← Back to Work0% of chapter
Kumların Dansı - Seth

CHAPTER 1

1 BÖLÜM: GEZI

P.S

Sabahın ilk ışıkları, perdenin aralığından sızıp odama dolarken alarmın o metalik, ruhsuz sesiyle sarsıldım. Saat yediydi. Her zamanki ritüelimle, yaklaşık yirmi dakika boyunca kıpırdamadan tavanı izledim; varoluşun ağırlığını ve günün getireceği sıradanlığı sorguladım. Dokuzdaki dersim ile öğleden sonraki kafe mesaisi arasında sıkışmış bir hayattı benimkisi. Hem tozlu sayfaların arasında kaybolmak hem de gerçek dünyanın faturalarıyla boğuşmak... Yorucuydu ama bu yorgunluk, ruhumun tek gıdasıydı.

​Ben bir tarih ve arkeoloji öğrencisiydim. Bu tutku bende bir hobi değil, bir yazgı gibi başlamıştı. Yedi yaşındayken televizyon karşısında Tutenstein izleyen o küçük kızın merakı, Mumya filmindeki Evelyn Carnahan’ın kütüphane rafları arasındaki cesaretiyle birleşmişti. Akranlarım oyun parklarında koştururken, ben antik dünyanın labirentlerinde, elime geçen her kitabı bir hazine gibi yutarak büyüdüm. Gadamer’in o meşhur sözü zihnimin duvarlarında yankılanırdı hep: “Tarih bizim değildir; biz tarihe aidiz.”

​Veliko Tırnovo’ya, bu puslu ve taş binalarla dolu şehre taşınmak, ailemi ikna etmek kolay olmamıştı. Neyse ki çocukluk arkadaşım Ömer yanımdaydı; ailemin güven limanı, benimse dert ortağım. Şimdi Harun ve nişanlısı Şengül ile paylaştığımız iki katlı, ahşap kokulu bir evde yaşıyorduk. Üst kat bizim kadın sığınağımızdı, alt kat ise erkeklerin gürültülü dünyası.

​Temmuz ortası olmasına rağmen Balkanlar’ın havası boğucuydu. Duşun ılık suyu bile üzerimdeki o kronik yorgunluğu atmaya yetmedi. Birkaç ağır ciltli kitabı çantama tıkıştırıp kampüsün yolunu tuttum. Yirmi beş dakikalık yürüyüşün sonunda, ruhu olan o taş binalar göründü. Bugün Mısır gezisi için evrak teslim günüydü; kalbim, binlerce yıl öncesinin kum fırtınalarıyla şimdiden çarpmaya başlamıştı.

​İkinci kata çıkarken belime saplanan sızıyla yüzümü ekşittim. "Ahenk," dedim kendi kendime, "Henüz yirmi bir yaşındasın ama ruhun sanki doksanlık bir kazı başkanı gibi çökmüş."

​Tam Profesör Sibel’in odasına yönelecekken, bir gölge yolumu kesti:

Nicolas.

​"Merhaba Ahenk, nasılsın?" sesi gereğinden fazla parlak, fazla neşeliydi. Ama gözleri... O gözlerde hep çözemediğim, zifiri bir karanlık vardı.

​"İyiyim Nicolas, sen?" dedim, mesafeli bir nezaketle.

​"Ben de iyiyim." Elini o bildik alışkanlığıyla saçlarına attı. Bir şey isteyeceğinin ya da köşeye sıkıştığının habercisiydi bu hareket. Gözleri aniden tuhaf, ürpertici bir parıltıyla kısıldı. "Akşam sinema için iki biletim var. Benimle gelir misin?"

​Normalde bu, masum bir teklif olabilirdi. Fakat Nicolas’ın yüzündeki o donuk, buz gibi gülümseme bana bir davetten ziyade bir pusuyu anımsatıyordu. Yakışıklılığının ardına gizlenmiş, adını koyamadığım sinsi bir aura vardı. Tehlikeyi hissedebiliyordum; tenimde soğuk bir esinti gibi dolaşıyordu.

​"Üzgünüm Nicolas, başka planlarım var," dedim ve cevabını beklemeden, adeta kaçarcasına yanından geçip Profesör Sibel’in kapısını çaldım.

​Nicolas’ın gözünden...

​Onu ilk gördüğümde, bu kalabalık üniversitenin gri koridorlarında kaybolup gidecek sıradan bir silüet olduğunu sanmıştım. Büyük bir yanılgıydı. O saçlar... Bordo kızıllığıyla adeta bir yangının kalıntısı gibiydi.

Minyon gövdesi ve o aceleci, telaşlı adımlarıyla bir çocuk kadar masum görünüyordu. Ama ben insanları gözlerinden tanırım; çünkü gözler, ruhun sakladığı tüm o kirli sırları kusar.

​Onun gözlerinde zamanı aşan, kadim bir derinlik vardı. Sanki geçmişin tozlu gölgeleri onun kulağına geleceğin şarkılarını fısıldıyordu. O narin bedeniyle aslında dünyaya meydan okuyordu. Çiçekli elbiselerinin ve o hokka burnunun ardında sakladığı o vahşi entelektüel açlığı fark etmiştim.

​Henüz farkında değil ama o, kurduğum bu karmaşık oyunun tam merkezinde. Benim için Ahenk bir insan değil, eşsiz bir anahtar. Onu tarihin tozlu raflarına zincirlemek, nadide bir eser gibi koleksiyonumun en kuytu köşesine yerleştirmek istiyorum. Ve o anahtarı ele geçirmek için ne gerekiyorsa yapacağım.

Ahenk’in gözünden...

​İçeriden gelen o tok "Gel!" sesiyle kapıyı araladım. Profesör Sibel, her zamanki gibi kitap dağlarının ardında bir kale inşa etmiş gibiydi. Gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, önündeki sararmış dosyalara gömülmüştü.

​"Günaydın hocam," diyerek dosyalarımı masanın tek boş köşesine iliştirdim.

​Başını kaldırdı, bakışları dosyalardan ziyade doğrudan gözlerimin içine saplandı. "Aa, Ahenk! Evraklarını getirdin demek." Sayfaları hızla karıştırırken bir an duraksadı. "Bu Mısır gezisi için neden bu kadar heveslisin? Nedir seni çeken?"

​İçimdeki o çocuksu heyecan, kalbimi bir kuş gibi çırpındırdı. "Bilmiyorum hocam... Sanki orası bana hep bir evi çağrıştırıyor. Kitaplar, mitler, o kumun kokusu... Hepsi beni çağırıyor gibi."

​Profesörün dudaklarında gizemli, neredeyse bilgece bir gülümseme belirdi. "Çağırıyor, öyle mi?" dedi, sesindeki tonlama tüylerimi ürpertti. Sanki akademik bir sorudan ziyade, gizli bir tarikatın parolasını sormuş gibiydi.

​"Yani... sadece merak," diye kekeledim, kendimi toplama gayretiyle.

​Sibel Hanım dosyayı kapattı ve masanın üzerinden bana doğru hafifçe eğildi. Sesini, duvarların bile duymasını istemiyormuşçasına alçalttı: "Tarih sadece geçmişi anlatmaz Ahenk. Kimi zaman geçmiş, bugüne sızar ve bize hakikatleri fısıldar. Hazırlan, sadece bir geziye değil, bir kadere gidiyorsun."

​Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Bu bir hocanın öğrencisine vereceği türden bir tavsiye değildi. Odadan çıkarken arkamda bıraktığım o bakışın ağırlığını sırtımda hissedebiliyordum. O bakışta bir onaylama mı vardı, yoksa bir uyarı mı, emin değildim.