CHAPTER 2
2
erni yovaPart 1: Dolunay
Atilla, sahibini tedirgin bakışlarla izleyen on üç gözlü taş konağın gölgesinden uzaklaşıp ormana giren dar patikanın içine, sessizliğin kalbine doğru yürüdü. Dolunayın gizemli yansımaları ormandaki her bir dalı, orta çağda yakılmış cadıların kömürleşmiş parmaklarına çevirirken; Atilla ormanın dehlizlerinde ilerlemeyi sürdürdü. Ayağındaki kalın tabanlı, bileklerine kadar tırmanan çizmelerin ıslak toprağı ve yaprakları ezerken çıkardığı sesler, kulağına Ay Işığı Sonatı’nın melodileri gibi geliyordu.
Bir gece kuşunun apansız çığlığıyla duraksadı; parmak uçları usulca omzundaki tüfeğin soğuk metaline kaydı. Bu refleks, bir korkudan ziyade yıllardır ilmek ilmek ördüğü kontrol mekanizmasının bir parçasıydı. Ormanın bu derinliklerinde her ses, her kıpırtı; onun kurguladığı senaryoların dışında kalan ve onu her defasında şaşırtan, hatta kalp atışlarının ritmini değiştiren bir dünyaydı. Bu duygu onu canlandırıyor, zihninde yeni avlara, oyunlara ilham oluyordu.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Ormanın nemli kokusuyla birlikte, kadim taş binanın zindana evrildiği odalarından sızan anılar zihnine hücum etti. O anılardaki insanlar... Onlar, Atilla’nın bu yola ilk çıktığındaki ham hırslarının, henüz incelmemiş manipülasyon kıvraklığının hazırlık adımlarıydı. Kimi bir bakışla çözülmüş, kimi bir vaatle kendi elleriyle kapıyı üzerine kilitlemişti. Onları düşünürken midesinde tanıdık, asitli tiksintiyi hissetti. Hepsi birbirine benziyordu; sonunda hepsi tanrı’nın lütfunu bekleyen aciz kullardı.
Atilla, omzundaki tüfeğin kayışını düzeltti ve çizmesinin altında ezilen çürümüş bir mantarın yaydığı ekşi kokuyla gülümsedi. Bu koku ona Varol’u hatırlatmıştı; doymak bilmez iştahıyla hayatı bir sofraya çeviren ama sonunda o sofranın artığına dönüşecek adamı. İlk gerçek dosyasıydı.
Part 2: Fugu
Varol; şehrin en lüks restoranlarından birinin sahibi ve aynı zamanda kendini seçkin bir gurme olarak tanıtan, damak tadı adı altında oburluğunu kutsayan bir adamdı. Gurmelik diye anlattığı hikâye, aslında önüne geçemediği doyumsuzluğuna giydirdiği şık bir kılıftan ibaretti. Dünya üzerinde tatmadığı lezzetin kalmadığı ile övünür, her meşhur tadın nerede, hangi ritüelle yenmesi gerektiğini bir şair edasıyla anlatırdı.
İlk tanışmaları, Varol'un kendi restoranında "tesadüfen" olmuştu. Atilla, menüdeki en riskli ve özel yemeği sipariş ettiğinde; Varol Bey, bu nadide damağı bizzat görmek için masasına kadar gelme zahmetine girmişti. Elini bir İngiliz dükü edasıyla uzatmış ve Japon mutfağının "ölümcül lezzeti" Fugu balığı siparişi için onu kutlamıştı. Atilla; bu balığı daha önce Tokyo’da, bizzat Hiroki Fujiharu’nun elinden yediğini, o zehirli lezzeti hayatı boyunca unutamadığını söyleyince Varol Bey’in gözleri parlamıştı. Nihayet kendi liginde birini bulmanın heyecanıyla masaya oturmak için izin istemişti.
— Kimilerinin Balon, kimilerinin ise Kirpi Balığı dediği bu canlı, diye söze girdi Varol, masaya kurularak. — Hem hazırlanış süreci hem de riskleri bakımından gastronomik bir Rus ruletidir.
Uzmanı olduğu konu hakkında konuşmanın verdiği sarhoşlukla devam etti: — Bu balık aslında damarlarında ölüm taşıyan bir katildir dostum. Zehri o kadar kuvvetlidir ki, siyanür bunun yanında masum bir şerbet kalır. Bilinen bir panzehiri de yoktur. Pişirilerek yok edilemez; bu yüzden balığın zehirli kısımlarının cerrahi bir titizlikle ayrılması şarttır. Yanlış bir bıçak darbesi, son yemeğiniz olur.
Burada sustu. Sözlerinin Atilla üzerindeki etkisini tartmak için yüzüne baktı. Atilla’nın yüzünde endişe değil, bu tehlikeyi takdir eden soğuk bir tebessüm vardı.
Varol bundan hoşnut olarak devam etti: — Japonya'da bu balığı hazırlamak için şefler yıllarca eğitim alır. Ve bizim mutfağımızda... başıyla mutfağı işaret etti, — Bu sanatı yirmi yıldır icra eden bir cerrahımız var.
Atilla, nazikçe başını salladı. — Varol Bey'in sofrasında hataya yer olmadığını duymuştum.
Konuşma sürerken Fugu masaya geldi. Tabağa, sanki gökten inmiş bir turna kuşu kanadı gibi nakşedilmişti. Garson, bir soylu kadar asil hareketlerle porseleni masaya bırakırken kristal kadehlerde en ufak bir titreşim yaratmamaya özen gösteriyordu. Arka planda çalan boğuk kontrbas tınıları ve yan masalardan yükselen, kimsenin kimseyi dinlemediği alçak sesli, mesafeli uğultu kesintisiz devam ediyordu. Atilla ve Varol, etraflarını saran bu zarif ve kibirli kalabalığın tam ortasında, kendi izole ölüm oyunlarının içindelerdi.
Varol dayanamayarak yine söze girdi. Sanki lokmaları o çiğniyormuş gibi bir hazla Atilla’yı izliyordu: — Dudaklarındaki o hafif karıncalanma hissi... Nasıl ama? Bazıları buna intihar der. Ama gerçek bir gurme için bu, tanrı ile aynı sofraya oturup zar atmaktır. Ne dersin ha? Sefil, güvenli lezzetler tatmaktansa bu kumarı oynamaya değmez mi?
Atilla, balığın ince etini damağında gezdirirken muzipçe gülümsedi. — Umarım zehir buradan öteye geçmez, dedi. — Gerçekten muhteşem.
Bu cümle, tombul gurmenin en baştan beri beklediği onay madalyasıydı. Bu gösterişli tanışmanın ardından, bu iki "özel damak" sık sık bir araya gelmeye, nadide şaraplar ve egzotik lezzetler eşliğinde doyumsuzluklarını yarıştırmaya başladılar. Atilla, gerekli güvenin tesis edildiğine ve Varol'un midesinin aklından daha büyük olduğuna emin olduğu bir akşam, hamlesini yaptı. Onu, taş eve, çok özel ve yasak bir lezzeti tatması için davet etti.
Part 3: Nefs-i Oda
Atilla ve Varol; taş evin en dar, en basık tavanlı odasına girdiklerinde, içerideki hava şimdiden ağırlaşmış gibiydi. Atilla, elindeki yıllanmış şarap şişesini masaya bırakmadan önce duraksadı. Varol'un gözleri duvardaki tablolara takılmıştı: Hepsi iştah kabartan, sulu, egzotik fotoğraflardı.
— Burası, dedi Atilla, sesi duvarlarda hafifçe yankılanırken. — Binanın asıl sahipleri tarafından bir Sabır Odası ya da dönemin ifadesiyle bir Nefs-i Oda olarak tasarlanmış. Eski zamanlarda, büyük ziyafetlerden önce en seçkin misafirler burada ağırlanırmış. Odadaki bu lezzet fotoğrafları ve dışarıdaki şu bereketli ağaçlar; misafirin duyularını uyandırmak ama bir nevi iştahını terbiye etmek için dekor olarak kullanılırmış. Çünkü iddia edildiğine göre Varol Bey, bu odanın duvarları sadece birer taş değil; insanın en gizli, en hayvani arzularını yüzüne vuran bir aynaymış.
Varol, pencereye yöneldi. Demir parmaklıkların ardındaki karanlık ağaçlara bakarken Atilla’nın bu tarihi kurgusuna hayranlıkla başını salladı:
— İnanılmaz bir gelenek, dedi midesinin sabırsız gurultusunu bastırarak. — Yani biz de şu an o asil geleneğin bir parçasıyız. Büyük lezzet öncesi iştahımızı disipline ediyoruz.
Masanın üzerindeki su dolu kristal bir sürahi, birkaç dilim ekmek ve tuz, yaklaşmakta olan büyük ziyafetin mütevazı habercisi gibi duruyordu.
Atilla şarap kadehini doldurduğunda Varol'un gözleri parladı.
— Ortolan... dedi Varol, sesi bir dua mırıldanır gibi titreyerek. — Fransız mutfağının o büyük, yasaklı günahı. Bir kuşu armanyakla boğup kemikleriyle birlikte tek lokmada yutmak... Bunu hazırlayacak bir aşçıyı bu ormana getirebilmiş olmanız inanılmaz.
Atilla kadehini kaldırdı. Yüzünde o her zamanki ifadesiz dinginlik vardı.
— Bazı lezzetler için her türlü bedel ödenmeye değerdir Varol Bey. Şef yoldadır. O gelene kadar bu şarabın damaklarımızı hazırlamasına izin verin.
Tam kadehler havada birleşmek üzereyken evin devasa gövdesinden gelen boğuk bir iniltiyle birlikte elektrikler kesildi. Karanlık, odayı saniyeler içinde yuttu.
— Bağışlayın, diyerek sakince masadaki mumları yaktı Atilla.
Titrek ışık, duvardaki egzotik fotoğraflara tekinsiz, neredeyse canlı bir görünüm kattı.
— Sanırım fırtına hattı buraya ulaştı, diye ekledi.
Kapıya yönelip kolu nazikçe çevirdi. Kilitliydi. Atilla, hiçbir panik belirtisi göstermeden kilit mekanizmasını birkaç kez daha sakince denedi. Masif meşe kapının dağ gibi hareketsiz aşılmazlığını onaylarcasına elini ahşabın üzerinde yavaşça gezdirdi. Varol’a döndüğünde, ışığın altındaki yüzü pişmanlıkla gölgelenmişti:
— Merkezi kilit sistemi... Elektrik dalgalanması sistemi kilitlemiş olmalı.
Varol panikle telefonuna sarıldı. Ekranda tek bir ibare vardı: Şebeke Yok. Atilla da kendi telefonunu gösterdi; sonuç aynıydı.
— Çok üzgünüm Varol Bey, burası ormanın kalbi; bazen dünya ile bağımız böyle kopuverir. Jeneratörü hep erteledim, şimdi ceremesini birlikte çekeceğiz sanırım. Ama canınızı sıkmayın, en fazla bir saate ekipler hattı onarır ve kilitler açılır.
Saat 20:00
Karanlık odayı sadece titrek mum ışıkları aydınlatıyordu. Varol, masif kapıyı bir kez daha zorlayıp yerine oturduğunda yüzünde endişeden çok, "beceriksizliğe" duyulan bir küçümseme vardı. Kravatını henüz gevşetmemişti.
— Şef... dedi Varol, saatine bakarak. — Geciktiğimizi fark etmiştir. Muhtemelen şu an dışarıda şebekenin çektiği bir nokta arıyordur. Birilerini, belki jandarmayı aramıştır bile. Burası dağ başı değil sonuçta.
Atilla, gölgenin içinden sakin bir sesle cevap verdi: — Umarım öyledir Varol Bey. Şef sadık bir adamdır. Bizi burada bırakmaz.
Varol gülümsedi. — Tabii bırakmaz. Bırakırsa, şehirde bir daha soğan bile doğrayamaz. Çözerler, merak etmeyin. Sadece... Masadaki boş kadehe baktı. — Şu Ortolan…
Saat 21:00
Bekleyiş uzadıkça sessizlik ağırlaşmaya başlamıştı. Varol, bu sıkıcı bekleyişi dağıtmak için en iyi bildiği konuya, yemeğe sığındı.
— Ortolan'ın sırrı nedir bilir misiniz? dedi, sanki elektrikler kesilmemiş de şömine başında sohbet ediyorlarmış gibi. — Yağıdır. O kuşu bütün olarak ağzınıza attığınızda, dişleriniz o narin kemikleri kırdığı an, sıcak yağ ve armanyak damağınıza fışkırır. O an... O an dünya durur.
Atilla, masadaki bayat ekmek tabağına bakarak dinliyordu. — Bir patlama gibi mi? diye sordu.
— Daha fazlası, dedi Varol, gözleri parlayarak. Ağzı sulanmıştı. — Bir teslimiyet. İnsan o lezzet karşısında diz çöker. Tıpkı şu duvardaki sülün gibi... Nar gibi kızarmış, derisi çıtır çıtır...
Duvardaki tablolara bakıp yutkundu. Midesinden gelen ilk ciddi gurultuyu, hafif bir öksürükle bastırmaya çalıştı.
Saat 22:00
Odadaki hava ısınmaya, oksijen azalmaya başlamıştı. Varol’un alnında boncuk boncuk terler birikiyordu. Ceketini çıkardı, sandalyenin arkasına astı. O neşeli gurme sohbeti bıçak gibi kesilmişti. Ayağa kalktı, odada volta atmaya başladı.
— Bu saçmalık artık canımı sıkmaya başladı, dedi sertçe. — Üç saattir buradayız. Kimse gelmedi mi? O lanet olası şefin yolu kaybetmiş olamaz!
Atilla’ya döndü. Sesi suçlayıcıydı. — Senin de hiç mi bir B planın yok? Böyle bir yerde yaşayıp nasıl jeneratör olmaz! Koskoca adamsın, ormanın ortasında bir taş yığınına tıkıldık, elin kolun bağlı oturuyorsun!
Atilla istifini bozmadı. — Bağırmak oksijeninizi tüketir Varol Bey. Sakin olun.
Varol masaya bir yumruk indirdi. — Sakin falan olamam! Bir çözüm üret! Kapıyı mı kırıyorsun, pencereyi mi söküyorsun ne yapacaksan yap!
Atilla dudağını kıvırdı, gözlerini kıstı. — Belki de evren, daha büyük lezzetlerden önce bize bu mutlak arınmayı yaşatmak istiyordur. Boş kadehi elinde çevirdi. — Hani o çok sevdiğiniz gurme terimiyle; damakları sıfırlıyoruz belki de.
— Başlatma evrenine de, arınmana da… Hızlı hızlı soluyor, kaşları çatık Atilla’ya bakıyordu.
Varol, şarap şişesine hızlıca uzandı, kadehine çevirdi… Ama tek bir damla bile yoktu. Boş şişeyi havaya kaldırdı. Atilla’nın gözlerinin içine bakarken, şişeyi bir silah gibi tarttı, yavaşça havada ileri geri salladı. Sonra vazgeçti. Ağır, kalın cam şişe yere tok bir sesle düştü.
Saat 00:00
Varol’un elleri titremeye başlamıştı. Bu sadece sinirden değildi.
— Lanet olsun, diye söylendi, elini alnına götürerek. — Öğlen de bir şey yemedim... Akşamın tadını çıkarayım diye restorana da uğramadım. Şimdi şurada düşüp bayılacağım.
On iki saattir midesine tek lokma girmemişti. Varol gibi devasa bir motor için bu, yakıtın bitmesi demekti. Kan şekeri hızla düşüyor, baş ağrısı şakaklarında zonklayan bir çekice dönüşüyordu. Gözleri masadaki o bayat, biçimsiz ekmek parçalarına kaydı. Bir saat önce "kuş yemi" diye baktığı o kırıntılar, şimdi gözüne daha farklı görünüyordu. Kollarıyla ekmekleri işaret ederek sordu, sesi artık sızlanırcasına çıkıyordu: — Şunlardan başka yiyecek yok mu?
— Maalesef, dedi Atilla. Elinin tersiyle masada bir yay çizdi. — Sadece ekmek ve tuz.
Atilla, masadaki bayat, sertleşmiş ekmek dilimlerini Varol'a doğru itti. — Çekinmeyin. Biraz tuz eklerseniz...
Varol, o kuru dilimlere bir hayvanın avına atılışı gibi saldırdı. Ekmeği çiğnemiyor, adeta yutuyordu. Gözleri kapalı, ağzındaki her kırıntıdan ilkel bir haz alarak inledi. — İnanılmaz... dedi hırıltılı bir sesle. — Bu... Hayatımda yemenin en tatmin edici anı belki de bu… ama kimseye anlatmayacağım bir hikâye olarak kalacak.
Yüzünde çarpık bir gülümseme ile; bu bir sır der gibiydi. Atilla’nın dudakları aşağı doğru kıvrılmıştı. — Açlık, asaleti ne kadar çabuk siliyor.
Varol, kibrine inen bu darbeyle elindeki son lokmayı masaya fırlattı. — Siktir git.
Saat 02:00
Zaman kavramı bulanıklaşmıştı. Varol gömleğinin yakasını açmış, kollarını sıvamıştı. O beyefendi imajı erimişti. Ter kokusu, odadaki rutubet kokusuna karışıyordu. Midesindeki asit yükseliyor, yemek borusunu yakıyordu. Sürahideki suyu bitirmişti ama su, açlığını bastırmak yerine midesini bulandırmıştı.
Duvardaki tablolara bakamıyordu artık. O nar gibi kızarmış sülünler, sulu şeftaliler ona işkence ediyordu. — Çıkarın beni... diye mırıldandı kendi kendine. — Çıkarın beni buradan.
Atilla’nın bakışlarını üzerinde hissetti. — İnsan zihni ne garip Varol Bey, dedi Atilla karanlığın içinden. — Birkaç saat önce Fransız mutfağının zirvesinden bahsederken, şimdi yerdeki kırıntılara bakıyorsunuz.
Varol kurumuş dudaklarını yalarken ters ters baktı. Masaya fırlattığı o son bayat ekmek dilimini de, midesinin asidik isyanına yenik düşerek dakikalar önce arsızca yemişti. İçecek bir şey arandı ama ne su ne de şarap vardı. Ve boş mideye giren alkol, açlığın keskin sızısını şimdi çok daha derinleştirmişti.
Saat 03:00
Mumlar neredeyse tükenmek üzereydi. Odanın köşeleri karanlığa teslim olmuştu. Açlık, artık midesinde bir boşluk değil, beynini kemiren vahşi bir hayvana dönüşmüştü. Gurme, iş adamı, o nazik beyefendi... Hepsi gitmişti. Geriye sadece hayatta kalmaya çalışan, sinir uçları açıkta kalmış bir organizma kalmıştı.
Atilla, yavaşça ayağa kalktı. Elindeki son ekmek parçasını (ki bu parçayı saatlerdir elinde evirip çeviriyordu) masanın kenarına, Varol’a en yakın noktaya bıraktı.
— Belki de, dedi fısıltıyla. — Artık gururu bir kenara bırakmanın vakti gelmiştir.
O ekmek parçası… Bayat, tozlu, saatlerdir bir adamın elindeki hamur yığını... Varol’un gözleri ekmeğe kilitlendi. Nefes alışı hızlandı. Gözlerinde ne bir nezaket ne de asalet kalmıştı; sadece açlığın çiğ, korkutucu parıltısı vardı.
Atilla, ceketinin yakasını düzeltti. — Biliyor musun Varol Bey? Ortolan yerken başa örtülen peçete, tanrıdan saklanmak içindir derler. O küçük kuşu vahşice çiğnerken duyulan utancı gizlemek için... Ama şu an bu karanlıkta, Tanrı’dan saklanacak bir peçeteniz bile yok. Sadece kendi açlığınızla, o dindirilemez oburluğunuzla çırılçıplaksınız.
Pencereye yürüdü. Demir parmaklıkların ardındaki karanlığa bakarken konuştu: — Eminim o lüks masalarda sıradan insanların yedikleri ucuz tatları aşağılamaya, yemeyi sanatsal bir eylem gibi anlatmaya devam edeceksiniz. Oysa güzel Türkçemiz apaçık gerçeği tüm yalınlığıyla yüzümüze vurur:
“Yemek sadece yemektir.”
Atilla, Varol’un utançla başını eğmesini bekliyordu. Ama arkasından gelen ses bir pişmanlık iniltisi değil, hırıltılı bir nefes sesiydi. Döndüğü an, Varol’un kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaştı. Metabolizmayı hızlandıran, halüsinatif o ilk kadeh şarap, Varol'u ehlileştirmemişti. Atilla'nın kurgusu yanılmıştı. Açlık, adrenalin ve aşağılanmanın verdiği kör öfke, tombul gurmeyi köşeye sıkışmış vahşi bir domuza dönüştürmüştü.
— Yeter! diye kükredi Varol. Sesi insanlıktan çıkmıştı. — Sus artık!
Varol, o koca gövdesiyle adamın üzerine atıldı. Atilla ilk darbenin etkisiyle sarsılıp geriye giderken masaya çarptı. Kristal sürahi devrilip paramparça olurken,Atilla, kendini toparlayıp, biçimsiz şişko adamın üzerine saldırdı.İki adam, mum ışığının titrek gölgeleri altında, taş duvarların şahitliğinde, pahalı kumaşların içinde en ilkel vahşiler gibi birbirine girdi. Saçma bir rönesans tablosu canlanmış gibiydi. En sonunda Varol’un ağırlığı adamı yere, tozlu halının üzerine mıhladı. Gurmenin kaskatı kesilmiş parmakları Atilla’nın boğazına yapıştı.
— Sen kimsin! diye bağırıyordu Varol, ekşi salyaları Atilla’nın yüzüne damlarken. — Sen kimsin ha? Sen kimsin!
Atilla nefessiz kalmıştı. Varol’un ağırlığı göğüs kafesini eziyordu. Gözleri kararmaya başlarken eli yana savruldu. Parmakları soğuk, silindirik bir cisme çarptı. Boş şarap şişesi. Dün gece, büyük şölen hayaliyle açıp bitirdikleri, içi artık sadece hava dolu olan kalın, ağır şişe.
Atilla, şişeyi boynundan kavradı. Varol, gırtlağını sıkmaya devam ederken zevkle sırıtıyordu. Atilla, ciğerlerinde kalan son oksijenle kolunu kaldırdı ve şişenin kalın tabanını Varol’un terli, geniş alnına tüm hızıyla indirdi.
TOK!
Cam kırılmadı. Kırılma sesi gelmedi. Bunun yerine, ıslak bir ete inen balyozun çıkardığı boğuk, kemik sızlatan bir ses duyuldu. Varol’un başı geriye savruldu, gözleri kaydı ama üzerindeki baskıyı azaltmadı. Şişe, yıllanmış camın inanılmaz mukavemetiyle tek parça kalmıştı.
Atilla dişlerini sıktı. Bir kez daha. Daha sert. Bu sefer şakağa.
TOK!
Varol’un dengesi bozuldu. Boğazdaki parmaklar gevşedi. Koca gövde yana, halının üzerine yığıldı. Yerde sersemlemiş halde, elleriyle başını tutarak böğürmeye başladı. Bu basık, dar ve havasız odadaki bu iğrenç erkek böğürtüsü, Atilla'nın zihnine bir şimşek gibi çaktı. Ses, babasının korkunç horlamasına ne kadar da benziyordu. Doymak bilmeyen iştahı, şehveti ve para hırsıyla babası İsa Bey… Öldüğünde eşe dosta yüksek kolesterol… damarları tıkalıydı… söz dinlemezdi dendi. Oysa gerçek; bir otel odasında, bir tazenin üstünde, vıcık vıcık göbeği yan yatmış şekilde can vermesiydi. İğrenerek, tiksintiyle anıları zihninden kovdu.
Hızla ayağa kalktı. Nefes nefeseydi. Elindeki sağlam şişeye baktı. Pencereye yürüdü. Şişeyi bu kez tabanından, en kalın yerinden kavradı. Soğukkanlı bir hareketle, şişenin ince boynunu mermer pervaza vurdu.
ÇIT!
Sert, net ve kusursuz bir kırılma. Şişenin boynu kopup yere düştü. Atilla’nın elinde artık tabanı sağlam, ağzı ise jilet gibi keskin cam dişlerle dolu bir huni kalmıştı.
Varol, ellerini yerden destek alarak doğrulmaya çalışıyordu. Başını kaldırdığında, adamın elindeki yeşil camdan silahı gördü. Atilla, Varol’un yanına geldi. Diz çöktü. Varol’un gözleri dehşetle büyüdü. Bir şeyler söylemek istedi; belki bir af, belki bir küfür... Ama Atilla ona bu fırsatı vermedi.
Atilla, sol eliyle Varol’un ensesini kavrayıp başını sabitledi. Sağ elindeki kırık şişenin keskin cam ağzını, Varol’un sol tarafındaki şah damarının üzerine vahşi bir güçle sapladı.
Camın eti yarma sesi, odadaki sessizliği yırttı. Varol’un vücudu kaskatı kesildi. Ve sonra... Fizik kuralları karanlık odada kendi sanatını icra etmeye başladı. Atardamardan fışkıran yüksek basınçlı kan, dışarıya saçılmak yerine, doğrudan saplanan şişenin içine hapsoldu. Şişenin içindeki hava, kanın basıncıyla dışarı atılırken odayı o korkunç ses doldurdu:
Gulp... Gulp...
Koyu, sıcak ve yoğun kan; Atilla’nın elinde tuttuğu boş Fransız şişesinin içine dolmaya başladı. Yeşil camın rengi, saniyeler içinde siyaha yakın bir kızıla döndü.
Varol’un gözleri Atilla’nın gözlerine kilitliydi. Hayatı, kendi boğazından çıkıp o çok arzuladığı şarap şişesinin içine doluyordu. Atilla, cam hançeri sıkıca tutmaya devam etti. Şişe ağırlaştı. Kanın sıcaklığı camdan avuçlarına geçti.
— İşte, diye fısıldadı Atilla, Varol’un sönmekte olan gözlerine bakarak. — Yolun sonu kendi kanını bir şarap şişesine doldurmakmış. Bu kadar seçkin bir ölümü sen bile hayal edemezdin.
Varol’un bedeni son bir kez titredi ve yığıldı. Şişe neredeyse yarıya kadar dolmuştu. Atilla elini çektiğinde şişe devrilmedi; Varol’un boynuna saplı, içinde kurbanın kendi özüyle dolu grotesk bir anıt gibi orada, dik durdu.
Atilla ayağa kalktı. Üzerindeki gri ceket kana bulanmıştı. Ellerinde Varol'un hayatı vardı. Midesi bulanmadı. Aksine, damarlarında dolaşan kanın her zamankinden daha hızlı, daha canlı aktığını hissetti. Bu bir kurgu değildi. Bu, saf gerçeklikti.
Elini cebine attı. Kumandayı çıkardı. Önce ışık tuşuna bastı. Merkezi kilit ve elektrik yalanı sona ermişti. Odanın içindeki kanlı tablo, spot ışıklarının altında tüm çıplaklığıyla aydınlandı. Varol'un cesedi, yerde kıvrılmış dev bir böcek gibi duruyordu.
Cesedin üzerinden atladı. Pencereyi sonuna kadar açtı. Gökyüzü berrak, ışıl ışıldı. Dolunayı hiç bu kadar güzel, bu kadar yakın görmemişti. İçeri dolan orman havası, odadaki kan kokusuna karışırken; kumandanın diğer tuşuna bastı.
Taş Ev’in sessizliği, kulakları sağır eden bir gürültüyle parçalandı. Sert, hızlı ve agresif elektro gitar riffleri duvarlarda yankılanmaya başladı. Blind Guardian – Mirror Mirror. Hansi Kürsch’ün vokali odayı doldururken, Atilla kanlı elleriyle saçlarını geriye taradı. "Mirror, mirror on the wall / True hope lies beyond the coast..."
Part 4 : Domuz Çukuru
Atilla, nabzı normale dönene kadar bir süre cesedin başında bekledi. Sonra soğukkanlılıkla harekete geçti. Varol’un koca, hantal gövdesini sürükleyerek odanın köşesindeki inşaat muşambasının üzerine yuvarladı. Bedeni sararken ağır bir işçiliğin verdiği o tuhaf tatmini hissetti.
Kendi telefonunu taş evin salonundaki masaya, şarj aletine takılı halde bıraktı. Dijital ayak izi burada, evde uyuyor görünecekti. Varol’un telefonunu ise cesedin cebinden çıkardı ama kapatmadı.
Cesedi zorlukla Varol’un lüks aracına taşıdı. Arka koltukları yatırıp devasa naylon paketini bagaja sığdırdı. Direksiyona geçtiğinde, Varol’un koltuğu ona çok geniş geldi. Aynayı düzeltti. Motoru çalıştırdı.
Orman yolunda farları kapatıp sadece ay ışığıyla ilerledi. Rotayı ezbere biliyordu. Şehrin ışıklarından uzak, yaban domuzlarının ve çakalların sıkça indiği sarp vadiye, Domuz Çukuru'na sürdü. Arabadan indi. Gecenin sessizliğini bozan tek ses, uzaktan gelen rüzgârın uğultusuydu. Bagajı açtı. Cesedi, sık çalıların ve kayaların olduğu yamaca doğru sürükledi. Muşambayı açtı. Varol’un cansız, kanlı bedenini, doğanın aç çocuklarına; domuzlara, çakallara ve kurtlara bir ziyafet olarak sundu.
— Afiyet olsun çocuklar, diye fısıldadı karanlığa.
Tekrar arabaya bindi. Bu kez rotası, vadinin diğer ucundaki kör virajdı. Uçurumun çok derin olmadığı, daha çok kayalık ve çalılık bir yamaçtı burası. Arabayı viraja gelmeden durdurdu. Varol’un telefonunu, sanki kaza anında fırlamış gibi ön yolcu koltuğunun paspasının üzerine attı. Vitesi boşa aldı. Kapıyı açtı. İndi. Direksiyonu hafifçe sağa, şarampole doğru kırdı. Sonra ağır metal yığınına omzunu dayadı. Ter, alnından boşalıyordu. Dişlerini sıktı ve tüm gücüyle itti.
Tekerlekler çakılların üzerinde gıcırdadı. Araba, yerçekimine teslim oldu. Önce yavaşça süzüldü, sonra hızlandı. Yamaçtan aşağıya, kayalara çarparak, metalin metale sürtme sesiyle yuvarlandı. Büyük bir gürültüyle, takla atmadan ama ön tarafı tamamen parçalanmış halde, aşağıdaki sık ağaçların arasına saplandı. Hava yastıkları patladı. Korna, kısa bir süre takılı kaldı, sonra sustu.
Atilla yukarıdan baktı. Manzara kusursuzdu. Gece dikkatsizliği ve belki alkol sonucu yoldan çıkan sürücü tablosu. Polisin ve ekiplerin ne düşüneceğini, raporlara ne yazılacağını adım adım kurguladı: Kaza yapmış boş bir araba. Sürücü yok. Telefon arabada. Demek ki yaralı halde yardım aramaya gitti, ormanda kayboldu. Ve büyük ihtimalle vahşi hayvanların saldırısına uğradı. En makul, en insani senaryo buydu.
Ceketinin yakasını kaldırdı. Taş eve giden uzun, karanlık patikaya doğru yürümeye başladı. Belki altı ay, belki bir buçuk yıl sonra ama mutlaka bir gün olacakları zihninden akıtmaya başladı:
Aylar sonra... Ormanın derinliklerinde, av sezonunun açıldığı serin bir sabah, yaşlı bir domuz avcısı köpeklerinin havlamasıyla durur. Köpekler, sık çalılıkların arasında bir şeyi hırsla çekiştiriyordur. Avcı yaklaşır, tüfeğini omzuna asıp çalıları aralar.
Toprağa yarı gömülmüş, hayvanlar tarafından kemirilmiş ve kış yağmurlarıyla yıkanmış bembeyaz bir uyluk kemiği görür. Biraz ötede, yosun tutmuş bir kafatası duruyordur. Varol Bey’den geriye kalan tek şey, soğuk kemikler ve parmağına sıkışmış o kibirli altındır.
Avcı diz çöker. Çamurlu parmaklarıyla yüzüğü kavrar ve zorlayarak söküp alır. Güneş ışığında parlayan taşlara bakarken gözleri parlar. Sağda solda belki başka değerli bir şeyler bulabilir umuduyla etrafı eşeler, çalıları tekmeler. Hevesi sonuçsuz kalınca yerde yatan kemik yığınına tepeden, ruhsuz bir son bakış atar.
Bunu polise anlatmanın başına ne kadar çok iş çıkaracağını, günlerce ifade vereceğini ve belki de tüfeğine el konulacağını düşünür. Kararını vermesi uzun sürmez; köpeklere keskin bir ıslık çalar. Cebindeki yüzüğü çıkarıp avucunda son bir kez daha tartar. Bunun, hayatı boyunca hayal ettiği o efsanevi dağ keçisinden daha büyük bir av olduğunu düşünerek, dudaklarında çarpık bir gülümsemeyle evine dönmeye karar verir.
Evet, hikâye muhtemelen tam olarak böyle bir sonla bitecekti. Atilla, ellerini nefesiyle ısıtırken gülümsedi. Orman, Varol'un sırrını bir yüzük kutusu gibi yutup sonsuza dek kapatacaktı.
Part 5 : Dönüş
Ormanın derinlerinden gelen hışırtılar ve hızla yaklaşan pençelerin toprakta bıraktığı tok sesler, Atilla’yı daldığı anıların kuyusundan çekip çıkardı. Omzundaki tüfeği çevik bir hamleyle kavrayıp sesin geldiği karanlığa nişan aldı. Sık çalıların arasından bir gölge gibi fırlayan hayvanın dolunay ışığında parlayan gümüş karası tüyleri, tetikteki parmağını gevşetmesine yetti. Bu dünyadaki tek dostu… Kurduydu. Hayvan, göğsü hızla inip kalkarken dilini dışarı sarkıtmış, kuyruğunu hafifçe sallıyor ve vahşi bir neşeyle sahibini selamlıyordu.
Atilla tüfeğini tekrar omzuna asarken kurt köpeğinin başını okşadı:
— Hadi kızım, eve dönme zamanı.