bulmak için…
Çok beceriksizce ilişen mürekkep
Ve pek çok kez yorgunca uzanan kol,
Sahibine benzemeyen büste bakıyor;
Hepsi bir oluyor şimdi
Ve bir aşk karasıyla kırdırıyor heykelleri birbirine.
Batıya giden trenlerin açlığı,
Kol saatleri gibi sıkıyor zayıf bileklerini onların.
Tanrım, diye başlıyor içimde konuşmalarım,
Şose yolları gizliden gizliye özlüyorum,
Şose yolları açıkça özleyen kimseyi bulamadığımdan:
Orada bir gölge var, diye uyudum
Ve orada bir gölge var, diye uyandım,
Soğuk terler içinde dövdüm alnımı;
Bunu da iman etmek belledim.
Ama hiçbir yol göründüğünden daha geniş değil
Ve hiçbir yol benzemiyor tavus kuşuna.
Küsüyorum kendi uğultusunu duymayan dostum;
Küsüyorum avuç içlerini ateş basanlara,
Ben bahsederken hazine avcılığından.
Diyelim ki biz düşen ilk yaprağız
Uzanıp bir dala konmayı uman
Ve saymayan üç dal yukarısını…
Diyelim ki bütün dileklerimiz sarmış cehennemi
Diyelim ki bütün karınlar şişmiş oburluktan,
Biz yine aranırdık,
Yolları benzeyen tavus kuşuna deniz,
Biz görelim diye sergiliyor dansını…
Bir çiviye sarılıyor baş parmağım,
Dönemiyorum acımdan olduğum yerde,
Yüzümü aydınlığa…
Tanrım, bul benim içimdeki ah eden yanın ikizini
Dışarıda bir soğuk fırtına daha esmiş
Ve ben yola çıkmaya yeni inanmışım gibi.
Bir istasyonda uğulduyor gençlik arzularım,
Hiçbir yöne birden gitmeyi arzuluyorum,
Baharatlar uçuşuyor tozların arasında,
Tatlarını almak için boğuluyorum…
Vaveyla ve sabahın beşi,
Barda kızgın insan yüzleri sarıyor beyaz gömleğimi,
Ve kırmızı tepe lambası kana buluyor içkilerin tümünü;
Yorgo diye bir adam karısını şişliyor iki blok uzakta,
Biz sirenleri arabalara benzetirken.
Vaveyla ve sabahın altısı;
Rock’çıların intiharı üzerine uğuldaşıyoruz,
Orada yüzü kireç gibi beyaz ve kel bir adam,
Pisuvarı söküyor kuvvetli bilekleriyle.
Vaveyla, diyor, gelmeyi çok sevdiğim bu yerin adıdır;
Kızın adı değil…
O zaman anlıyorum hayaletlerin nasıl def edileceğini,
Başka bir pisuvarın başına geçiyor kel adam, aynısı için.
Küçük bir deftere karalıyorum durağanlığı,
Denize bakan bir çocuk başı şeklinde,
Dostumun dahiyane planını rüyamda gördüm,
Dostumu daha az sevme nedenlerimi sıralıyorum.
Tanrım, diyorum, bana yazdıran neydi karanlığımı,
Cinler, diyorum, insanlar arasındaki boşluktur.
Vaveyla ve sabahın yedisi;
Yollara dökülüyorum ayyaş takımıyla,
Bana kalan halka buyken silkeleniyorum,
Hiçbir yöne birden gidemiyorum şimdi.
Sabır dişlerimde sıkılıyor
Ve bahçe kedilerini özlüyorum bir bir.
Batıya giden trenlerin açlığı,
Tasmaları gibi sıkıyor zayıf boyunlarını onların.
Ben kendi eksenimdeki bozuk pusulayım
Hırsımdan gördüm tüm denizleri,
Karanlığa ışık getirmek için,
Biraz da bu yalana inanarak,
Yosun bağladı eklemlerimi.
Tanrım, diye başlıyor içimde konuşmalarım,
Şose yolları gizliden gizliye özlüyorum,
İnsanların bir gölge olduğu kuytuları da…
Uydurma bir ejderha ve ölü bir at,
Peşimde olduğu için,
Pabuçlarımı sıkıca bağlıyorum.
Bir daha şose yolları tavus kuşlarına benzetmeyeceğim.
Bir daha kendimi batıya giden trenlerde bulmayacağım.
Bir daha Vaveyla’da uyanmayacağım.
İşte böyle yazıyorum defterin orta yerine.
Bir istasyonda uğulduyor gençlik arzularım,
Hiçbir yöne birden gitmeyi öğreniyorum…
-
Şiir bitti, her şey sessizliğe gömüldü. Burada, şiirin bittiği yerde bir canavarın ağzı açılmış duruyordu. Korkuyordum. Ama gururluydum da. Nihayet, tüm maceramın sonuna ulaşmıştım. Uydurma bir ejderhadan ve ölü bir attan kaçıyordum. Gözlerimi kapayıp hareketsizce bekledim, sessizlik büyüdü ve o devasa canavarın devasa ağzının ardına kadar açılıp beni beklediğini, ve beni yavaşça yuttuğunu hayal ettim. İyi bir anlaşmaydı, sevgili okur, böylelikle senden, sana yazmaktan, buna şuursuzca devam etmekten uzak durabilecektim…
SON