CHAPTER 1
Eşik
L.NORA5 KASIM 2024
Gökyüzü, Karadeniz’in o katran karası gecelerinden birine teslim olmuştu. Başımı kaldırıp baktığımda, sayısız yıldızın arasında öyle biri vardı ki… Sanki diğer tüm ışıkları emip tek başına parlıyordu. Onu izlerken zihnimin kuytu bir köşesinde bir isim belirecek gibi oluyor ama hemen kayboluyordu. Sanki buna özel bir şey deniyordu ama… Neyse.
Anneannemin maskara kedisi Firuze, Rize’nin o insanı nefessiz bırakan dik yokuşundan aşağı inerken adımlarıma dolanıyor, ahşap çitlerin üzerinden atlayarak peşimden geliyordu. Buranın yokuşu çıkarken de inerken de insanı canından bezdiriyordu zaten. Meydanda her zamanki o tanıdık yaşam akıyordu: Amcalar kahvede hararetle okey taşlarını dizerken, teyzeler meydandaki ulu ıhlamur ağacının gölgesinde koyu bir sohbet eşliğinde çaylarını yudumluyorlardı.
Onların bu samimi hallerine sırıtırken sağıma dönüyorum. Ve tam o anda, göğsümün ortasında tuhaf bir sızı peydahlanıyor.
Sokağın kuytu köşesinde, varlığını daha önce hiç fark etmediğim köhne bir dükkânın üzerinde ahşap bir tabela asılı. Üzerindeki harfler zamanın tozu ile örtülmüş. Kimsesiz bir dükkan. Yıllardır bu meydandan geçerdim ama o tabelanın varlığı sanki bu geceye kadar benden saklanmış gibiydi.
Firuze bacaklarımın arasından sıyrılıp karanlığa doğru miyavlayarak kaçarken, ayağımın dibindeki nemli toprağın üzerinde duran küçük kâğıt parçası ilişiyor gözüme.
Eğilip elime alıyorum. Pürüzsüz, buz gibi bir kartvizit. Ön yüzünde tek bir kelime kazınmış: Toska.
Kartviziti çeviriyorum, arkasında da aynı kelime var. Zihnimde hiçbir karşılığı yok ama üzerindeki o soğukluk parmak uçlarımdan koluma doğru yayılıyor. Ne olduğunu çözemediğim bir huzursuzlukla kâğıdı cebime sıkıştırıyorum.
Meydandaki arkadaşlarımın yanına doğru adımlarken hepsinin başını yukarı kaldırmış, dikkatle gökyüzüne baktıklarını fark ediyorum. "Nereye bakıyor bunlar böyle?" diye düşünerek bakışlarımı onların odaklandığı noktaya, karanlık gökyüzüne çeviriyorum.
Tam o sırada büyüleyici bir şey oluyor; bir yıldız kayıyor gökyüzünden... Hem de gecedendir gözümü alamadığım, sanki bana aitmiş gibi duran o tek parlak yıldızın tam yanından süzülerek.
Şaşkınlıkla yanlarına varıp oturuyorum ama zihnim hâlâ cebimdeki o kâğıtta takılı kalmış durumda. Tam o sırada etraftaki gürültü kesiliyor. Rüzgâr sertleşiyor, yaprakların hışırtısı keskinleşiyor ve karanlığın içinden bir fısıltı dökülüyor:
Toska…
Meydandaki ışıklar bir anda bulanıklaşıyor. Amcaların taş sesleri, teyzelerin gülüşleri silinip gidiyor. Dünya etrafımda dönmeyi bırakmış gibi.
“Nare…”
Sol tarafıma dönüyorum. Uçsuz bucaksız bir karanlıktan başka kimse yok.
“Naree…”
Göğsüm sıkışıyor. Bu ses… Annemin sesi. Ama neden bu kadar uzaktan, sanki bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi yankılanıyor?
“Anne? Neredesin?”
Işıklar tamamen sönüyor, meydan yok oluyor. Karanlığın içinde kaybolurken omzumda sert bir temas hissediyorum.
“Nare, kime diyorum ben kızım, kalksana! Derse yetişmeyecek misin sen? Hadi kalk, kahvaltı hazırlıyorum.”
Gözlerimi açtığımda bilincim hâlâ o rüyadaki karanlık kuyuda asılı duruyordu. Yüzümdeki göz bandını çekip çıkarıyorum. Ağırlaşan göz kapaklarımı kırpıştırıp annemin başucumda çattığı kaşlarını görünce, göz bandını huzursuzca yatağın diğer ucuna fırlatıyorum.
“Günaydınnn annecim, sana daaa,” diyorum sitemli bir sevecenlikle. “Teşekkür ederim beni bu kadar güzel bir şekilde kaldırdığın için.”
Annemin çatılı kaşları yumuşuyor, yüzüne o bildiğim sıcak tebessümü yerleşiyor.
“Günaydın bebeğim sana da. Bana gün ayalı çok oluyor sayende. Bugün erken çıkacağız unuttun mu?”
Komodindeki saate bakıyorum: 08.10.
“Aaa evet, doğru ya...”
Bugün Rize’ye gidiyorduk. Bugünkü dersim biter bitmez yola çıkacaktık.
İçimi bir an çocuksu bir heyecan kapladı çünkü üç gün sonra yirmi bir yaşıma basacağım. Bu doğum günü benim için aleladeliğin ötesinde bir anlam taşıyor. Dedemin vefatından sonra anneannem, zamanın avuçlarımızdan kayıp gittiğini derinden hissetmiş gibi üzerimize daha çok titremeye başlamıştı. Özellikle her doğum günümde, Rize’deki o eski ahşap evde beni yanına çağırması, eski bir geleneği yaşatır gibi hazırlıklar yapması aramızda sessiz bir anlaşmaya dönüşmüştü. Yaşlandığının hepimiz farkındaydık; bu yüzden ne zaman bizi yanında görmek istese koşarak gidiyorduk. Bizi çok sevdiğini biliyordum, keza üzerimize nasıl titrediğini de…
Aklıma geldikçe bile içim sıcacık oluyor. Canım tontişim benim... Burnumda şimdiden o eski tahta kokulu evin ve pamuk anneannemin kokusu tütmeye başlıyor.
Yatakta doğruluşumu izleyen annem, benim hayallere daldığımı fark edip sabırsızca dürtüyor beni. Bir cevap bekliyordu tabii.
“Tamam canımın içi, kalkıyorum hemen,” deyip üzerimdeki yorganı kenara itiyorum. Ayaklarımı yataktan aşağı sallandırıp terliklerimi giyiyorum. “Bugün en mutlu günüm, tontişime kavuşacağım akşama.”
Annem bu halime neşeyle bir kahkaha atıp mutfağa geçerken, ben de esneyerek yataktan kalkıyor ve banyoya doğru ilerliyorum.
Banyoya girip soğuk suyu yüzüme çarptığımda, zihnimdeki o buğulu perde aralanıyor. Aynadaki ıslak yansımama bakarken, annemin sesiyle uyanmadan hemen önce gördüğüm o rüyanın soğukluğu sırtımdan aşağı süzülüyor.
Cebimde olmayan o kâğıdın ağırlığını zihnimde hisseder gibi oluyorum.
“TOSKA…”
O da neydi öyle?