CHAPTER 1
SON KİBRİT
İfyKitabın sonunda Kibritçi Kız donarak ölmüştü.
Çocukluğumdan beri her gece yatmadan önce okuduğum hikâye yeniden kötü sona ulaştığında gözlüklerimi çıkartıp kitapla beraber yatağımın yanındaki komodine koydum.
Kalın battaniyeyi göğsüme kadar çekerken kollarımı battaniyenin dışında bıraktım. Gözüm, yarınki büyük panayırda giyeceğim elbiseye takıldı. Kapının arkasına sabitlenmiş çivide bile bu kadar güzel duruyor olması beni gülümsetti.
Yan odaların kapılarının açılma sesini duyduğumda, babamın kardeşlerimin uyuyup uyumadığını kontrol ettiğini anladım.
Yönetildiğimiz hükümetin saçma kurallarından biriydi bu. Akşam yediden sonra ışığı yanan her ev, hükümetin sayfalarca uyarılarına maruz kalırdı. Bu nedenle erken uyumaktan başka çaremiz yoktu.
Her zamanki rolüme bürünerek gözlerimi sıkıca kapattım. Sıra bana geldiğinde kapım sessiz bir gıcırtıyla açıldı.
“Tahmin ettiğim gibi, Louise çoktan uykuya dalmış.” Kalın sesinin kapanan kapının arkasına gizlendiğini düşünürken gülerek gözlerimi açtım.
“Seni küçük yalancı yine yaptın.” Gülerek sırtını kamburlaştırarak üstüme gelen babama bakarken battaniyeyi dışarıda kalan ellerim sayesinde itekledim. “Panayır için çok heyecanlıyım. Geçen sene Clark teyzeme gittiğim için kaçırmıştım. Bir daha kaçırmaya niyetim yok. Diğerleri uyudu mu?”
Kamburlaştırdığı sırtını düzeltip yatağımın ucuna oturdu. Ellerimin üstümden itmiş olduğu battaniyeyi bu sefer kollarım içinde kalacak şekilde göğsüme kadar çekti. “Rol yapmıyorlarsa tüm kardeşlerin uyumuş. Gerçi senin kadar iyi rol yapamıyorlar.”
Şımarıkça gülerek burnumu kırıştırdım. Gözlerim tekrar kapının arkasında asılı olan elbisemde dolaştı.
Castle Combe kasabasında çoğunlukla halkın yaşlı kesimi konakladığı için etkinlikler yılda bir kez düzenlenen büyük panayır ile sınırlıydı. Geçen seneki panayır beklediğimden erken gelmiş, kasabamıza fazla uzak olmayan Salisbury kasabasında teyzemle birlikteyken beni gafil avlamıştı.
“Hadi artık uykuya dal yarın için enerji toplaman lazım.” Gözlerimi birkaç kez onaylarcasına kırpıştırdım.
Eli komodinimin üstünde duran kitab ve hemen yanında olan kibrit kutusuna giderken güldü. “Kendini hikâyeye çok kaptırdığını düşünüyorum, Louise.”
Boya kalemleriyle süslediğim kibrit kutusunu incelediği süre boyunca gülümsedim. “Kibrit kutusu uğurlu eşyam, onu yanımdan ayırmak istemiyorum.” Gülüşü derinleşirken kutuyu geri yerine koydu. Odadan çıkmak için ayaklandı.
“Yarın beni erken uyandırın lütfen.” Kapım kapanırken babamın güldüğünü sarsılan omuzlarından anlayabilmiştim.
Ağırlığımı sol omzuma vererek yatakta yan döndüm. Gözlerim kibrit kutusunun üzerine işlediğim çizimlerde gezindi. Kibritçi kız hikayesi kötü sonla bitmişti fakat her şey benim için farklıydı. Kibritçi kıza ölüm getiren bana huzur ve mutluluk getirecekti bundan emindim.
Gözlerim, karanlığın aydınlığa bürüneceği süre boyunca kapalıyken, rüyalarıma yıllardır benim olmasını arzuladığım ahşaptan yapılmış dönme dolabı kattım.
🎡
Gözlerimi perde kornişinin çıkarttığı ses ile araladım. Vücudum kendini yataktan fırlatırcasına kaldırdığında, turuncu saçlarımın genlerini taşıyan annem, camdan süzülen kış güneşi ile adeta parladı.
“Tamda seni uyandırmak üzereydim, Louise.” Benden önce uyanmış olan kardeşlerimin sesleri ile ilk uyandırılmayan olmanın hüznünü birkaç saniyeliğine hissettim.
Kapım yavaşça açılırken, zeminde sürünmek için çırpınan küçük ellerin görüntüsüyle yataktan tamamen kalktım.
“Lesyy bile benden önce uyandırılmış.” Hüznümü sesime yansıtarak yerde bana doğru sürünen küçük kız kardeşimi kucağıma aldım.
“Üzgünüm, Louise. Baban yatmadan önce seni erken kaldırmam gerektiğini söylemişti ama ikizler her zamanki gibi uyumadılar, bizi de uyutmadılar. Aklımdan tamamen çıkmış.”
Lesyy kucağımdayken vücudumu sağa sola salladım. Annem odadan çıkmadan önce elbisemi astığım çividen alıp ütülemek için kollarının arasına sıkıştırdı.
Günün hızlı geçen saatleriyle kar yağışı hızlanmış, gök koyu renkteki bulutlarla buğulanmıştı.
Kahvaltı yaparken televizyonda hükümetin belirlediği kanallarda günün haberlerini izledik. Haber konuları çoğunlukla aynıydı. Hükümet karşıtlarının tutuklandığı görseller, hükümet yöneticilerinin konuşma kesitleri. Haberlerin siyasetten başka bir konu yayınlamasının üstünden yıllar geçmişti.
Eski güzel günlerimiz, çıkmayan sesimizde gömülü kalmıştı. Gömüldüğü yerden çıkartılmak istenen sesler türlü şekillerde susturulmuş, önleri kesilmişti.
Küçük arabamızın arka koltuğuna dört kardeşimle sıkışmıştık. Lesy, uzun süren yol boyunca annemin kucağında olacaktı. Kız kardeşim Bianca, ikiz kardeşlerimizi kucağına almış olmasına rağmen rahat bir yolculuk yaptığımız söylenemezdi. Kucağımda oturan Alfred ise halinden memnun olmuşçasına tam ağız sırıtıyordu.
Gözlerimi yuvalarında birkaç tur döndürürken elbisemin hatlarını dişlerimi alt dudağıma geçirerek taradım. Elbisenin beyaz dantel işlemeleri ütü sayesinde pürüzsüz gözüküyordu. Prenses model pembenin en güzel tonlarıydı. Babamın deyimiyle bir kraliyet partisinden kaçmış gibi gözüküyordum. Elbisemin küçük cebine sıkıştırılmış kibrit kutusunu ise her fırsatta avucumda döndürüyordum.
Ellerim, ütünün ısısını barındıran kumaşta gezinirken arabanın camlarının ardından buğulu bir şekilde görünen hükümet arabalarına bakındım. Her gün sokaklarda dolaşan hükümet arabalarında yeni belirlenen kurallar yayımlanıyordu. Kurallara karşıt kesim haricinde ses çıkaran yoktu. Sesi çıkanın sesi kesilirdi. Yolları kapatılırdı. Hayalleri silinirdi.
Kasaba halkın yüksek sesle isyan edemediği fikirlerle dolup taşmış, taşmaya da devam ediyordu.
Araçlar, yeni belirlenen kuralların anonslarıyla hız sınırını aşarak görünürden kaybolurken, anonsun boğuk sesi trafikte çalan kornalarla karışıp kaldı. Şu ana kadar belirlenmiş kuralları uygulamayan yetkililere sitem edemiyorduk. Derdimizi anlatacak güvenli bir mecra yoktu. Her geçen gün çaresizlik kanımıza karışıyordu.
Bir gün son bulacaktı. Bir gün sonumuzu bulacaklardı. Her ses karanlığa bürünecek yankılanan tek ses ayakları altında ezilen bedenlerimizin sesi olacaktı.
Panayır alanı öğlen saatlerinde bile oldukça kalabalık gözüküyordu. Etrafta panayır oyuncaklarının sesi hâkimken elbisemin sıcaklığına düşen kar tanelerine bakındım.
Panayırın en kalabalık alanında en görkemli oyuncak sergileniyordu. Dönme dolap.
İkiz kardeşlerim Clement ve Alban, birbirlerini ittirerek dönme dolaba koşarken Bianca üşüyen ellerini elbiseme sürttü. Bianca’dan sadece iki yaş küçük olan kardeşim Alfred ikimize bıkkın gözlerle bakarak ikizlerin ardından kayboldu.
“Yapma, ütüsünü bozacaksın.” Bianca ortamdan hemencecik sıkılmış, sıkıntısını eliyle elbisemin kumaşını çektirerek gidermeye çalışmıştı. Kısa süren atışmalarımız son bulurken elini elbisemden kurtarıp dilini çıkararak ikiz kardeşlerime katıldı.
Başım, ezbere bildiğim ara sokağa çevrildiğinde heyecandan kalbimin atışlarını ağzımda hissettim.
Adımın seslenişini işittiğim gibi ailemin bulunduğu yerin yakınlarında olan arkadaş grubuma doğru koşar adım ilerledim. “Louise! Sana saatlerdir mesaj atıyoruz, neden cevap vermedin? Owen yanımızdaydı.”
Kalp atışlarım henüz düzelmemişken duyduğum isim, belki de hiç düzelmemesine yol açacaktı. Owen Ashdown. Başkanın oğlu.
Yıllardır kalbimde sakladığım isim.
Yıllardır kalbinde saklanamadığım isim.
Gözlerim, omzumda asılı olan çantama gittiğinde telefonumun bildirimlerini susturduğumu hatırladım. “Beni sordu mu?” Beslenen umudumu sözlerime döktüğümde olumsuz yanıt alacağımı, arkadaşlarımın arasında dönen bakışmalardan anladım. Omuzlarım gerilerek alçalırken başımdan aşağıya dökülen kaynar su hissi ayak bastığım karlı zemini eritip gitti.
Owen, önümden ellerini bırakmak istemezcesine beline doladığı kız ile geçip giderken kalbim geçip gittiği yolda izlerini bırakarak parçalandı.
Boğazımdaki büyük yumruyu zorlukla yuttum. Gözlerim hüzün yaşları dökmemek için direndi. Ellerim cebimdeki kibrit kutusuna sürtündü.
Olivia, kasabada güzelliği ile nam salmış bir kızdı. Yanından geçtiği herkes ona tekrar bakardı. O da Owen gibi başkan çocuğuydu.
Ben ise Silas Frost’un çocuğuydum. Geçimini odunculukla sağlayan, ailesinden başka bir varlığı olmayan o adamın kızıydım. Yaşantı farklılıklarımız göz önünde bulundurulduğunda gülünçtü.
Bir başkan çocuğu ve bir oduncu kızı.
Dudaklarımın soğuk çatlaklarını dilimle ıslattım. Kızlara doğru döndüm. “Louise…”
Başımı iki yana sallarken güldüm. “Dükkâna gitmem gerekiyor. Hemen döneceğim, bekleyin tamam mı?” Ezbere bildiğim sokaklara, arkamdan seslenenleri duymazdan gelerek karıştım. Soluğu, yıllardır camlarında gördüğüm kendi yüzümün yansımasıyla aldım.
İsim, kendini kalbimin en derinliklerinde benim bile göremeyeceğim şekilde saklarken acıyla yüzüm buruştu. Gözlerim yaşlarını serbest bırakırken, yıllardır kapalı kapılar ardında olan ahşap dönme dolap gözlerime yansıyıp gözyaşım ile akıp gitti.
Hızla yaklaşan arabanın sesi ile anlık bir korkuyla sınandım. Fren sesi dişlerimi gıcırdatırken, tam zamanında duran arabanın tekerleklerinden sıçrayan donmuş kar kütlesi yere düşüp kafamı vurmama sebep oldu.
Kibrit kutum cebimden düşerek yere saçılırken, ellerimi zonklayan başımda tutarak gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. Görüşüm yaşlardan buğuluyken başımda toplanmış olan gruba bakakaldım.
Sarı saçlı ve muhtemelen benden birkaç yaş büyük olan çocuk, iyi olduğuma emin olmak istercesine elini başıma götürdüğünde hâlâ olduğum yerden doğrulmamıştım.
Anons sesleri bir saniye bile kesilmezken, zonklayan başım bunu daha da rahatsız edici kılıyordu.
“İyi misin, Kibritçi Kız?”
Elinde toplanmış olan kibrit kutuma baktım. Gruptaki diğer kişi artık yerde olmamı istemiyormuş gibi beni çekip doğrulttuğunda safça gülümsedim, üstümdeki karları silkeledim. “Teşekkürler iyiyim”
Kibrit kutumu elinden alıp cebimdeki yerine sokuşturduğumda, yerde kalan tek bir kibrit gözümden kaçtı.
Başımı iki yana sallayarak sarsaklığımı yok etmeye çalışırken anons tekrar edildi.
“Sayın Castle Combe halkı, Yeni kuralımızı duyurmaktan gururlu ve mutluyuz.
Son zamanlarda kasabamızda ortaya çıkan ayrımcılığı ortadan kaldırmak için halkımızı tek tip statüye bürümeyi amaçlıyoruz.
Her bir vatandaşımızın gözlerine örtülecek beyaz kumaşlar, tek bir statüyü yansıtacak halkımız zengin veya fakir olarak iki gruba ayrıştırılmayacak, toplumsal eşitlik sağlanacak ve olası statü zorbalıkları yok edilecektir.
Halkımızı, panayır alanına eşitliğin kuşaklarına sahip olmaları için davet ediyoruz.”
Sesimizi susturdular. Yetmedi.
Hayallerimizi sildiler. Yetmedi.
Yollarımızı kapattılar. Yetmedi.
Gözlerimizi kapatacaklardı. Yetecek miydi?