CHAPTER 1
1
erni yovaGözlerini açtı ama karanlık hâlâ oradaydı. Doğrulmaya çalıştı. Şakaklarına saplanan ağrıyla inleyerek yeniden yastığa gömüldü. Ne kadar süredir bu yarı baygınlıkta yüzüyordu?
Dünü hatırlamaya çalıştı. Görüntüler kesik kesik hücum etti: Atölyeden çıkış... Akşam içilen kahve, cebindeki not, dev gökdelen… Restorandaki sonu gelmez şarap kadehleri... Sonra? Sonrası siyah bir araba. Başının yana düşüşünü, gözünü her araladığında direksiyondaki o sakin ellere bakışını anımsadı. Adamın yüzünde bir bilgenin, hatta bir kurtarıcının dinginliği vardı.
"Geldik," demişti adam. Devasa bir zindan gibi duran evin önündeydiler. Adamın koluna girmişti. Sonra yine şarap, yine o sıcak, mayışmış bakışlar... Ve adamın dudakları. Yıllardır içinde biriken görünmezlik hissini yok etmek istercesine, açlıkla yapışmıştı adamın dudaklarına. Kokuları, sesleri, sıcak sıvıları bir düş gibi anımsadı. Sonrası kapkara bir boşluktu.
Peki, o adam neredeydi şimdi? Sadece adını bildiği o adam şimdi neredeydi? Burası neresiydi?
Zorlukla yataktan kalktı. Çıplaktı. Ayak tabanları taşa değince ürperdi. Derisini ısıran bir soğuk vardı içeride. Yatağın çarşafını uyuşuk, hantal devinimlerle bedenine sardı. Gözleri karanlığa alışmaya çalışırken, uzaktaki masada titreyen cılız mumu fark etti. Eski ahşap ve rutubet kokusu, buranın çok uzun süredir güneş görmediğini fısıldıyordu.
Oda neredeyse boş sayılırdı. Rengini seçemediği bir koltuk, karşı duvarda asılı bir tabloya bakıyor, tabloda belli belirsiz bir silüet seçiliyordu. Eski ahşap bir dolap, diğer duvarda tek başına dikiliyordu. Mumun yandığı masanın üzerinde sadece küçük bir çerçeve vardı ama karanlıkta fotoğrafta ne olduğu seçilmiyordu.
Yerdeki Anadolu kilimi, ilmekleri gevşemiş ve renkleri birbirine karışmış bir ceset gibi seriliydi. Kilim,çocukluğundaki sası kokan evleri, kaçıp kurtulduğunu sandığı o sefaleti anımsattı; öğürtüsü boğazına düğümlendi.
Annesinin feri sönmüş gözlerindeki ölü dalgınlığını, elindeki mekiğin bir sağa bir sola süratle gidip gelişini, odanın küçük penceresinden sızan cılız ışığı ve dar odanın hiç kırılmayan soğuğunu iç titremesiyle anımsadı. Dokuma tezgâhının arasından geçen mekiğin iplere sürtünme sesi ve ardından kalın ahşabın kumaşı sıkıştıran tok sesi, saatlerce süren aynı döngü. Zihnine işkence eden bu gürültüyü yırtarak bölen başka bir ses çınladı aniden kulaklarında, yıllardır susturmaya çalıştığı o tiz ses bağırıyordu şimdi:
– Hülyaaa, az bir işe yara rezil! Git bir çay koy, fasulye ısla, şu etrafı toparla… Kız değil iki bacaklı domuz doğurmuşum ben.
Şimdi zihni köy evinin mutfağındaydı. Kupkuru beton zeminin üstüne serilmiş eski, ince bir kilimle kaplı daracık mutfağın alçak duvarında eğreti üç raf vardı. Kap kacak, bardak, çanak burada yoksul bir yığındı. Zeminden bir farkı olmayan mutfak tezgâhının altını rengarenk çaputlar saklıyordu. O çaputların sakladıkları ise Hülya için başka mide bulantılarıydı …
Geçmişi kovmak için başını iki yana sertçe salladı. Derin birkaç nefes aldı, verdi. Gözleri anın berraklığına büründü. Sıkıntılı ve şaşkın gözlerle odaya yeniden göz gezdirirken bakışları başucundaki komodinin üzerindeki ışıltıya takıldı. İçi su dolu cam bir sürahi ve odayla, kilimle tamamen çelişen kristal bir bardak duruyordu. Boğazı kurumuştu. Uyuşuk, sakar elleri güçlükle suyu doldurdu, susuzluğunu dindirirken bardaktan ve ağzından taşan kontrolsüz damlalar ayaklarına saçıldı.
Kapıya yöneldi. Az ilerdeki masif kapıyı açmak için kulpa asıldı ama kapı kilitliydi. Önce yavaşça vurdu; ses yoktu. Daha sertçe yumrukladı; yine ses yoktu. Nabzı, kulaklarının içinde derinlerden hızla yükselen bir ritimle gümlemeye başladı.
“Hey! Kimse yok mu?” diye seslendi, sesi uykulu ve çatallıydı. Hülya avuç içiyle kapıya vurdu. "Kimse yok mu? Açın şunu!"
Kimse cevap vermedi. Yeniden, bu kez ciğerlerini yırtarcasına bağırdı ama odanın taş duvarlarında yankılanıp kendi kulaklarını tırmalayan çığlıklarından başka hiçbir ses duyamadı. Dış dünya, odanın duvarları kadar dilsizdi. Dudakları kurumuş, göz bebekleri büyümüş, nefesi boğazından zorlukla çıkıyordu; artık ne başının ağrısını ne de dün gecenin hazzını hissediyordu.
Ne kadar süre kapıyı yumrukladığını, ne kadar süre kapının kilidine yalvardığını bilmiyordu. Başta yardım dileyen kelimeleri, zamanla boğuk hırıltılara, insanlıktan çıkmış kesik inlemelere dönüşmüştü. Boğazı, yutkunamayacağı kadar tahriş olmuş, tırnakları kapıyı tırmalamaktan sızlıyordu.
Sonunda dizlerinin bağı çözüldü. Kapının dibindeki soğuk taşa yığıldı. Korku, yerini o zehirli kabullenişe bırakmıştı. Çaresizlik hissi, tuhaf bir şekilde dinginleştirmiş, içindeki közün harını azaltmıştı.
Odaya çöken sessizlik, kendi bağırtılarından daha ürkütücüydü. Bir müddet o soğuk zeminde bilinçsiz ve tükenmiş halde kaldı. Kendine gelir gibi olduğunda sendeleyerek ayağa kalktı. Yanağında kapının altındaki taşın soğuk izi vardı. Masaya doğru yürüdü, titreyen mumu eline aldığında plastik dokuya şaşkınlıkla baktı. Bu mum görünümlü bir led ışıktı. Işık, masadaki o küçük çerçevenin üzerine düştü.
Yaklaştı. Fotoğraf siyah beyazdı. Yöresel kıyafetler içinde, çökük avurtlu yaşlı bir kadın, elinde bir kirmen tutuyordu. Kadının gözleri cam gibi donuk, nasırlı elleri ise bir ölününki kadar hareketsizdi. Hülya nefesini tuttu. Fotoğrafı görmek istemiyordu. O kadınlardan biri olmayacağına yemin etmişti. Arkasını döndü. Cılız ışığı karşı duvara tuttu. Ceviz ağacından yapılmış, yıkık dökük bir gardırop. Çıplak ayakları yerdeki ölü kilime basmamaya çalışarak dolaba yürüdü. Paslanmış menteşeler gıcırtıyla açıldı. Yoğun bir lavanta kokusu yüzüne çarptı. Işığı içeriye doğru tuttu.
Dolapta tek bir askı vardı. Ve o askıda, bu rutubetli, küf kokulu odayla tamamen uyumsuz, hayalet gibi süzülen bir elbise asılıydı. Gece mavisi, saf ipek... Hülya ışığı yaklaştırıp kumaşa dokunmaktan kendini alamadı. Parmak uçları ipeğe değdiği an, pazar günleri ayakları sızlayana kadar dolaştığı avmlerin lüks mağaza vitrinlerindeki kusursuz polyester bedenlerde asılı elbiseler geldi gözünün önüne. Üzerinde hayal ettiği ve o elbiseyle girdiği geniş salonlar. Etiketin üzerindeki rakamlarla içine düşen sıkıntıları anımsayınca ipeği kavramış parmakları çözüldü.
Arkasını döndü. Işığın sahte alevi, koltuğun karşısında asılı duran tabloyu aydınlattığında, çorak bir tarlanın ortasında, üstü başı yamalı köylü bir adamla karşılaştı. Işığı biraz daha yaklaştırdı. Adam, nasırlı elleriyle tuttuğu çapaya çenesini dayamış, umutsuzca bakıyordu. Resimdeki köylü, masadaki yaşlı kadına mı, yoksa odanın ortasındaki kilime mi bakıyordu, anlaması güçtü. Adamın bakışlarındaki o tanıdık çaresizlikten iğrendi. Gözlerini kaçırdı.
Sonra ışığı, karşı duvardaki tek pencereye doğru tuttu. Perdeyi aralayıp dışarıyı, gökyüzünü, belki bir ışığı görmek umuduyla yürüdü. Perdeyi sertçe çektiğinde, istemsiz, boğuk bir çığlık boğazında düğümlendi. Işık yoktu.
Pencere paslı demir parmaklıklarla örülüydü ve ardında görünen tek şey kapkara topraktı. Toprağın içinden fışkırmış ağaç kökleri, pencereye yapışmıştı. O kökler, pencereyi kırıp içeri girmek, Hülya’nın gırtlağına sarılmak isteyen biçimsiz, dev parmaklar gibi kaskatıydı.
Burası bir bodrumdu. Yerin altındaydı. Gömülmüştü.
Hülya geriledi, sırtı soğuk duvara çarptı. Ona lüks şarapları içiren, o pahalı hayalleri sunan nazik adam... Onu diri diri buraya gömmüştü. Burnuna gelen keskin kokuyla bakışlarını zemine indirdi. Üstüne sarmaladığı çarşaftaki ıslaklığı, bacaklarını ısıtan sıcaklığı o an fark etti. Bu bir rüya değildi.